Balık hafızalı olmak; bir
insanın, insanlığa yönelik en büyük ihanetlerinden birisidir kanımca… Dünü
unutmak, umursamamak insan tanımına uyan kadın ya da adama yakışır tutum ve
davranış biçimi değildir, olmamalıdır da…
Böyle düşündüğümden sıkça
döner bakarım düne, dünde yaşananlara ve dünde yaşananları yazdığım yazılara…
Ki dünden bugüne ne değişti, ne düzeldi ya da daha da kötüye gitti; kayıtlara
düştüğüm olaylar bağlamında ?...
Bitmez tükenmez Ortadoğu
kavgaları, savaşları, kanayan yaraları beni yeniden taşıdı düne ve dünde
yazdıklarıma; buluşturdu beni düşüncelerim 18 Ocak 1992’de yazdığım bir
yazımla…Üstelik bu yazım yayınlanmıştı da Cumhuriyet Gazetesi’nin
sayfalarında…Hoşgörüsüne sığınarak okurlarımın, paylaşıyorum; dünü, günümüze
taşımak amacıyla…
BARIŞ İÇİNDE HALK
6 Ocak 1992 Pazartesi akşamı
Türkiye saatiyle 10.00-11.00 arası Süper Channel’da “ People in Trouble” adlı bir programı
izledim ve oldukça etkilendim. Beyrut’un, İstanbul benzeri güzellikteki uçaktan
çekilmiş görüntüleriyle başlayan programda, Beyrut sokaklarındaki 5-12 yaş
arasındaki Filistinli çocukların gerçeği aratmayacak benzerlikteki savaş
oyunlarıyla ilgili görüntüler ekrana geldi. Ardından bir doktorun
yorumları eşliğinde 8 kardeşi olan 12
yaşındaki bir erkek çocuk ve annesiyle yapılan konuşmalara yer verildi. Özetle
program; Filistin halkının yaşam koşullarına ilişkin bir belgeseldi ve doktorun
yorumuna göre bu çocuklar yarı-çılgındı, en iyi tanıdıkları duyguysa sevgi
değil, düşmanlıktı.
Gerçekten de görüntülerde yer
alan, en az 3 kez bombalanmış bir evde yaşayan bu çocuklar bir yana, büyüklerin bile çılgın olmasından daha
doğal ne olabilirdi ki ?...
İlköğretim çağındaki bu
çocuklar okullarda almaları gereken eğitim yerine, sokaklarda bir çeşit savaşçı
eğitimi görüyorlardı. Anne; çocuklarının bu oyunlarını son derece doğal
karşılıyordu. (Oysa ülkemizdeki ebeveynler çocuklarına savaş oyuncakları
yerine, beyinlerini geliştirecek oyuncaklar alma alışkanlığı ediniyordu.) Çünkü
bu savaş 15 yıldır sürüyordu. Bu çocukların en büyüğü 12 yaşındaydı ve onlar
barışın değil, savaşın çocuklarıydı. Elbetteki bu anne; çocuklarının barışı
tanımalarını ve normal çocuklar gibi okula gitmelerini istiyor ve bunun için
yalnızca Tanrı’ya yakarıyordu.
Bir başka yaşlı kadınsa;
fiyatların sürekli yükselmesinden yakınıyor ve dışarıdan gelen yardımların
nereye gittiğini öğrenmek istiyordu. Özetle halk savaşın içinde yaşıyor ve
acılarını anlatıyordu. Bu ülkede ne ekonomik büyüme, ne çevre sorunları, ne
insan ve doğa kaynaklarının en doğru biçimde kullanılması üzerine tartışmalar
yoktu. Halkın beklentisi yalnızca barıştı ve halk Tanrı’dan barış içinde
yaşamayı diliyordu, ama sanırım Tanrı onlara yalnızca savaş veriyordu.
Gerçekten de “bela”nın ne
olduğunu tanımak için, onu denemeniz gerekmiyor. Dünya uluslarının
deneyimlerini ( Filistin, Arnavutluk, Yugoslavya örnekleri henüz
güncelliklerini korumaktadır.) televizyon ekranında izlemek bile; bu
kavgalardan geri dönüş için yeterli uyarı sayılmalıdır.
Bizler “Yurtta Barış, Dünyada
Barış” diyen Atatürk’ün çocuklarıyız. Atamız’ın bize öğrettiği bu dünya görüşünü
eyleme dönüştürerek; Anadolumuz’da yaratılmak istenen kavga ortamını
elbirliğiyle engelleyebileceğimize güvenimi yitirmedim ve yitirmek istemiyorum.
18 Ocak 1992
Dünden günümüze döndüğümüzde,
bir başka deyişle 22 yıl sonrasında gündemde ne var yaşadığımız coğrafyada ?...
Beyrut’daki savaş;
sonlanacağına virus gibi yayıldı tüm Ortadoğu’ya… Kuşkusuz o günlerde savaş
oyunu oynayan çocuklar; ya bu günleri göremediler, sonu gelmez bombardımanlar
sonucunda ya da ellerinde gerçek silahlarla onlar da kan dökenler, can alanlar
arasına katıldılar, barış kavramından çok uzaktalar…
O günlerde, belirli saatlerde
uydulardan izlediğimiz yabancı televizyon yayınları, 22 yıl sonrasında; her an
gözlerimizin önünde, evlerimizdeki televizyon ekranlarında, savaşı naklen
izliyoruz arkası yarın pembe diziler gibi, ama bu diziler oldukça kanlı,
acımasızca vahşet içerikli…
Ve çocuklar, kadınlar dün
olduğu gibi, 22 yıl sonrasında da usanmadan Tanrı’ya dua ediyorlar barış
için…Ama Emperyalizmin Petrole Doymayan Savaş Tanrıları; Göklerdeki Babamız’a
ulaştırmıyorlar ve sansürlüyorlar onların dualarını BM kararlarıyla… O
topraklarda savaş; tek yaşam biçimi…
Bense Anadolumuz’da
yaratılmak istenen kavga ortamına ilişkin kaygılarımı, çoktan unuttum; bu yangının ülkemize sıçrayacağına ilişkin
kaygılar taşımaktayım bugün… Ve bu yangına suyla değil de, benzinle giden
kardeş saydıklarımız, kalleşlik peşinde;
ülkenin birliğini, dirliğini bozma yolunda doludizgin koşmaktalar…
Dün Bela İçindeki Halk diye kaygılandığımız
Filistin halkına benzememize; ülkemizde
yaşanan olumsuz dışsallıklar, saçılan kötülük tohumları, atılan düşmanlık
adımları bağlamında, şunun şurasında ne kaldı ?…
Çocuklarının karınlarını doyurmaktan
aciz bir duruma dönüşürken bu halk; bir de onların yaşamlarını koruyamaz duruma
gelirse, vay halimize !...
Ve son olarak dünden bugüne değişen en önemli olguysa;
artık kimsecikler Atatürk’ün çocukları olma savında değil…Üstelik de
çocuklarına zeka geliştiren oyuncaklar almak yerine; çocuklarını uyuşturan ne
varsa, onlarla etkileşim içinde olmalarına göz yumuyor ebeveynler kolaycı,
fırsatçı bir yaklaşım içinde… Eyvah ki
eyvah; yaşanan bu olumsuz değişimler sürecinde ve sonucunda “Bela İçindeki Halk”
kavramı da iyice yapışacak gibi toplumsal kimliğimize…
Selma ERDAL; İstanbul, 3
Eylül 2014






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder