27 Kasım 2014 Perşembe

Oburluğum, Obezliğim





Ne kadar da açgözlüyüm, ne kadar da oburum…Bir okuyuşta en az 5 kitapla ancak doyuyorum… Çünkü elime bir kitap aldığımda, matematikteki kesişen kümelerdeki gibi,  konuların birbirini kapsamaları, ortaklıkları söz konusu olunca; açıldıkça, açılıyorum hep bir başka kitaba, oburluğuma, iştahıma bir sınır koyamıyorum… Kitaptan, kitaba göndermeler… ya da dipnotlarda, kaynakçalarda  yer alan bilgiler…ola ki daha önce okumadıysam adları verilen kitapları…hemen büyük bir iştahla, saldırıyorum onlara da…daha, daha diyen büyük bir açlıkla…
Örneğin; bu aralar Friedman’nın kitapları obur ve obez benliğimle fazlaca haşır, neşir…
Bu adı duyanlar, Friedman adını daha önce bilenler ola ki soracak olursa hangisi; Thomas önadlı mı, yoksa George olanı mi diye… Yanıtım; kısa ve özlü olur:
-Elbette ki her ikisi de…


Bununla birlikte  benliğime daha yakın, daha insancıl bulsam da; SICAK, DÜZ ve KALABALIK kitabının yazarı Thomas’ı ki kendisi de ben gibi çevreye oldukça duyarlı, çevreyle ilgili ve çevreye oldukça saygılı ve çevre sorunları nedeniyle de kaygılı…Üstelik de bu konuda en çok kendi ülkesini eleştiriyor; daha açık bir deyişle Amerika’yı…
Oysa George olan Friedman; nasıl da hırsla, öfkeyle körüklüyor oburluğumu, obezliğimi, öylesine cezbediyor ki iştahımı, dolayısıyla hiç uzak duramıyorum ondan…Ve bir okuyuşta; en az 5 kitapla bile doyamıyorum, doyuma ulaşamıyorum…Çünkü…
O Friedman ki…Onun yanında CIA nedir ki?...

“Özel CIA”  benzeri bir strateji şirketi STRATFOR ile öyle bir eşeliyor ki ülkelerin, bölgelerin altını ve de üstünü, yetmedi yanını, yöresini ve o da yetmedi töresini, teröristini…
İşte ben, onun yazdıklarını okurken; bazen daha önce okuduğum kitapları anımsama ya da yeni kitaplarla tanışma olasılıklarıyla karşı, karşıyayım sürekli…Durum böyle olunca da; sonuç bir okuyuşta en az 5 kitap ellerimde, avucumda…


Örneğin; daha önce George’un “Gelecek 100 yıl” ve “Gelecek 10 Yıl” kitaplarıyla fazlaca haşır, neşir olmuştum… Üstelik adam da bizlerle fazlaca haşır, neşir ki Gelecek 100 Yıl’da; “Türkiye, Meksika ve Polonya yeni büyük güçler olarak öne çıkacak… Amerika ve Radikal İslamcılar Savaşı bitecek ve yerini Rusya ile yeni ve şiddetli bir Soğuk Savaş dönemi alacak…  Çin kapsamlı ve geniş bir iç kriz yaşayacak… “ derken, Gelecek 10 Yıl’daysa; “Avrupalılar Türk göçünden korkmaları sebebiyle Türkler’in AB’ye girişlerine engel olacaklar. Türkiye gelecek 10 yılda kesinlikle daha güçlü olacak ama tek başına hareket etmeye hazır değil… Gelecek 10 yılda bölgede etkin olmak için Türkiye ve İran yarışacak ama Türkiye uzun vadede, İran tarafından durdurulamaz. Türkiye ekonomik açıdan çok daha dinamik bir ülke ve bu yüzden daha gelişmiş bir ordu kurabilir..” diyor…







Ve değerli okurum düşünüyor ve kendine soruyor:
-        Bu adam gelecekte neler olacağını nereden biliyor ?... O bir falcı mı, büyücü mü, kahin mi yoksa geleceği Amerika’nın çıkarlarına göre planlayan bir atmaca, bir şahin mi ?...

Bu George’a; “ Dünyanın en güvenilir politik kahini” diyorlarmış ya bizler de bir bildiği vardır elbet deyip geçer miyiz ?... Yoksa Amerika’nın geleceğimiz üzerine oynayacağı oyunlardan, entrikalardan, planlardan; en az zarar görebilmek için kendimize  ussal bir yol seçer miyiz ?...

Üstelik de ülkemizi yönetenler; Amerika güdümlü füzeler gibi, ülkemizin tüm değerlerini yerle bir ederken… Kuşkusuz bu konuları, bu olası(lıklı) planları yok sayamayız… Yine bu George’un yazdığı  bir başka kitapla buluştuğumuzda; “AMERİKA’NIN GİZLİ SAVAŞI Amerika ve Düşmanları Arasındaki Küresel Çatışma” adlı çalışmasını elimize aldığımızda… 



Kuşkusuz bu kitap üzerine düşünmek, yorum yapmak; başlı,başına bir başka yazının konusu olmalı, kitap bunu hak ediyor…Olacak da…Elbette ki bir başka yazıda, bununla birlikte işte bu kitap bağlamında dönersek benim oburluğum ve de obezliğim sorunsalıma, daha açık bir anlatımla bir okuyuşta 5 kitapla buluşma tutum ve davranışıma…
Haydi gel de olma; obur…
Kitabın daha dış kapağında;insanın iştahını kabartan bir kavram var: Küresel Çatışma…
Burada hemen şeytan dürtüyor; sanki Amerika neden attı bu kavramı ortaya ?... Neden soyundu dünya jandarmalığına ?... Haydi kalk bir tabak, pardon bir kitap daha koy masaya, koy  ki adı KÜRESELLEŞMENİN SIRADIŞI ÖYKÜSÜ olan…Ve onun sayfalarıyla iştahımı, oburluğunu frenlemeye çalışırken…Ne gezer fren yapmak, ne mümkün o azgın oburluğu durdurmak, o iştahı kesmek?... 



Yazar Nayan CHANDA; henüz ilk sayfalarda yaparken uyarısını, “yazdıklarımı anlayabilmeniz için okumalısınız benden önce; Roland Robertson’u, Immanuel Wallerstein’ı ve elbette ki Thomas Friedman’ı” derken… Nasıl frenleyebilirim ki iştahımı ?...Neyse ki CHANDA’yı henüz masaya koymadan çok öncesinde; okumuştum o zat-ı muhteremleri de… 




Bir okuyuşda daha pek çok kitapla beyin fesadına uğramadan; masada kalma ya da masadan kalkma durumuna düşmeden günü kurtardım diye düşünecektim ki Emre KONGAR hocamızın ABD’NİN SİYASAL İSLAM’LA DANSI” beni nasıl görmezden gelirsin tadında, gözlerime takıldı… Çünkü George’un; Amerika’nın Gizli Savaşı ile aynı konulara değinmekte  Kongar Hocamız da…İşte oldu mu bana bir oturuşta 5 kitap ?...  Düşer miyim acaba bitap ?...Diye kaygılanmak mı ?...
Kesinlikle söz konusu bile değil; neden mi ?...
Çünkü; ben “tasarruflu okuma” konusunda yeterince deneyimliyim de ondan…







Akademik kariyerimin; ne maddi, ne de manevi hiçbir getirisi olmadı bana… Bilgiye ve bilgeye değer verilmeyen bir toplumda yaşadığımız gerçeği anımsanırsa; getiri beklemek de kuşkusuz safdillik olur… Bununla birlikte; pek çok yöntem, yol öğrendim kendimi besleme, büyütme, donatma, yapılandırma anlamında… İşte bunların en başında gelen de “tasarruflu okuma” yöntemidir ki bir kitabı elimize aldığımızda,  onu incelerken, irdelerken; dip, bucak… sayfa, sayfa…satır, satır…ama hiç bir sözcükde kalmasın hatır, küsmesin, gücenmesin bana diye…Elbette ki konu, konu gömülmeyip içine, derinine, en dibine… Önsöz, sonsöz, içindekiler bağlamında süzgeçten geçirdiğimde, o an ki araştırmamla ilgili olarak ne varsa alıp, kitapla şöyle bir tanışıp, sonra onu bırakıyorum kitaplıktaki yerine…
Çünkü roman değil ki düşlere dalmak için okunan… Özellikle yaptığım araştırmamla ilgili içeriğidir beni kendisine çeken…Yalnızca kendisinden alınması gerekli bilgi bağlamında, yeterli beslenmemi sağlayan içeriğiyle; belleğimde kalan nitelikli bir okuma ve de kitaplıkda, yeniden gerektiğinde ulaşılabilir uzaklıkta … Evet, roman değil ki ya da anılar kitabı, ya da şiir ve  belli bir özyaşam öyküsü değil ki… Satırlar arasında boğulmanın o an için yoktur önemi…
İçinde var olan başlıkları bilmek, kitabın genel olarak neyi işlediğini, neyi anlattığını ve o kitaba neden ya da ne zaman başvurulacağını bilmek için bölüm başlıklarını taramak, incelemek koşuluyla…İşte buna “tasarruflu okuma” deniyor… Yoksa ne ömrümüz yeter, ne de sabrımız, ne de göz sağlığımız; binlerce, belki de onbinlerce kitabı okumaya…



90’lı yılların başından anımsadığım bir televizyon röportajı var belleğimde; bunca yıldan sonra bile, eski başbakanlardan Süleyman DEMİREL’le gerçekleştirilmiş olan… Şu Morisson nick name’li  Ispartalı adam… ki bu ülkeye verdiklerinden çok, eleştirilecek geçmişi olan bir adam olsa da; bugünlerde gelenler, o gidenleri arattırdığından…  Her neyse; siyaset şöyle dursun bir kıyıda, dönelim okuma ve özellikle de “tasarruflu okuma” konusuna…

O günlerde ulusal kanallarda  bu denli dizi film  saldırısı olmadığından; programlar nitelikli, içerikleri doyurucu vs. vs… Yansıda genç bir gazeteci; Demirel’in çalışma odasında söyleşiyorlar…Gazeteci, Demirel’in çalışma odasındaki yerden, tavana kadar yükselen kitap dolu rafları şaşkınlıkla izlerken soruyor kendisine:
- Bu kitapların hepsini okudunuz mu ?...
Demirel kendine has alaycı gülümsemesiyle yanıtlıyor gazeteciyi:
-Bunları okumaya ne zaman yeter, ne de zemin bunca yıllık siyasetle, devlet yönetimiyle geçen çalışma yaşamım boyunca…Ve başkalarının da yetmez… Ama o kitaplarda ne yazdığını, hangi konuların yer aldığını, içeriklerinde ne olduğunu çok iyi biliyorum…Hangi konuda derinlemesine bilgi almak istersem; başvuracağım kitabın da hangisi olduğunu biliyorum…Çünkü içlerinde hangi konuların yer aldığını, hangi konuda yazıldığını incelemeden, önsözünü, içindekiler başlığı altında nelerin yer aldığını okumadan hiçbir kitabı, kitaplığın raflarına koymuyorum…




Özellikle  siyaset bilimi alanında kendini kanıtlamış değerli hocam Ali Yaşar SARIBAY; verdiği Bilimsel Araştırma, Yöntem ve Analiz derslerinde bizlere  “tasarruflu okuma” kavramını açıklarken, bir bakıma Sayın DEMİREL’in uyguladığı yolu, yöntemi anlatmıştı çok önceden, henüz bu program televizyon yansılarına düşmeden…


Ve  bir kitapla nasıl ilişki kurulacağını “özellikle araştırma, inceleme yaparken; roman, şiir ya da özyaşam öyküleri okurken değil kuşkusuz” Demirle’in yönteminin bir benzerini önermişti bizlere, özellikle bilimsel inceleme ve araştırma yaparken uygulayabileceğimiz bir kolaylık olarak “tasarruflu okuma” kavramından söz etmişti…  Sonuçta da bir okuyuşta en az 5 kitapla kendini beslemenin, doyurmanın yolunu öğretmişti bizlere…

Bunca yıllık yaşamımda, bugün bile doyumsuz iştahımla, açgözlülükle ve dizginlenemez bir oburlukla, obezce; bir okuyuşla en az 5 ve bazen daha çok sayıda kitap aynı anda, aynı günde oluyorsa elimin altında, okuma köşemde…Bunun  bilimsel yöntemi, kolay yolu; budur, paylaşmak istedim, saklı kalmasın yalnızca bende…
Ve kendilerini donatmak, doyurmak, beslemek, büyütmek ve sürekli yapılandırmak isteyip de, zamansızlık kaygıları taşıyanlar varsa diye…

Ve de  böyle bir okuyuşta; en az 5 kitap okuma oburluğu, obezliği içindeyseniz, sakın kaygılanmayın böylesi bir oburluk, böylesi bir obezlik için, kesinlikle doktorlar sizi uyarmaz sağlığınızın bozulabileceği endişesiyle, sakın ola ki korkmayınız, ürkmeyiniz… Tersine çok daha sağlıklı olursunuz, dogmatik, körü körüne beslenmelerle, sağlığı bozulanların giderek artış gösterdiği ülkemizde…
Obur, obez okurların çoğalması dileklerimle…


Selma ERDAL; 28 Kasım 2014

18 Kasım 2014 Salı

NEREDEYDİN ?...




GEÇMİŞİN İMPARATORLUKLARINA İLİŞKİN ANILARINI, MİTLERİNİ, DÜŞLERİNİ PAYLAŞIRKEN TOPRAKLARIMIZDA ÖZLEMLERİ, GÖZLERİ OLAN ÜLKELER; 
BEN ŞİDDETLE MERAK ETMEKTEYİM ŞU KÜRTLER NEREDELER ?…
BU TOPRAKLARIN TEK SAHİBİYİZ AYAKLARINA YATARKEN…
VE BUGÜNLERDE 40 MİLYON Kİ ÜLKE NÜFUSUNUN YARISINDAN ÇOĞU SAYIDA OLDUKLARINI İLERİ SÜRERKEN…
OLDUKÇA MERAK ETMEKTEYİM ONLARIN KÖKLERİNİ, KÖKENLERİNİ, NE ZAMAN, NEREDE TÜREDİKLERİNİ…
HELENLERİN, MAKEDONLARIN, ROMALILARIN, BİZANSLILARIN, SELÇUKLULARIN ATLARININ İZLERİ BÖYLESİNE DERİNLEMESİNE BU TOPRAKLARA İŞLEMİŞKEN…
VE DE YALNIZCA VE YALNIZCA 1071’DEN BERİ TÜRKLÜK BU TOPRAKLARDA EGEMENKEN…
NEREDE BU KÜRTLER DİYE SORASIM VAR…
VE ONLARI ÜRETEN KAÇ KAN VAR, KİMLERİN MELEZİ ONLAR ?…
VE ZORLAMA DİLLERİ GİBİ; KAÇ TÜRÜN BİLEŞİMİNDEN OLUŞMAKTALAR ?…
SELMA

17 Kasım 2014 Pazartesi

OSMANLI OLMAK ya da TARIMA İLİŞKİN BİR KAÇ SÖZ


BURSA TARIM MESLEK LİSESİ



HEY SİZ OSMANLI OLMAYA HEVES EDENLER;
BİR KEZ BAKIN ŞU FOTOĞRAFA...
OSMANLI DEDİĞİN; SİZİN GİBİ ÖZENTİLERDEN ÇOK DAHA FAZLA DEĞER VERİYORDU TOPRAĞA, TARIMA...
SİZLER GİBİ YOK EDİCİ DEĞİLDİ ONLAR...
TOPRAĞI YEŞERTMEK İÇİN ÇALIŞIYORDU KOLLAR...
SİZLER GİBİ AĞAÇLARI KESMEMİŞLER; AÇILSIN DİYE YOLLAR...

BİR TÜRLÜ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ OLMAYI BECEREMEDİĞİNİZ ORTADA AMMA VE LAKİN O KADAR KOLAY MI SANDINIZ OSMANLI OLMAYI ?...
BOŞ YERE ÇABALAMAYIN;
ONU DA BECEREMEZSİNİZ, BU KİFAYETSİZLİK (YETERSİZLİK) SİZLERDE OLDUKÇA:((
Selma ERDAL

10 Kasım 2014 Pazartesi

Zeytin Düşmanlarına Bir Kaç Söz






ŞEREFSİZLİĞİN, NAMUSSUZLUĞUN BU KADARINA DA PES…
VE BU AĞAÇLARI KESMEKTEKİ HEVES; ELBETTEKİ BU ÜLKEYİ İYİCESİNE YEDİ DÜVELİN ÜRETTİKLERİNE TESLİM ETMEK İÇİN…
VE BUNCA PİÇİN AMACI; BİR ZAMANLARIN BUĞDAY AMBARI ÜLKEMİZİ, YABANIN DARISINA, ARPASINA MUHTAÇ ETTİKLERİ GİBİ, DOĞAL BESİN KAYNAKLARIMIZIN EN ÖNEMLİSİ SAĞLIK İKSİRİ ZEYTİN YAĞIMIZIN MEMBAĞI ZEYTİNLİKLERİMİZİ YOK EDEREK, ULUSUMUZU DA GDO’LU YAŞAMA MECBUR ETMEK…
VE SON KERTEDE DE AMAÇ; BEDENEN VE BEYİNEN SAĞLIKSIZ BİR NÜFUS OLUŞTURARAK BU ÜLKEYİ DE TÜMÜYLE BİTİRMEK…
DAHA UYUYACAK MISINIZ BE HEY SORUMSUZ MİLLET ?…

*Ve bir kaç söz daha şu zeytin düşmanlarına:

ZEYTİNLİKLERE SALDIRAN MÜSLÜMAN !…
HANİ PEYGAMBERİN ZEYTİNLE AÇARDI ORUCUNU
YOKSA BIRAKTIN MI Kİ ONUN YOLUNU;
KATLETMEKTESİN ZEYTİNLİKLERİ ?…
Selma ERDAL



Çocuklar Ve Savaş


İkinci  Dünya Savaşı ve çocukların yaşadıkları...Ve İkinci Dünya Savaşı'nda, genellikle Yahudi çocuklarının yaşadıkları; yalnızca ANNA FRANK'ın Hatıra Defteri'ndekilerle sınırlı değil...Üstelik de o anıların düzmece  olduğu bile ileri sürülmekte, tartışılmakta...Bununla birlikte savaşın olumsuz dışsallıklarını, verdiği acıları, açtığı yaraları, çocuklara ettiklerini anlatan çok daha özgün yapıtlar var...Savaş-severleri; savaş-savar kişiliklere dönüştürmek amacıyla;  okumalı, okutmalı bu kitapları, izlemeli, izletmeli bu  filmleri, savaşsız bir Dünya düşlerimizi gerçekleştirmek uğruna hiç usanmadan, hiç utanmadan,  hiç  üşenmeden diyorum ben Selma ERDAL olarak, 10 Kasım 2014




"1939 yılının sonbaharı, İkinci Dünya Savaşı'nın ilk haftaları. Binlerce benzeri gibi altı yaşındaki o küçük çocuk da, Orta Avrupa'nın büyük bir şehrinde yaşayan annesiyle babası tarafından uzak bir köye gönderildi. Bir takım olaylar bütün hesaplarını alt üst etti. Başıboş kalan çocuk bir köyden diğerine geçti durdu.
"Savaşın dört yılını geçirdiği köyler, belirli bir bölgede toplanmıştı. Köylerinden dışarı çıkamayan, kendi aralarında yaşayan, sarı saçlı, açık tenli mavi gözlüdür oraların köylüleri. Oysa çocuk esmer, kara kaşlı ve kara gözlüydü. Herkes çocuğu Çingene ya da Yahudi sandı."





Nazilerin Polonya’yı işgal etmeleri sırasında, Yahudi bir aile, 11 yaşındaki küçük oğulları Romek’i (Haley Joel Osment), köye, iyi kalpli bir Katolik çiftçinin evine yollarlar. Ailesinden çığlık çığlığa kopartılan çocuk, ağlaya ağlaya köye gelir. Bu ücra köy, büyük yerleşimlerden uzak, sakin bir yerdir. Gönderildiği ailenin iki oğlu daha vardır. Hayal güçü zengin ve zeki bir çocuk olan Tolo ve Romek’in yaşındaki Vladek, yabancı çocuğu kısa sürede benimserler.Fakat köydeki diğer çocukların onu aralarına almaları hiç de kolay olmaz. Film ilerledikçe, bu küçük köye kadar sızan Nazi zulmünün izlerini hissetmeye başlarız. Köyün hemen dışından geçen demiryolu, Yahudi esirleri salkım saçak taşımakta, iyi kalpli geçinen köylüler, kaçmaya çalışan zavallıları soyup soğana çevirip bir de Nazilere teslim etmektedir. Romek’e Yahudi olduğunu asla, hiç kimseye söylememesi sıkı sıkıya tembih edilir. Çocuğun Yahudi olduğunu bilen rahip, kimsenin şüphesini çekmeden onu din dersine katar. Bu arada, Romek, 13 yaşındaki Maria’ya gönlünü kaptırır. İlk yarısında, Romek’in dramını anlatan, köye gelip, çocuklarla kavga dövüş anlaşmasını hikaye eden film, daha sonra ağırlaşır ve insan ruhunun karanlık yüzünün ortaya çıkışına ve küçük bir çocuğun, acıyla yoğrulup, olgunlaşmasına odaklanır. 






Anne babasını bulmak ve Nazi katliamından kaçmak için binlerce kilometre aşan Yahudi kızın sarsıcı öyküsü…

1941'de, anne babası Naziler tarafından tutuklanan 7 yaşındaki Misha dünyada yapayalnız kaldı. Tek bildiği, anne babasının "doğuda" olduğuydu. Onu kendine özgü tarzıyla eğiten büyükbaba korkusuz olmasını ve ardına bakmadan ilerlemesini öğütlüyordu. Misha'nın olağanüstü yolculuğu işte böyle başladı... Savaşın alevleriyle kavrulan Avrupa ölüm, kan ve nefretle kirlenmişti. Ama ağaçlar, toprak, gökyüzü ve her türden hayvan, Misha'ya, hayatın insanların yarattığı dehşetten ibaret olmadığını hatırlattı. Büyük küçük ayırt edilmeksizin bütün Yahudilerin hedef alındığı bir dünyada, bir kız çocuğu annesine duyduğu özlemin verdiği güçle ve doğanın, en çok da kurtların desteğiyle hayatta kalmayı başardı.
Misha Defonseca, insanlığın en ağır sınavlarından biri olan İkinci Dünya Savaşı'nı küçük bir kızın gözünden aktarırken hem muhteşem bir cesaret ve güç öyküsü anlatıyor hem de doğa ve hayvan sevgisini okuyucuya benzersiz bir şekilde hissettiriyor. (Kitabın filmi de var; okumaya üşenirseniz, filmi izleyin)


Bir Kitap




AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ  ve SOYKIRIM  sözleri yan, yana geldiğinde, usunuza ne düşer öncelikle ?... KIZILDERİLİLER; öyle mi ?...
Kesinlikle "ama kısmen" haklısınız, bununla birlikte eksiksiniz...Çünkü Amerikalılar; yalnızca KIZILDERİLİLER'i yok etmekle kalmamışlar, bunun yanında bir de siyahlar var...Üstelik Ermeni Lobisi'nin ektisiyle/gücüyle;Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne aba altından sopa gösterircesine ve de genellikle seçim dönemlerinde gündeme getirdikleri "Osmanlı'nın Ermeni soykırımı" yaptığına ilişkin savlarıyla, kopardığı ödünler vs. derken, her neyse, konuyu çokça dağıtmadan diyelim ki işte o Amerikalılar bir de ZENCİLER'i öylesine bir etnik temizliğe uğratmışlar ki...

Dün birileri bu ülkede; YA SEV, YA TERK ET demişlerdi ya...
Ve son yıllarda da yine bu ülkede başka birileri de; YA İMAN ET, YA TERK ET demek istiyorlar ya...İşte Amerikalılar da; TERK ET ya da ÖL  demişler birilerine, daha açık bir deyişle ZENCİLER'e...Gerçi bizdeyse durum birazcık tersine; kendilerini bu ülkenin ZENCİLERİ sayanlar, kendilerini acındırarak iktidar olanlar; benzeri sözleri söylemekteler bizlere...Ve yine uyaralım kendimizi, çokça dalmayalım derinlere; gelelim sadede...

Bir kitap okuyorum; ETNİK TEMİZLİĞİN SAKLI TARİHİ adında...Ve işte o kitapda neler var, neler ?...Birazcık değinmeliyim ve önermeliyim böylesi konulara ilgi duyanlara; adı geçen bu kitabı insanlık adına, insanca duygularımla, elbette ki kitabın arka kapak yazısı eşliğinde:

Buna benzer kelimeler Amerikan tarihinde yüzyıldan uzun bir süre önce, Orta Batının kalbinden Güneyin derinliklerine, Kuzey Carolina'dan Teksas sınırlarına doğru yankılandı durdu. Bu klasik anlamda bildiğimiz, her yıl tekrarlanan bir kasırga ya da fırtına değildi. Hiç de doğal olmayan, siyah popülâsyonu topluluklarından temizlemek isteyenlerin elinden çıkma, tamamen insan yapımı bir felâket çağrısıydı.

Güneydeki dehşet verici linç olaylarını uzun zamandır biliyorduk ancak Maon- Dixon çevresine yayılmış olan etnik temizliğin hikâyesinin üstü örtülüydü. Yeniden yapılanma ile 1920'ler arasındaki zaman diliminde beyazlar, içlerindeki siyahlardan kurtulmak üzere bir araya geldiler. Gelişigüzel, evleri yakıp insanları öldürdüler ve binlercesini topraklarından sürdüler. Bu sürgün o kadar hızlı gelişti ki, çoğu durumda tüm Afrika kökenli Amerikalılar'ı yok etmek yirmi dört saatten fazla sürmedi. Bu tablodaki şok edici başka bir gerçek ise, bu alanların bugün bile hâlâ tamamıyla beyazların elinde kalmasıdır.

Çalışma orijinal röportajlar ve on yıla yakın özenli arşiv ve nüfus sayımı araştırmalarına dayanıyor. Etnik temizliğin Amerika topraklarında tekrar tekrar meydana geldiğini ve coğrafyanın temelden değiştirildiğini inkâr edilemez kanıtlarla ortaya çıkarıyor. 

Pulitzer Ödüllü yazar David J. Garrow'un; "Bu kitapta etnik 'onarımlar' konusundaki tartışmalar yayımlanmıştır. Düşüncelerinizi, yargılarınızı hiçbir kitabın yapamadığı kadar değiştirecek ve Amerika hakkında zengin bilgilere ulaşmanızı sağlayacaktır" dediği bu çığır açan kitapta Pulitzer Ödüllü gazeteci Jaspin, bildiğimiz Amerikan tarihini yeniden yazıyor.

Kimlik, dil, kültür ve birlikte yaşam konularında insanlığın yakarışı ve sistemlerin çözüme yönelik yöntemleri hep mi aynı!.. Bu kitapla birlikte ezberlerinizi terk edip yepyeni bilgilere tanıklık edin...

Selma ERDAL; 10 Kasım 2014

3 Kasım 2014 Pazartesi

DİLİME DÜŞENLER...







Ah o Victoria yok mu o Victoria ?...İngiliz askerinin 5 çayı için; Hindistan'ı sömürgeleştiren, Çin'i uyuşturucuya bulaştıran Victoria ?.. Bir de çok duygusalmış da bu vampirella; GENÇ VICTORIA diye romantik bir film yapılmışdı bu haspaya...Demek donu da etmekteymiş çok para ?... İngiliz sömürgenliği/kemirgenliği budur işte... Cadının ölüsünden bile g
ünümüzün insanlarını sömürmekteler ya; helal 
olsun onlara: