28 Şubat 2014 Cuma

MERİNOS

Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilk yıllarında sanayileşmeden söz etmemiz olası değildir. O dönemde ağırlıklı olarak “esnaflık sınai faaliyetleri” yaygındır. Sanayi kuruluşlarından, madencilik işletmeleri Zonguldak’ta olmak üzere, diğer sanayi kuruluşları ; İstanbul, İzmir, Bursa ve Kayseri’de toplanmıştır. Bu kuruluşların mülkiyeti (iyeliği) genellikle kamunundur. Cumhuriyet’in ilk on yılında , I.İzmir İktisat Kongresi’nde alınan ilkelere uygun olarak liberal ekonomi politikası uygulamaya konulmuştur. Bununla birlikte; bu dönemde tüm sanayileşmeyi özendirme ve özel sanayi geliştirme çabalarına karşın istenilen ölçüde başarılı olunamamıştır. 1930’lardaki “liberal ekonomi” politikası beklenen sonucu sağlamadığından, bir başka ekonomi politikası olarak “devletçilik” ilke edinilmiş ve bu politika II.Dünya Savaşı yıllarına değin sürdürülmüştür. Bu politikayı uygulamaya koyan en önemli etken 1929 Dünya Bunalımı olmuştur. Bununla birlikte ödenmesi 1954’lere değin sürecek olan Osmanlı borçlarının üstlenilmesi de diğer bir neden olmuştur.
Devletçilik ilkesi; 1933-1937 yıllarını kapsayan beş yıllık bir sanayi planıyla uygulamaya konulmuştur. Plandaki amaç; ülke içinde elde edilen hammaddenin tüketim mallarına dönüşümünün ülke içinde gerçekleştirilmesine olanak sağlamaktır. Bu amacı gerçekleştirmek için 1933 yılında SÜMERBANK kurulmuştur. Bu dönemdeki hızlı sanayileşme atılımları sonucu, toplumun yapısında da olumlu gelişmeler başlamıştır. Bu durumda; tarımdan çok sanayiye önem verildiği bir gerçektir. Devletçilik politikası sonucu tüketim mallarının üretimine başlanmıştır. Özellikle dokuma sanayindeki gelişmeler, şeker fabrikaları ve çimento fabrikaları bu politikanın en önemli sonuçları sayılabilir. Bu fabrikaların ürünleriyle ülke dışa bağımlılıktan kurtulmuş ve iç tüketim karşılanır duruma gelmiştir.
Kuşkusuz 1950’lerden sonra çok partili yapıyla birlikte, Devletçilik İlkesi’nden uzaklaşmaya başlayan ülke; Ulu Önderimiz Kemal ATATÜRK’ün ilke ve devrimlerinden uzaklaştıkça, O’nun ilk’lerinden de uzaklaşmaya, onları yoketmeye yönelmiştir. İşte bu olumsuz yönelişin yanlış uygulamalarından birisi de SÜMERBANK’ın özelleştirilmesi bağlamında MERİNOS’un kapatılması olmuştur. Oysa MERİNOS bir simgedir; Cumhuriyet öncesinden beri var olan, Bursa dokumacılığının bir simgesidir. MERİNOS bir simgedir; Merinos koyununun yününün dokunmasıyla üretilen nitelikli bir kumaşın simgesidir ki bunun bir diğer anlamı da tarıma dayalı sanayileşmenin varoluşu ya da yok oluşudur. MERİNOS; Kemal ATATÜRK’ün Misak-ı Milli ki günümüz Türkçesi’yle Ulusal Andımız’la özdeşleşen ulusal bağımsızlık anlayışıyla, Misak-ı İktisadi ki günümüz Türkçesi’yle Ekonomik Andımız’la özdeşleşen ekonomik bağımsızlık anlayışının bir simgesidir. Ne yazık ki Bursalılar’ın yerel demokrasi bağlamında söylem ve eylemleriyle karşı çıktığı MERİNOS’un kapatılması kararına, yasa da destek vermesine karşın; ne halkı ne de yasayı dinlemeyenler Bursa’da MERİNOS Fabrikası’nı kapatmışlardır. MERİNOS’un kapatılmasıyla birlikte sanki tarih bir kez daha yinelenmekte, Osmanlı’nın son günlerindeki gibi sanki ülke bir kez daha yedi düvelin paylaşımına sunulmaktadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında izlenen DEVLETÇİLİK ilkesinden ödün verile verile , son yıllarda hükümetler eliyle yedi düvele altın tepside sunulan ekonomik ayrıcalıklara yöneliş günümüzün kapütülasyonlarından başka nedir? Ne yazık ki ülkemizde “yerel demokrasi” kavramı bir yalan olduğundan, talan gerçek oldu ; vahşi kapitalizmin acımasız eli her şeye değdi, dokundu…Şimdi bir de halılar dokundu; MERİNOS adından…Tanıtımı da yapılmıştı arabeskçi İbo tarafından… Selma ERDAL

27 Şubat 2014 Perşembe

SEVR Açılımı Bu Yaşananların Adı

Yıllar önce (1999 yılı; ANAP-DSP-MHP Koalisyonu dönemi) MÜDAFAA-İ HUKUK Dergisi’nde yazıyorum… Ve Prof. Dr. Çetin YETKİN; Bursa Temsilciliği’ni öneriyor derginin…Bu aşamada dersimi iyice çalışmak, dergiyi tanıyıp, tanıtmak amacıyla; ilk sayılarını da istiyorum ve teker, teker okuyorum her birini… Taa ki Sayın YETKİN’in Osmanlı’nın Boşnaklar’ı çokça şımarttığına ilişkin düşüncelerinin yer aldığı yazısını okuyuncaya değin sürüyor dergiyle bağım, bağlantım…Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış kırılganlığıyla MÜDAFAA-İ HUKUK’a yazmaktan da, Bursa temsilciliğini almaktan da geri dönüyorum…

 2000’lerin ilk yılları…Fatih ALTAYLI Kanal D’de TEKETEK’iyle… Karşısındaki konuğu da o günlerin MHP’lisi Abdülhaluk ÇAY…Durmaksızın konuşuyor ve ayrımcılığın, kafatasçılığın dik alasını yaparken, AÇILIM için pusuya yatanların ekmeğine yağ sürecek açıklamalar geliyor dilinden günümüzden on yıl öncesinden: -Boşnaklar’ın ve Arnavutlar’ın söz hakkı yok… Onlar kendiliklerinden geldiler bu ülkeye… Ve 2009 yılında internetde dolaşan bir ileti; ATATÜRK’ün Boşnaklar’a güvenilmeyeceğine ilişkin sözlerini içeren… Ve de toplumda Boşnak kadınlarının işvesi, cilvesi, fingirdekliği üzerinden türetilen önyargılar… Bütün bunlara karşın TRT 2’de yapılsa da Boşnak dilinde yayınlar, yerleştirilse de bölücülük adına mayınlar, boşuna tüm çabalar; ille de NE MUTLU TÜRKÜM diyoruz biz Boşnaklar… Çünkü Türk Ulusu’yla bütünleşmişiz; dilimizle, ırkımızla ve de dinimizle…En önemlisi de Bosnasaray’dan yola düşüp, bu vatan toprakları için can verip, Çanakkale’de yatan şehidlerimizle… Bizler gibi Gürcüler’e de, Araplar’a da “azınlıklar” bağlamında, kültürel zenginliklerimiz yutturmacasıyla ayrılan yayın saatleri… Üstelik de tepeden inme, istenmeden, istemde bulunulmadan… Çünkü… Çünkü ardından pusuda bekleyen ayrılıkçılar için TRT Şeş…Bu da bize yetmez kardeş; dilimiz, resmi dilden sayılmalı, sınırlarımız ayrılmalı…Ve ardından düştü gündeme AÇILIM… Sonrasında AÇILIM kervanına kimler katılmadı ki ?... Önce Kürtler, ardından Ermeniler… Sonra biraz ürktüler, Ermeniler için susup, pustular… Onların yerine stepneyi çabuk buldular, el attılar garip Çingeneler’e ; onların orijinini Bizans öncesi Roma İmparatorluğu’na bağladılar ki onlara ROMAN denilmeliymiş… Bu karmaşada tam diyecekken; Çingen çalıyor, Kürt oynuyor, yeniden sürüldü piyasaya Ermeni… Ki o Ermeni; istemeden vermeli… Kim neyi vermeli ?... Eski İstanbul külhanlarının söylemlerindeki gibi mi anlaşılmalı bu alışveriş işi ?… Aman efendim; sakın ha… Bu nasıl had bilmezlik ?... Verecekli olan Ermeni değil, o alacaklı… İşte bu Ermeni; istemeden vermeli ona AÇILIM bağlamında her istediğini… Örneğin yılda bir kez de olsa Van’da Akdamar Kilisesi’nde ayin…Oysa nasıl da etmişlerdi bizleri tayin; yüzde 99’u Müslüman ülke statüsüne… Her geçen gün ulusal birliğimize, ülke bütünlüğümüze kumar oynayanlar açıyor yeni bir deste… Aman Türk uyanmasın; açılalım aheste, aheste… Ne de olsa AB’ye gireceğiz masalıyla çoğunluğu pek heveste… Yıldırım Bayezid’den sonra bu gidişle TÜRK’ü de gezdirecekler kafeste…LOZAN zaten derdestde… Henüz anlamayan kaldı mı ki ?... AKP egemenleri marifetiyle AÇILIM aldatmacasının ardına gizlenmiş SEVR aynen tedavülde… Selma ERDAL

26 Şubat 2014 Çarşamba

2009...İpin Ucunun İyice Kaçtığı Yıl

Yıl 2009… Bugünlerde GÜLİSTAN’da; “açmak” fiili üzerinden belirleniyor tüm gündem… Açılım, Açılmak, Açmak…Açmak fiili düşünce ortaya; takılır benim usumdaki oltaya “eski defterleri açmak” fiili, eylemi, işgüzarlığı…Ne de olsa en sevdiğim iştir “neseb-i sahih olanın babasını arama” Pişekarlığı… Kim dün ne söylemiş, ne yapmış ?... Bugün dünkü yolundan ne kadar şaşmış ?... Arsızlıkta, yüzsüzlükte, hırsızlıkta, yolsuzlukta, düzenbazlıkta; a
caba kendini ne kadar aşmış ?... Belli mi olur ?...Günü gelir de ola ki gerekir, sakla samanı gelir zamanı örneği; bu nedenle yaşananlar yem olmasın balık hafızalı beynime diye izlerim, gözlerim, yazarım günlüğüme…Bu aralar sıkça kaygılanıyoruz ya; BOP diye hoplayanlara, borçları bilmem kaça katlayanlara, türküsünü söylemek ”gerçekteyse parasını yemek” için onun arabasından, ötekininkine atlayanlara…Dünde neler yaşandı da, bugün böyle oldu ortalık ?... Algılamak ve de bakmamak için çevreye alık, alık; işte el yazması günlüğümden, günümüze izdüşümler, güncel yorumlarım eşliğinde… Anlamaya çalışmak belki daha kolay olur eğer anımsarsak geçmişi, bugün neden böyle karışmakta işler Sam Amcanın yeni çiftliğinde ?... *30 Ocak 1999, KANAL D – Ana haber, Saat: 19.30 Bugünlerde İncirlik’ten Irak’a bombalar yağıyor; SADDAM’ı alaşağı etmek için… Senaryoları (ya da yazgıları) önce Washington yazıyor, ardından Hollywood… Washington’daki yayın; naklen beyaz camdan, insanları ediyor candan…Hollywood’daki yayın; beyaz perdeden, banttan izlenceye sunuluyor, yaydığı korku, sindirme politikasıyla özgür ruhları katlediyor… 1950’lerde MENDERES iktidarının İNCİRLİK’i ABD’ye kiralamasının faturası, bakalım uzun sürede bizlere nasıl çıkarılacak?... *Yıl 2009… Irak artık ulus devlet değil; Kürdistan’ı bile var, Türkiye’ye nanik yaparcasına… Ve bugünlerde İncirlik “out”, büyük olasılıkla “in” Trabzon, çünkü aç gözler artık dikildi, Türki Cumhuriyetlere… *30 Ocak 1999, KANAL D Anahaber, Saat:19.30 Atatürk’ten sonra “Beni Türk doktorlarına emanet edin” diyen ikinci adam Haydar ALİYEV; oniki gün yattığı GATA’dan ayrılmış… *Yıl 2009… ABD’de by-pass işlemi geçiren Maliye Bakanı UNAKITAN; sağlığına kavuşmuş HAMDOLSUN… *30 Ocak 1999, NTV’de YOLCU Programı , Saat: 21.00 YOLCU; Şili’de… Pinochet’i elinde tutan İngiltere için Şilili öfkeli… Şili, Pinochet için bir kavga veriyor; onu ülkesinde yargılamak için ve İngiltere’yi suçluyor; “uluslar arası demokrasi gösterisi yapıyor” diyerek… 15 milyonluk Şili’nin yargıcı da, sokaktaki adamı da; “Biz onu yargılayabiliriz… Ne cesedi, ne izi bulunmayan binlerce yurttaşımız adına sorgulayabiliriz onu” diyor… Biz ise ÖCALAN’ı koruyan, topraklarında besleyip, barındıran ülkelere karşı ne yapıyoruz ?... *Yıl 2009… O günlerde ÖCALAN’ı besleyip, barındıranlara karşı çıkmak şöyle dursun, onların koruyucu, kollayıcı desteğiyle İmralı’yı tahsis ettik kendisine… Dünya sıralamasına giren varsıllarımızın Marmara’da adaları olur da, ÖCALAN’ın olmaz mı?... Onun varsıllarımızdan neyi eksik ?... Tesellimiz; beklenen Bursa depremi…Depreşince İznik fay hattı; biliniz ki İmralı’yı da yuttu, ÖCALAN’ı da idam sehpası değil ama, yüzde yüz deniz tuttu/yuttu ( ve de binlerce şehidin kanı )… *1999 yılı, 30 Ocak’dan, 31 Ocak’a akan saatlerde, ATV’de Tayfun TALİPOĞLU’nun BAMTELİ’nde Akseki’nin HUĞLU ilçesinden bir çiftçi; Ziraat Bankası kredisiyle Meydan Larous alıyor, sürekli okuyor. Bulmaca Yarışması’nda; profesörün, hakimin, hekimin yanında Türkiye 8.si oluyor… Aynı saatlerde TGRT’de Savaş AY’ın “A TAKIM”ında Mustafa TOPALOĞLU, Kültür Bakanlığı Sanatçısı Figen AKIŞIK’a diyor ki; “Sen klip yap, kaset için yetersizsin. Çünkü sen evlisin, evinde otur, çocuk bak!...” Varoşların çocukları, kültür-sanat adına konuşup, bu işin okumuşlarına yol gösteriyor, eğlence dünyasının soytarıları, şarlatanları ( ki onlar ÖZAL’la birlikte döküldüler ortaya ) kültür-sanat adına söylev veriyor. İşte Türkiye’den birbirinden oldukça başka iki uç örnek; bir yanda çiftçi kredisiyle alınan ansiklopediler, diğer yanda kaset doldurmak için harcanan paralar ve gazino-pavyon dünyasının, sanat dünyası olarak sunulması… *Yıl 2009…Yıllar sonra yine Tayfun TALİPOĞLU; BAMTELİ’ne basmak yerine, “nasılsınız?” diye soruyor AKP’nin borazanı olma işlevini gören TRT’den ve dolduruyor cebini… Sormaya gerek yoktur ki o çok iyidir…Ve çiftçi-köylü; çoktan anasını alıp gitti, adı, sanı silindi… O bugünlerde ne bu ulusun efendisi, ne de halk bilgesi… Elinde borçlarına karşılık icra belgesi; bir karanlık yolcusu… Sanat-sanatçı kavramlarına gelince sıra; balerinler şöyle dursun beride, dansözler göbek dersi için gitti Mısır’a… Seste terbiye nedir ki?... Yoksa bağırmakla, böğürmek arası bir avaz; veremezsin değil konser, mahalle camiinde bir vaaz… Petek-Nükhet-Seda-Esra; Türk kadınına öncü…Ölüm Meleği az beklesin; dedelere, ninelere televizyon yansılarından bulunur görücü… Veeeee 2009 yılının başından neredeyse bitimine geldiğimiz şu günlerde; Cumhuriyetimiz’in 86.yaşını kutladık, daha doğrusu kutlar gibi yaptık, her şeyi “sözde” yaşadık… Yaklaşık son on yıldır; caddelerden, stadyumlara, kapalı alanlara taşındı Ulusal Bayramlarımız’ı kutlama törenleri… Kaygılanıp da çıkıp ortaya olmadı soranları; “neden kapalı alanlara sıkıştırıldı geçit törenleri?” diye… Oysa 4 Temmuz’da Big Brother; dolaştırmakta yetmişiki buçuk milletden oluşan halkını tur, tur… Bize gelince; yetmezmişçesine kapalı alanlara sıkıştırılmak, sonunda 86.yıl coşkusunu kutlamak isteyenlere çekildi esaslı birer has’tir… *Gün; 29 Ekim 2009… Cumhuriyet’in 86. yılı kutlamaları… Ve Çankaya köşkünde verilen Cumhuriyet Reception’ı…TÖ’den bu yana; gece kulüplerinden, pavyonlardan çıkıp da kimlerin yolu düşmedi ki Çankaya’ya?...Biz zavallı aciz kulların değeri, mertebesi ne ki ?... Değil Çankaya’ya çıkmak, yoluna bile düşmek “yassah hemşehrim”…Hele ki bizlere nasip olsun, olabilsin Çankaya’da bir Reception ???… Canlı, canlı katılmak ne haddimize; bizler kim oluyoruz Gülben’in, Sibel’in, Zerrin’in yanında ?... Bizlere beyaz perde düşlerinden sonra, şimdilerde beyaz cam… Yansıya düşmekte canlı, canlı Gülistanı yaşayanların sureti; sanal olarak izlemekteyiz her akşam olan, biten marifeti… Ve de sanatçı dendiğinde uslara düşen; Yıldız Kenter mi ?... Candan Erçetin mi ?... Haşa!... Gösterin onlara kızgın maşa… Hele, hele ki o Candan olanı; “Ben Atatürkçüyüm, Recep’e söylemem şarkı” diyen aşifte… Hiç girebilir mi onlar ve de benzerleri Gülistanın egemenlerine tahsis edilen bu köşke ?... İşte büyük gece… İşte Gülistanın sanatçı taifesinden çağrılı olanlardan, önceki yılda olduğu gibi yine endamıyla beliriyor Gülben ERGEN; bir bakıma PKK sevdalılarını temsilen… Sibel CAN; boynu bükük kalmasın çalgıcı, Çigan takımı diye dokuz sekizlik ritm eşliğinde süzülüyor köşke… Duyar gibi oluyoruz ansızın; “açılım diye bu kadar da yırttırdık , ah bizi de çağırsaydılar keşke” diye feryad-ı figan eyleyen Hülya, Sezen ve Ajda üçlüsünü… Ulaştığını da sanıyoruz avazlarının İmralı’ya ve sanki ansızın bir ses yükseliyor adadan: -Kıskançlığa gerek yok, az bekleyin…Gelecek yıl Reception’ında hep birlikte olacağız yan yana, umudunuzu kesmeyiniz Sam Amcanızdan… Dönersek sanatçı taifesinin resmi geçidine bir kez daha, işte sırada Zerrin ÖZER “ Ya erenler huu” deyu; Aleviler’e üstü örtülü, kandırıkçı bir selam göndermek için… Şehnaz ÇAKIRALP; solcuların başı kel mi diye soracakların ağzını kapatmak için… Vahe KILIÇASLAN; yumuşak bir Ermeni açılımı üzerinden… Yeşim SALKIM; Uzanlar’ın ruhuna rahmeten … Mahzar ALANSON ve Biricik zevcesi de selam getirmiş Sufiler’den… İşte böyle olabilirdi ancak GÜLİSTAN’da Cumhuriyet Reception’ı diyerekten olan biteni; yalnızca izliyoruz… 1999’dan 2009’a geçen on yıllık bir süre… Geriye dönüp de baktıkça yapılan saldırılara… Geleceğimiz daha da karanlık günlere gebe… Duygusu, beklentisi bir yana; UMUT sözcüğü dillere yabancı… Ne dersiniz, gün gelir de diner mi bu sancı ?... Selma Erdal

Doksanlar...Yaşamımızdaki Noksanlar...

Komşu kızı Sabahat evde kalmış olabilir ama KABAHAT gelin olmuş çıkmış ortaya; takılmamış hiçbir oltaya, beğenip de kimsecikler almamış onu… İşte ülkenin de sonu; bugün böylesine karmakarışıksa, kimler var acaba bu durumun sorumlusu olarak siyasal yaşamımızda?... Bugün herkes feryad-ı figan; kimdir bu kişiyi başımıza salan diye ?... Düşünmeden, usanmadan ve dahi utanmadan soruyor bu soruyu pek çokları da niye ?... Efendi TAYYİP; inmedi gökten zembille… Ulusal değerlerimizden oldukça pek çok kayıp; çağırmış olduk zat-ı şahanelerini elbirliğiyle... Şöyle bir anımsayalım Efendi TAYYİP öncesini… Eğer düzgün olsaydı bizi yönetenlerin hal ve gidişatı; yakar mıydık mumları AYDINLIK GÜNLER İÇİN ?... Ve o günlerde neler, neler dedik; aylardan Ekim, yıllardan 1997’yi göstermekteyken takvim ?…
“Hacıyız, bacıyız dediler; iliğimizi, kemiğimizi erittiler… /Saçı bitmedik yetim hakkı unutuldu; hırsızlık, yolsuzluk hüner oldu… /Gün geldi vekiller milletini soydu; bu bizlere daha bir koydu… / Güvenimiz kalmadı artık hacıya, bacıya; yüce Meclisimiz son versin bu acıya… / Gizli kalmasın suçlar, suçlular; fırsat bulamasın kötü niyetli güçlüler… /Hukukun üstünlüğü ilkesi yaşama geçsin; ulusumuz bir kez daha aydınlığı seçsin… /Sığınılmasın dokunulmazlık zırhına, sorgulamalar başlasın; hırlısına, hırsızına… / Çıksın Yüce Meclisimiz’den yüce bir karar; ülkemiz, ulusumuz görmesin zarar…Doğruluk yeniden erdem olsun; saygın vekiller Meclis’de yerini bulsun… / Bugün birlik zamanıdır, hem de dirlik… /Arındırılsın Meclisimiz’deki kirlilik… /Demokrasinin gereğidir BAĞIMSIZ YARGI; dokunulmazlıklar kaldırılsın, başlasın sorgu… /Yaraşır Meclisimiz’e güvenilirlik, saygınlık; kaldırılmazsa dokunulmazlıklar sürecek bu dargınlık… / Bilinsin ki duyuluncaya dek sesimiz ulusca dardayız; AYDINLIK GÜNLER İÇİN bir dakikalı karanlıklardayız…”7 Biz ulusca “aydınlık günler için” mumlar yakarken; ulusun vekili, o-şu-bu değil, Meclisi dolduran tekmili, benliğine sığdırmıştı ve dahi sindirmişti bu söylemi: “Vatan, Millet, Sakarya… / Bu halk sakar ya… /Tel kafesteki kanarya… /Her söylenene kanar ya… / Yalanı, dolanı, talanı unutur… / Meclis’de oylar dolaşır tur, tur… /Biz yine geliriz… Nasılsa bu halk keriz…” /
Ve geldiler de pek çok kez… Ama ulus; tık, nefes bir demokrasi olgusunun varlığı içinde yeniden düştü AYDINLIK GÜNLER’in peşine ki aylardan Ocak, yıllardan 1998 ve gündemde vardı SUSURLUK… / “Olay; Susurluk… /Durum; kusurluk…Anlatımda; kısırlık… /Sonuç; çözümsüz bilmece… / Oysa uyumadı bu adamlar ne gündüz, ne gece; kılıfına uydurmak için çaldıkları minareyi… /Nasılsa halkımız katıksız enayi… /Keyifle yudumlarcasına dumanı tüten kahvesini; yudum, yudum sindirirlerdi içlerine, hırsızlara yoldaş olan kahpesini / Değil mi ki ülkem kalmıştı yoldan çıkmışların piçlerine… / Bundan dolayı; derin uykulara masal olsun diye yazıldı sayfalar dolusu kandırmaca, yalan… / Ey halkım biraz da böyle oyalan… /Gün olur da birgün başkaldırırsan bu yazgına… /Su olup da boşalırsan; ülkeni saran bu yangına… /Küllendirebilirsen yoksulluğu; ulusunun umutsuz yüreğinden, fırıncının ekmek küreğinden… / Getirebilirsen aydınlığı Kafdağı’nın ardından… /İşte o gün; Güneş’den de aydınlık olur gelecekteki günlerin…” / Halk aydınlık günlerin peşindeyken; söylemleri belli kendileri sanki hayvanlar alemi ve o günlerdeki siyasal partiler:/ Aslan GS… / Kanarya FB… / Kartal BJK… /Timsah Bursa… / Boğa İstanbul… / Bunlar ayaktopçularsa, Meclis’deki entrikacıları da gel hayvanlar aleminde bul: / Kurt MHP… /Arı ANAP… /At/beygir DYP… / Güvercin DSP… /Bizler de insanız diye; insanlık bekliyoruz şu hayvanlar aleminde… /Bunlar bir yana nerede; Atatürk’ün Partisi CHP ?... /Az mı aradık onu da SOL ELİM diye, diye ?... /
“Sol elim, tembel elim; bir türlü okumayı, yazmayı öğrenemedin !... / Ne denli eğilimliysen de yeteneksiz, yetersiz kalmaya… /Birazcık da tembelliğe dalmaya… / Bak, uyarmadı deme; değiştireceğim seni, kıracağım direncini… / Sol elim, tembel elim; durmayacaksın öyle bir yanda, çolakmışçasına… / Yenilmeyeceksin sağın çalımına… / SOL oluşundan utanma; HAK YOLU BÖYLEYMİŞ diyenlere kanma… / HAK böyle olsaydı; yaratılmazdın be sol elim…” / Ama ne yazık ki boşuna konuştu dilim; SOL bile dedi ki tek yol “dincilik yapmak”, parsayı kapmak için ÇARŞAF’a dolanmak…
Ve yine o doksanlarda ki 1 Mayıs 1998’de bir de ALTMIŞSEKİZLİLER yürüdü Deniz GEZMİŞ’i anmak adına… / “1 Mayıs 1998’de 68liler yürüdü; kırışmış yüzleri, kırlaşmış saçlarıyla… /Yıpransa da bedenleri; yüreklerinin genç kaldığı savıyla… / Bir de; kimliklerinde değil ama, dillerindeki 68li sayıyla… / Oysa sen; en gençleri olarak kaldın başucundaki mezar taşlarıyla… /Dün onlarla; ülken, ulusun adına özgürlüğü düşledin… / Bugün onlar böyle erken, erken Bağımsızlık Türküleri söylerken Mao’nun Uzun Yürüyüşü’nü çağrıştırırcasına… /Yollara düşüşlerine aldanıp da sanma ki onlar senin bildiğin gibiler… /Çok değiştiler… /Bağımsız ülkem, egemen halkım söyleminden çoktan döndüler… / Bir tek sen kaldın bunca yıldır, ilkelerinden hiç ödün vermeden… / Bir tek sen; ne köşe dönmeyi öğrendin, ne de iş bitiriciliği… / Osmanlının Sevr işbirlikçisi ya da günümüzün İkinci Cumhuriyetçisi kimliğine bürünüp de; 68’de savunduğun değerlere, 98’de savaş açmadın… / Halkının sorunlarındansa hiç kaçmadın… /Onlar yine de 1 Mayıs 1998’de; Bağımsızlık, Demokrasi Türküleri söylediler… / Bir günlüğüne coşkulu, senin onları aklayacağından kuşkulu; gençlikleriyle yüzleştiler… / O gün seni anarken, bildikleri bir doğru vardı: En bağımsız, en barışçı, en demokrat bir sen kalmıştın toza toprağa karışmış kemiklerinle o onurlu 68liler’den…”/
Ki 68 kuşağının neferleri, 1980 sonrasında ağır basınca “maddiyatçı” çıkarları “bağımsız ülkem, egemen ulusum” yerine, 90’lı yıllar süresince başladılar bizlere “Küresel Dünya” masalları anlatmaya, karşı çıktıkları sömürü düzenini savunup, onlarla birlikte ülkeyi, ulusu soymaya… “ Newyork, Paris, Berlin, Londra…Ben ne buyurursam o moda… Varsıllığımın egemenliğini kurduğum…Dünya denen şu yaşlı gezegende… Söz söyleme gücü yalnız bende… Söylemim; KÜRESEL DÜŞÜN, YEREL YAŞA…Bir parmak bal ağzınıza… Duygularınızdan, düşüncelerinize değin… KÜRESELLEŞME dümeniyle dilediğimce sömürebilirim…”
Küreselleşme dümeni/düzeni eşliğinde; alt-üst olunca ekonomi, bir de iltica etti mi ülkeye ENFLASYON CANAVARI ?...Seyreyle ülkedeki talanı… Sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel bağlamda her türlü yozlaşma, tozuma, bozulma… Kalmadı insanlar arasında ne sevgi, ne saygı, ne ahte vefa ve ne hatır...Ne de Surdibi’nde kesilmedik at, eşek, katır… “Adam yakınıyor; bu nasıl töre ?... Alışamadım gitti bir bardak çay için teşekküre… Sözü mü olur dostlar arasında, bir bardak çayın, bir fincan kahvenin ?... Oysa düşünemiyor adam; enflasyon denen kahpenin, belimizi büktüğünden beri…Bu cilve, bu naz…Çayın yanına teşekkür de az…Bundan böyle; içen parasını ödemeli”
Ve enflasyonist düzenin ardından başladı HERŞEY SATILIK DEVRİ… Ülke topraklarından, yer altı ve yer üstü kaynaklarından önce; oylar satıldı… Öncekilerin karanlık geçmişi karşısında Efendi TAYYİP AKtan sayıldı… Bugün ülkenin durumunu sorgulayan ve de AKP’ye oy vermediğini belirten yüzde ellilik insan; anımsadığında yakın geçmişin olan on yıllık dilim, yıllardan DOKSAN… Hiç mi yok sende noksan ?... Selma ERDAL; İstanbul, 28 Mayıs 2012

25 Şubat 2014 Salı

Gündemde Kaset...Hukukta İşler Kesat...Ben de Olunca Biraz Fesat...

Digital teknoloji devrimi yaşadığımız bir gerçek... Geçmişte 45'likler, 33'lükler, ardından LP (açılımı LONG PLAY, Türkçesi ile uzun çalar; mecazi anlamıyla da cuk oturmakta günümüze, ülke gündemine...günümüz; kavramsal olarak gerçek bir uzun çalar dönemi...ve belki de sürdürülebilir çalarlık dönemi bile dense daha da yeridir)...Ve sonrasında teypler ki bir diskten diğerine aktarılırdı bantlar, üzerine ses kayıtları yapılmış olarak...Bugün herkesin dilindeki "tape" geçmişteki bildiğiniz, bildiğimiz teyp...Bunca yıldan sonra İngilizce kaynaklı bu sözü yazıldığı gibi okumak ve de sanki ona çok başka güçlü ve gizemli bir anlam katmak ya da sanki kafalarda çok başka bir kavram yaratmaya çalışmak da ayrı bir marifet, elbetteki gülmece kıvamında... Neyse bu tapeler, teypler, ses kayıtları; çoktan solladı geçmişde gerçekleşmiş olan altın plak, platin cd satış sayısını...En hit parçalar bu "tape"ler, okunur biçimiyle teypler, ses bantları... Ve bunları gündeme getirenler bağlamında; gerçekliğini kanıtlamak, sorgulamak, soruşturmaksa...Elbette ki yargının görevi, işi desem...diyemiyorum...o düzen ancak hukuk devletlerinde geçerli... Bizde ise; taraflar arasındaki görev bölüşümü; bir taraf yiğitlerin inkar kalesi...Diğer tarafsa; en sonunda attık golü, işte şimdi kazandık maçı...Ama her şey boşuna; ŞİKE ÇETESİ şimdi çıkar ortaya...Taraftardan da yükselen destek çığlıkları: -İnkar, iftira, montaj...Biz yapmayız asla patinaj... Hep birlikte önümüzdeki maçlara bakacağız... Bu bağlamda diyebileceğimiz söz, hem de pek çok söz var da...Edep ya hu der susarız, suskun kalırız... MUHALEFET KONUŞUYOR: -SANDIKLARDA İŞİ BİTİRİN !... SANDIKLAR; NE ZAMAN HUKUKUN YERİNE GEÇTİ BAŞ MUHALEFETTEKİ MİRİM ?...YOKSA SEN DE Mİ ALDIN BİR MİKTAR PRİM; DEPREMİN ŞİDDETİNİ ZAMANA YAYIYORSUN, DEMİRİ TAVINDA DÖVMEK YERİNE ?...NEDEN HESAP SORAMIYORSUN ?... GERÇİ SEN DE HAKLISIN; BU ÜLKEDE HUKUK DÜN YOKTU Kİ BUGÜN OLSUN... BOŞUNA FERYAD FİGAN...SEÇİM ÜSTÜ VERİLECEK ULUFELER OLACAKTIR SİYASAL VE TOPLUMSAL YAŞAMDA OLUŞAN KİRLİLİĞİ ÖRTECEK İPEK GİBİ BİR YORGAN... DÜN DERSEK...DÜNDE NELER YAŞANDI BİR YOL BANA SORACAK OLSAN...BU ÜLKEDE HAKSIZLIKLARA KARŞI HUKUKA BAŞVURUNCA SIRADAN BİR YURTTAŞ, SOKAKTAKİ İNSAN; DAVA AÇINCA KAZANILACAĞINI MI SANIYORSUN ?... BEN DE ÖNCÜLÜN SHP'NİN, SHP-DYP İLE YAPTIĞI ORTAKLIK DÖNEMİNDE; ÇALIŞTIĞIM KURUMDA YAŞANAN BİR İHALE YOLSUZLUĞUNU, SHP'Lİ BAYINDIRLIK BAKANLIĞI'NA BİLDİRMEKLE VATANI KURTARDIĞIMI, ASLAN SOSYAL DEMOKRATLARDAN ÖVGÜLER ALACAĞIMI SANDIM...AMA ÖYLE BİR YANILDIM Kİ... VE SÜRDÜ İDARİ YARGIDA DAVALARIM YILLARCA; EN SONUNDA İLLE DE CEZALANDIRACAKLAR YA BENİ, SENİNKİLER ÜÇ MAYMUNU OYNAMADIĞIM İÇİN... ZAMANI GEÇİRDİNİZ İTİRAZ ETMEK İÇİN DİYEREK; DANIŞTAY'DA KESTİRDİLER YOLUMU...ŞU GEÇEN HAFTA 5 DAKİKALIK GECİKME NEDENİYLE SENİN CHP'NİN SARIYER İLÇESİNDE SEÇİMLERE GİREMİYEBİLECEĞİ OLASILIĞI BİR KEZ DAHA ÖFKEMİ DEPREŞTİRDİ,ANIMSATTIRDI BANA "ZAMAN VE GECİKME" KAVRAMLARINA İLİŞKİN ANILARIMI... VE ŞU SOL GÖSTERİP, SAĞ VURANLARIN MARİFETLERİNİ ORTAYA DÖKMEK VE EMSAL GÖSTERİP YENİDEN DANIŞTAY'IN KAPISINI ÇALMAK İÇİN İŞTE OLANAK DİYECEKKEN...AMA YİNE DE DUR DEDİM...AZ DAHA BEKLE, SEÇİM ÖNCESİ ORTALIĞI KARIŞTIRMA VE ASLAN SOSYAL DEMOKRATLAR HAKKINDA YAZMA, İLERİ GERİ... SEN SANIYOR MUSUN Kİ BU ÜLKEDE HIRSIZLIK, YOLSUZLUK YALNIZCA BİR TARAFIN İŞİ ?... AH; NE ÇOK ŞEYLER İÇİN SUSMAKTAYIM, SUSMAKTAYIZ, KİM BİLİR DANA NE ÇOK SAYIDA SUSANLAR, SUSKUN KALANLAR VARDIR BU ÜLKEDE... KASETLER, KAYITLAR DÜŞTÜKÇE GÜNDEME; DÜNLERİ DE ANIMSAMADAN DURAMIYOR O GÜNLERİ BİLEN,YAŞAYAN BEN VE BEN GİBİLER... AMA SEN MUHALEFETTEKİ MİRİM; BU KADARI YETMEZ, BİRAZCIK DAHA YÜKSEK SES VER...VER Kİ BİZ KONUŞMAYA BAŞLAMAYALIM... Selma ERDAL; İstanbul, 25 Şubat 2014

23 Şubat 2014 Pazar

İnsandan Sonra

CD’LERİN ÖMRÜ ONLARCA YILMIŞ... ONLARCA YIL DEDİĞİN; BELKİ 20, BELKİ 30 YIL… SONRASI; YOK OLUŞ…çünkü DAYANIKLI DEĞİL HİÇ BİRŞEY… VE ÖZELLİKLE SU, NEM; YOK EDİYOR EN DAYANIKLI SANDIĞIMIZ, BİLDİĞİMİZ NE VARSA… EĞER İNSAN ONLARI KORUYUP, KOLLAMIYORSA… VE OLA Kİ YERYÜZÜNDEN KALKARSA İNSAN TÜRÜ; EN ÇOK 500 YIL SONRASINDA, DÜNYA NE VARSA KENDİSİNDEN ALINAN VE ÇALINAN, ALABİLİRMİŞ ONLARI TÜMÜYLE GERİ… BU KONUDA araştırma yapmış, KAFA PATLATMIŞ BATI’NIN BİLİM İNSANLARI... VE HAZIRLAMIŞLAR BİR BELGESEL; “İNSANSIZ KALINCA DÜNYA; NE OLACAK SONRASINDA ?” SORUSUYLA ÇIKMIŞLAR YOLA… İŞTE BÖYLE OLACAKMIŞ MANZARA İNSANDAN SONRA GERİYE KALANLAR BAĞLAMINDA… http://www.izlebizle.net/life-after-people-2008.html

22 Şubat 2014 Cumartesi

Mavi Tuna Neden Karardı ?...

Bulgaristan’dan yurdumuza göçen bir soydaşımız bana Mavi Tuna’yı anlatmıştı. Soydaşımızın çocukluğunda Tuna Nehri gerçekten masmaviymiş, valslere konu olacak denli… Balığın her türlüsü içinde yaşarmış… Yaz aylarında kıyılarında dinlence kampları kurulurmuş… Soydaşımız yurdumuza gelmeden önce yine gitmiş Tuna kıyılarına; ama bu kez kapkara akan Tuna kıyılarına… Orta Avrupa’nın kanalizasyon ve sanayi atıklarıyla kararan Tuna kıyılarına… Ne de olsa doğduğu yerler; Tuna’nın bu rengi onun da yüreğini karartmış…
Neden böyle Mavi Tuna’dan söze giriş ?... Neden Mavi Tuna’nın kararan rengi üzerine duyulan kaygılardan yola çıkış ?... Çünkü Bursa’da, Mavi Tuna’nın bir baştan, bir başa Avrupa’yı aşıp giden sularıyla aynı yazgıyı paylaşan bir akarsuyumuz var: Uludağ’daki kaynağından tertemiz doğup da Bursa Ovası’nı aşarken, denize ulaşana değin maviliğini yitirerek kararan NİLÜFER ÇAYI… Birinci sınıf tarım toprakları olarak Anayasamız’ın 45.maddesine göre koruma altında olması gerekirken, işyeri ve barınma amacıyla yapılaşmaya açılan Bursa Ovası’nın cansuyu Nilüfer Çayı…
Günümüzden yaklaşık yirmibeş yıl öncesinde sularında balıkların oynaştığı, Bursalılar’ın kıyılarında Doğa ile bütünleştiği Nilüfer Çayı… Yıllar öncesinde nilüfer çiçekleri gibi tertemiz olan bu çay; bugün kapkara akıyor… Elbetteki bu karalık çevre düşmanlarının Bursa Ovası’na bir ölüm armağanıdır. Nilüfer’in Uludağ’dan başlayıp, denize ulaşmak için Bursa Ovası’nı aşarken kararıp giden rengi, gerçekte doğa düşmanlarının yüzünün, yüreğinin karasını yansıtmaktadır. Çünkü Gölbaşı’ndan Mudanya’ya değin 150 dönümlük alana yayılmış sanayi kuruluşları bu çirkinliğe neden olurken, yalnızca kendi ekonomik getirilerini arttırmayı düşünmektedirler. Buna karşın bu 150 dönümlük ekilecek alanda yer alan köylü ve köylünün geleceğini kendilerine hiç dert etmemektedirler. Oysa Nilüfer’in ve ovaya dağılan kollarının kirletilmesi, yapılan tarımsal uğraşları olumsuz yönde etkiliyor. Bir başka deyişle buradaki 45 köyde( ki son yıllarda topraklarımıza yapılan saldırılar bağlamında bu köylerin çoğu mahalle statüsünde, tarım toprakları yapılaşmaya açılmış durumda) yaşayan köylülerin ekmeğiyle oynanıyor. Bir bakıma sanayileşme uğruna bu ulusun efendisi köylünün köleleşmesine yol açabilecek sonuçlara neden oluyor. Örneğin bu 150 dönümlük alanda yer alan cennet Samanlı’da kirletilmiş sularla doğal yaşam kanserleşiyor. Çünkü boyalı sularla sulanmak zorunda kalan ovada artık patlıcandan başka bir şey üretilemiyor. Bu kirlenmeyi yaratan kumaş boya fabrikaları; kimyasal boyalara karışmış sularıyla ovayı zehirledikleri yetmiyormuşçasına, artezyen kuyularındaki suları da depoluyorlar.
Bunların yanı sıra çok sayıda büyükbaş hayvan ölümleri oluyor. Nedeni bu kirletilmiş sulardan başka içecek su bulamayan hayvanların köyün otlaklarındaki gölete biriken bu boyalı suları içmeleri ve köylülerin deyimiyle kanserleşmeleridir. Ne yazık ki bu kirliliğe neden olan sanayi kuruluşları, arıtma aygıtlarını ya kurmuyorlar ya da kurmuş olsalar da çalıştırmıyorlar; üretim maliyetlerinin yükselmesi nedeniyle... Onların yarattığı bu olumsuz dışsallıklar sonucu doğanın yaşanabilirlik/yaşatabilirlik gücü yitiriliyor, ama bu yitirişi ne yetkili, ne de etkili hiç kimse umursamıyor… Bu yitirişlere, bu umursamazlıklara karşın, bizleri dışarıdan gözleyenler/gözetleyenler ara sıra raporlar/yazanaklar düzenliyor. Örneğin OECD yayınladığı yazanaklarda ülkemizi eleştiriyor; “Türkiye ekonomik büyümesini durdurmalı, çünkü çevresini korumayı beceremiyor” sözleriyle… Kuşkusuz bu eleştiri doğru, bu yargı doğru, her ussal düşünceli yurttaş da bunu biliyor, dile getiriyor ve “ekonomik büyüme uğruna, çevre göz ardı edilmekte” diyor… Sürdürülebilir kalkınma için, çevrenin dışlanması elbetteki büyük bir yanlıştır, yanılgıdır… Ama… İşte buradaki “ama” Batı’nın iki yüzlülüğüne, çok bilmişliğine… Eğer bizler bilinçsizliğimizden, sanayileşme uğruna çevremizi bozma yanılgısına düştüysek; pekiyi sizler neden MAVİ TUNA’yı kararttınız ?... Ve neden ondan Avrupa’nın ortasında bir kanalizasyon çukuru yarattınız?...
Bize yazanaklarla “aman o denli büyümeyin, gelişmeyin, sonra çevrenizi yitireceksiniz” diyenlerin gerçek yüzü işte bu… Henüz 70’li yıllarda masmavi akan TUNA’yı acaba neden böyle karartmışlar ?... Endüstriyel ve evsel atıklardan neden koruyamamışlar ?... Diyelim ki Türkiye, azgelişmiş bir ülke, ya Batılılar ?... Üstelik bu Batılı ülkeler; 1972’nin Haziran ayında BİR TEK DÜNYAMIZ VAR söylemiyle bir araya gelip, STOCKHOLM KONFERANSI’nı düzenlemişler… Ve ardından da azgelişmiş ülkelere de demişlerki: -Aman ha sakın sanayileşmeyin !... Çünkü sanayileşirken, çevrenizi koruyamazsınız… Biz sanayileştik, çevremiz bozuldu… Aman siz sanayileşmeden kaçının… Oysa gerçekte söylemek istedikleriyse; -Sanayileşmeyin de bize bağımlı kalın… Biz de daha önce sizleri “sanayileşin” diyerek kandırdığımız gibi, sanayileşmek uğruna doğalarını kirlettiğimiz III.Dünya ülkelerinde gerçekleştirdiğimiz üretimlerimiz için açık pazar olun…
Bilindiği gibi ikiyüzlü, kurnaz Batı dönem, dönem OECD yazanaklarını hazırlar, Stockholm’da, Rio’da, Juhannesburg’da uluslar arası toplantılar düzenler, Kyoto ve son olarak da Kopenhagen örneğinde olduğu gibi Doğa için kaygı içerikli sözleşmeleri Dünya ülkelerinin onayına sunar… Ama ne yazık ki yazanaklara, sözleşmelere yazılan koşullara öncelikle kendisi uymaz… Dilediğince, hoyratça kullanır insanlığın ortak kullanım alanı olan doğayı, Dünya’yı, evreni… Ve gelir ülkemize, topraklarımıza; Mavi Tuna gibi, Nilüfer’i de kirletir/kirlettirir, doyumsuz ekonomik çıkarlar için, kasalarının/keselerinin dolması için… Sonuç olarak Mavi Tuna gibi, Nilüfer de kapkara akar; sanayileşme uğruna kirlenmiş, kararmış sularıyla, acımasızca yitilen Yeşil Bursa Ovası’nın koynunda… Selma ERDAL

Lodos Çocukları

Bilindiği gibi BURSA, Güney Marmara’da bir yeşil kent… Her ne denli yeşilini yok etmek, yakmak, çalmak için uğraşlar verilse de, yeşil adını/kimliğini yitirmemek için direnen bir yeşil kent… Bir de Güney’den esen yeli, bir diğer deyişle Lodos’u olan kent… Kentin üstüne kapkara çöken kirliliği doğallıkla dağıtan, kentin havasını arındıran da Bursa’nın bu Lodos’u… İpekçilik Enstitüsü’nün (ki diğer adıyla Tohum Mektebi) komşuluğundaki evimizden Setbaşı İlkokulu’na başladığım 1960-61 yılından bu yana bilinçli bir biçimde Lodos’la tanıştığımdan, diyebilirim ki Lodos’lu Bursa’nın LODOS ÇOCUKLARI’ndan biri olarak büyüdüm. Okula giderken, Lodos’lu günlerde annem öğütlerdi: -Aman saçak altından gitmeyin, başınıza kiremit düşer… Annem yalnızca böylesine bir uyarıda bulunurdu, o kadar… Ne okullar kapatılırdı Lodos esecek diye, ne de Ölüm Meleği bizlere Lodos kimliğiyle gelirdi… Çünkü o günlerde Bursa evleri iki katlı (ne de olsa birinci dereceden deprem kuşağında yaşadığımızın bilincinde olan yerel yöneticiler, üç kattan çoğuna izin vermezlerdi ki bunun bir diğer anlamı; o günlerde oydan çok, oy verenler daha önemliydi, daha değerliydi), sokakları bol ağaçlı, apartman denilen ölüm tuzaklarıyla çirkinleştirilmemiş, en önemlisi de okulların çatıları uçmaz, yap-satçılar Devlet’i yanıltmaz, Devlet görevlileri de yetkelerinin DENETİM olduğunun bilincinde, bizler de güven içinde yaşar giderdik. Bir de Lodos estiğinde sobalar yakılmaz (ki gerek de yoktur; çünkü Lodos estiğinde hava ılık olur), doğaldır ki Lodos kurbanlarına helvalar kavrulmazdı. Sonraları neler oldu, ne değişiklikler yaşandı da Bursa’da çocukları yel aldı süpürdü, bir de uçan çatılardan düşen damlalarla sel aldı götürdü (anımsayınız; DSP’li Bilenser döneminde)?... Mart 1994 seçimleri öncesinde Yıldırım İlçe Yerel Yönetim Başkanı’nın (ki DYP’li Sayın Zeki EKE dönemi), Uludağ’ın yamaçlarında, orman sınırının içinde yükselen beş katlı gecekondu-apartmanlar, ardından yine ilk kadın başbakanımızın döneminde söz verdiği imar affı, derken Teferrüç (Boşnakça mesire yeri demektir) bölgesinde yaşayan çocuklar için açılan okullar ki Uludağ’ın eteğinde, başkaldırırcasına doğaya (gerçi bugünlerde de TOKİ harıl, harıl oymakta, Uludağ’ın eteklerine villalar koymakta, kuşkusuz Ölüm Meleği de gün saymakta Lodos ve de erozyon/tozuma nedeniyle eline düşecekler için), başkaldırırcasına Lodos’a, sele, yağmura… Doğa bu, dinler mi us dışı eylemleri, istemleri ?... Uçuruverir çatıları böyle… Üstelik; “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” anlayışındaki yetkililer umursamazsa bu yaşananları… Ne de olsa en kolayından nüfus planlaması…Yerel ve genel seçimlerde oy toplama kaygısıyla; ulusumuza saygısızca, sorumsuzca Doğu’dan Batı’ya göçü özendirme, Anadolu’nun yoksuluna liberal libas giydirme çabaları “taşı, toprağı altın kentlerde”…
Ardından dağ-tepe, orman-dere yerleşmelere açılacak, sonra Lodos’ta çatılar çevreye saçılacak… Sonuç; 1998’de yedi can… 1999’da neyseki yaralılarla sorunun geçiştirilişi… Ve bugüne değin; her yıl Lodos’ta, zehirlenen yüzlerce kişi… Bütün bu olumsuzluklara karşın neler yapılıyor, ne gibi önlemler alınıyor?... Günümüzün Bursa yerel yönetimlerince, geçmişte yapılan bu yanlışlardan ders alınıp, yetersizlikleri gidermek, onarmak ya da Lodos’a karşı alınacak önlemler için kentimize sonradan gelenleri uyarmak için neler yapılıyor (ki gerçek Bursalılar Lodos’ta neler yapmaları ya da yapmamaları gerektiğini iyi bilirler) ?... Yoksa; “Söylemimiz AK’tan, ölüm HAK’tan” düşüncesiyle, Lodos’tan öleceklere yalnızca beş metrelik ak kefenler mi hazırlanıyor ?... AKP’den önceki DSP’li Bilenser yönetimi de; “Toplam Kalite” söylemiyle gelmişti yerel yönetime… Kuşkusuz “Toplam Kalite” çağdaş bir kavram, iyi de sormak gerekmez miydi o günlerde; “Nerede kalite?” diye… “Yaşam alanlarının sağlığa uygunluğundan bile önce, sağ kalınmasına uygun olup olmadığı (ki 1998’de yedi can yitirildiği gerçeğinden yola çıkıldığında) incelemeden, araştırmadan yapılar yapılsın, oylar sandığa atılsın, gelsin yerel yönetimlerin egemenliği” düşüncesinde miydi?... Gerçi sorunsalın başlangıcı vurgulanırken, 1994’ün yerel yönetimlerinin anılması nedeniyle sanılmasın ki bu yanlışların öncüsü onlar… Kuşkusuz onlar değil, onlar yalnızca ardılları… Kaldı ki bu yanlışların başlangıcında, o günlerde belki onlar henüz çocuktu, belki de Dünya’da bile yoktu MENDERES’in; “her mahallede bir milyoner” düşleriyle, Batı’ya göçü özendirdiği günlerde… Bilindiği gibi; bu yanlış kararların sonucunda enflasyon canavarımız her mahallede bir değil, binlerce milyoner yaratmasına yarattı da bununla birlikte her mahallede yeni, yeni gömüt alanları açıldı. Korkarım ki bu gidişle; her yapının otoparkı, oyun parkı ile Lodos’tan ölenler için gömütlükler oluşturulması da koşul olarak konulacak yeni yapılaşma tüzüklerine, yönetmeliklerine…
22 Kasım 2008 günü Lodos yeli Bursa’da yaşamı durdurdu… Yüzlerce kişi karbonmonoksit gazından zehirlenerek hastanelere taşındı ve ölümler de oldu… 2009 yılının Bursa’daki Lodos fırtınasıyla birlikte gelen ilk yağmurunda da TOKİ’nin KESTEL’deki konutları da RTE’ye ve onun Bursa yerel yönetimindeki egemenlerine ihanet etti; depreme tutulmuşçasına sallandı konutlar lodosla birlikte, pencere doğramalarından sızan yağmur sularıyla ıslanmadık yer kalmadı tende, kemikde ve de ilikde…RTE’nin “sözde” konutzadeleri dönüşüverdi konutzedelere… Yıl 2010… Aylardan Ocak…Düşse de Uludağ’a; henüz kar kaplamadı Bursa’da yolları, çatıları, damları…Yıllardır küresel ısınma bağlamında göremedik kardan adamları…Bugünlerde Meteoroloji uyarıyor Balkanlar’dan gelen soğuk hava dalgası nedeniyle kentsoyluları…Lodos yeli de; yeni, yeni esmeye başladı, Mart sonuna değin daha da sıkça eser… Ve kim bilir bu yıl da yine Lodos yeliyle kaç kentlimiz Ölüm Meleği’nin peşinden gider?... Amacım yalnızca Nasreddin Hoca gibi, testi kırılmadan önce uyarıda bulunmak… Ne de olsa son birkaç yıldır bizler gibi gerçek “hemşehriler”i Kent Konseyi’nden dışlayan AKP’li yerel yöneticiler, sonradan olma Bursalılar’la “kentlileşme” ve de “Bursalılaşma” oyunları oynamaktalar. Erdem SAKER döneminden beri “yerel yönetimlere halk katılımı” çalışmalarının içinde yer alan bir Bursa Çocuğu ve de Lodos Çocuğu kimliği ve bilinciyle bu günlere gelmiş bir yetişkin olarak öneride bulunmak isterim ki öncelikle “Lodosla yaşamayı öğrenme eğitimi” versinler Bursalılaştırmak istediklerine… Çünkü kış ayları geldiğinde gerçekten de Bursa’da yaşamanın, Bursalı olmanın önkoşuludur “Lodosla yaşamayı bilmek”… Bu eğitimi vermezlerse her yıl kış başlangıcında “usanmadan yeniden ve yeniden” Bursa’yı ve de ülkeyi yönetmekte olan AK’ı, KARA’sına karışmışlar; yoksa bu gidişle oydaşlarını yitirecekler… Bir yandan LODOS , bir yandan BAYKAL, BAHÇELİ, doğanın yanı sıra, ulusalcı-milliyetçi muhalefeti… Bekleyelim bakalım yalnızca Bursa’da değil, ülke genelinde; gelmekte olan yağmur, kar, fırtına ve Lodos’la birlikte ulusumuz yine ne acılara olacak gebe?... “Hamdolsun ekonomik kriz teğet geçmişti ya” ama nedense giderek yoksullaşan bu ülkede; Edirne’den giriş yapan kar, kış bakalım bu yılda da neler edecek yoksula, garibe ?... Selma Erdal

Gençlerin İşsizliği

TÜİK’in verilerine göre genç nüfusta işsizlik artmış… Genç nüfusta işsizlik oranı yüzde yirmi bilmem kaç… Daha anlaşılır bir söyleyişle; genç nüfusun çoğunluğu aç… Oysa birkaç yıl önce AKP; gençlerin işsizliğine bulmuştu çözüm… A be ne diye uygulamıyorsunuz bu çözümü, iki gözüm ?... Yakışır böylesi bir çözüm muhteşem Gülistan’a; fırsat da vermemiş olursunuz “işsizliğe çözüm bulamadınız” diye bağıran muhalif zevata… Günümüzden yaklaşık iki yıl önce; bir sabah vaktinde anlatılmıştı çözümün biçimi ince, ince… Öylesine ballandıra, ballandıra anlatmıştı ki AKP’den Bülent GEDİKLİ çözümlerini… Bu çözüm söylemi; umut olmuştu o günlerde aklı ülkesinden çok, yabanın illerinde olan pek çok gence… İşte TÜİK’in işsizlik verileri bugünlerde açıklanınca kamuoyuna; son verelim şu işsizlik denen oyuna, dönelim 2 yıl öncesine… “Balık hafızalara yem olmasın diye” anımsayalım bakalım çözüm diye ne sürülmüş ümmet-i Gülistanın önüne ?... Günlerden 29 Ağustos 2007 sabahı; TV 8’de Erkan TAN’ın konuğu, AKP’den Ankara Milletvekili Bülent GEDİKLİ… Söyleşiyorlar… Gündem; AKP’nin I.iktidarından, II. iktidarına uzanan süreç, 2 Kasım’dan, 22 Temmuz’a… Bu süreçte sanki AKP ile halk omuz, omuza… Erkan TAN tarafsız bir yaklaşım sergilermiş gibi izleyicilerden gelen soruları yöneltiyor GEDİKLİ’ye… O da DEMOKRASİ-LAİKLİK-SOSYAL HUKUK DEVLETİ üzerine döktürüyor da döktürüyor… Sıra özelleştirme üzerine sorulara geliyor, “her şey satıldı, satılacak” derken, GEDİKLİ; Dünya’da, devletlerin ekonomiden el çektiğine, işletici, uygulayıcı değil, denetleyici olduğuna ilişkin söylevine başlıyor, SSCB’nin de devlet olarak işletmeciliği beceremeyişinden, Dünya’daki ekonomik değişime ayak uyduramadığından dolayı çöktüğünü ve geçmişin komünist ülkelerinin bugün tümünün özelleştirmeden yana uygulamaları gerçekleştirdiğini keyifle anlatıyor. Bunca “özelleştirme” söylevinin ardından, sıra ülkemizin geleceği ve en önemli gerçeği üzerine övgüler düzmeye geliyor. Bu gerçek de ülkemizin en genç nüfuslu ülke olduğu… GEDİKLİ’ye göre; nüfusumuzun yüzde ellisinin 25 yaş altında oluşu sevindirici bir durum ve bu “sevindirici durum” üzerine yorumlar yapıyor (Gerçekten de sevindirici mi acaba ?... İnsan kaynakları ekonomisine göre tartışmaya açık, çok önemli bir konu ve de bir yazılık değil, başlıbaşına bir kitaplık, belki de birkaç kitaplık bir konu… Kuşkusuz bu durumu AKP’liler gibi pembe gözlüklerle göremeyenler/değerlendiremeyenler için)… GEDİKLİ diyor ki: -En geç on yıl sonra, bütün Avrupa ülkeleri bizim peşimizden koşacak, bu genç nüfusumuz için… Çünkü on yıl içinde onların çalışan nüfusu hemen, hemen hiç kalmayacak… İşte AKP’nin ülkemizin genç nüfusuna ilişkin düşleri, öngörüleri, görüşleri, beklentileri, varsayımları, tasarıları, özlemleri… Özelleştirmeyi savunan, “her şey satılık” anlayışıyla kalkınma düşleri kuran AKP (uzun dönemli kalkınma planları yapmak yerine), gelecek on yıl içinde genç nüfusumuzu, AB işgücü pazarına sürmeyi düşlüyor, umuyor, tasarlıyor, kalkınmasını bu kaynak üzerinden yapmayı düşlüyor; emekçi, işçi, amele, ırgat olarak… Türk gençliğini bekleyen gelecek bu… Nasıl ki Amerika’ya göre, Türkiye’nin bir tek ihraç ürünü var; o da askeri… Avrupa’ya göre de, Türkiye’nin bir tek ihraç ürünü var; o da on yıl içinde pazara sürülecek olan işgücü, emek gücü…Ve Amerikalı, Avrupalı öğreticilerinden aldığı derslerle AKP kalkınma planları yapıyor yüzde ellilik genç nüfus üzerinden… Her şey satılık, her şey satılmalı; o yüzde ellilik genç insan gücüne yatırım yapılmaktansa, onların gücünden ülkede yararlanmak için istihdam yaratmaktansa (Gerçi işin kolayı varken neden istihdam yaratılsın ki ?... Daha önceleri DEMİREL Hükümeti de Türk insanını Avrupa işgücü pazarına sürüp, işsizlik sorunundan sıyrılıvermenin yolunu bulmamış mıydı ?... Türk insanının da “pazardan at seçer gibi” Alman doktorlarınca dişleri sayılıp, kasları yoklanıp sanayinin dişli çarklarında eritilmesi kolaycılığı yaşanmışken, bir kez ya da bir çok kez daha neden olmasındı ?...), “her şey satılık/her şey satılmalı” ilkesi gereğince; genç neslin emek gücü satılacak, genç nesil işgücü/emek gücü pazarına sürülecek, altmışbeş yaşına gelince de posası çıkmış olarak mezara gömülecek… Böylesine kolaycı çözüm yolları varken; ne istihdam (işe alma) artışı için yatırımlara, ne doğum kontrol-nüfus planlaması için söz söylemeye, ne de nitelikli yurttaşlar yetiştirmek için eğitime, öğretime para ve zaman harcamaya gerek de kalmıyor… Çünkü kas gücüyle çalışacak olanların diplomalara gereksinimi var mı hiç ?... Bir taşla kaç kuş ?... AKP’nin günümüzden yaklaşık iki yıl öncesinde, bir sabah vaktinde televizyon yansılarına düşen “genç neslin değerlendirilmesi” üzerine düşleri, görüşleri, tasarıları, öngörüleri, varsayımları: İnsan emeğini dış ülkelere satmak, onlar üzerinden KÖLE TİCARETİ yapmak… TÜİK verilerine göre genç nesildeki işsizlik oranı geçtiğimiz yıllara oranla arttığına göre; demek ki AKP hükümeti, genç neslin istihdamı için yatırım yapmamış, yapma gereği duymamış, işsizlik sorununun ortadan kaldırılmasına ilişkin yeni bir öneri getirmemiş, bir başka çaba, çalışma gerçekleştirmemiş… Onların planları, programları, beklentileri Avrupa ülkelerinin yaşlı nüfusuna bağlı… Onlar elden, ayaktan düşecekler yaklaşan on yıl içinde; çalacaklar Türkiye’nin kapısını “genç işgücü/emek gücü” için… Bu durumda sabırla bekleyiniz ümmet-i Gülistan; göz açıp, kapayıncaya geçer sekiz, on yıl, bu acelecilik niçin ?... Bu ülkede özelleştirilmemiş yalnızca halkımız, yurttaşımız, insanımız kalmıştı; AKP’nin “idaresi ve inayetiyle” hayırlara vesile olması dua ve temennileriyle ve de Allah’ın izniyle o da gerçekleşecektir… Siz aldırmayınız işsizlik oranlarındaki artışa… Az kaldı, az kaldı; çalacaklar Avrupalı moruklar, bizim daldaki koruklar için AKP’nin kapısını… Selma ERDAL

Eyvah !...

Eyvah !...Başımıza Taş Yağacakmış… Çoğumuz yaşamımızda bir kaç kez duymuşuzdur; “eyvah !...başımıza taş yağacak” sözlerini… Özellikle toplum değer yargılarına, tutum ve davranışlarına göre pek sıradan sayılmayan, toplumun değişimle inatlaşan kesimlerini birazcık zorlayan olgu, oluşum ve olaylar karşısında söylenir bu sözler dizini… En sonunda söyleye, söyleye kimileri bu sözleri; bilim adamlarına göre, gerçekleşmesine ramak kalmış… Başımıza taş yağabileceğine ilişkin beklentiye, yalnızca yeniliğe/değişime direnenler değil, tersine yenilikten, değişimden yana olanların önde gelenlerinden bilim adamları da katılmışlar… 17 kasım 2009 günü gündeme düşen bir duyuma göre; 2012 yılında kıyamet kopacakmış ve de bu kıyamet; çok büyük olasılıkla başımıza düşecek koskocaman bir taş aracılığıyla gerçekleşecekmiş… Gerçi kıyamet olasılıkları arasında küresel ısınma ve çevre sorunları da varmış, ama ilk sırayı başımıza düşecek koskocaman taş almaktaymış… Daha doğru söyleyişle başımıza düşecek koskocaman taş, Dünyamız’a çarpması beklenen çok büyük bir göktaşı, bir başka deyişle bir meteormuş… Anımsanacağı gibi bu olasılıktan birkaç yıl öncesinde yine söz edilmişti… Ve o günlerde de bilim insanlarının ileri sürdükleri verilere göre; dinozorlar çağında da, Dünya’ya meteor çarpmış, ardından uzun bir süre karanlık bir çağ yaşanmış…Bu süreçte dinozorlar yok olmuş… Dinozorların yok olmasının ardından; Dünya’nın efendisi memeli hayvanlar olmuş… Onların evrimi sonucunda da; insan Dünya’nın efendisi olmuş… Bilim insanlarının yaptığı son açıklamalara göre; Dünya’ya bir kez daha meteor çarpabilirmiş ve insanlar da yok olabilirmiş, tıpkı dinozorların yok olduğu gibi… Bu veriler, bu öngörüler doğrultusunda ya Dünyamız’a meteor çarparsa?... Eyvah ki eyvah !... Külliyen yokuz… Bu durumda moleküllerimize ayrılacağımız kesin… Nereye gideceğimize ilişkinse hiçbir veri yok… Bilim insanları cennet ve cehennemin nerede olduğuna ilişkin bilgileri açıklamıyorlar ya da açıklayamıyorlar… Ancak bizden sonra Dünya’ya gelebilecek yaratıklar fosillerimizi bulduklarında ne yaparlar, onları da bilmiyoruz… Bu durumda, bundan sonrasında; -Küresel ısınma artışında suçlu ve sorumlu olmamak için boşuna klimasız yazlar geçirmişim…Çünkü Dünyamız’a meteor çarpabilirmiş, yerküremizdeki ısı artışının ne önemi olabilir ki ?... Buz parçası üzerinde sürüklenen Kutup Ayısı için kaygılanmanın da… -Evliya Çelebi’nin “Velhasıl Bursa sudan ibarettir” dediği kentim Bursa’da, önlenemez iç göç nedeniyle sürekli “su tasarrufu yapın” uyarılarına gereksiz yere özen göstermişim, uymuşum… Çünkü Dünyamız’a meteor çarpabilirmiş, ne kadar susuz kalındığının ne önemi olabilir ki ?... - Genel ve yerel seçimlerde, “arpalık” olarak dağıtılan TOKİ Evleri nedeniyle topraklarımızın köstebek yuvasına çevrilip, talan edilmesine yol açıldığı, şantiye alanına dönüştürülen ülkemiz topraklarının bu us dışı yapılaşmayla en değerli tarım topraklarının kirletildiği için endişelenmem, eleştiri ve uyarılarda bulunurken çıkar çevreleriyle tartışmalarım da gereksizmiş… Çünkü Dünyamız’a meteor çarpabilirmiş, tarım topraklarının tarım dışı amaçlarla kullanılarak kirletilmesinin, yitirilmesinin ne önemi olabilir ki ?... -Kentimize Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan gelen çok çocuklu kadınları; “aman çok çocuk yapmayın, hem sağlığınızdan olursunuz, hem de onları sağlıklı yetiştiremezsiniz” diye gereksiz yere uyarmaya, eğitmeye çalışmışım… Çünkü Dünyamız’a meteor çarpabilirmiş, çok çocuklu ya da hiç çocuklu bütün kadınlar, henüz döllenmemiş yumurtalarıyla birlikte öleceğinden, her yıl doğurmalarının ne tehlikesi olabilir ki ?... -Gelecekte Bursa’nın içmesuyu kaynağı sayılan İznik Gölü’nün kıyısına kondurulan CARGILL için gereksiz yere sokaklara dökülmüşüm, yazılar yazmışım, kendimi üzmüşüm… Çünkü Dünyamız’a meteor çarpabilirmiş, CARGILL’le birlikte yarattığı tüm olumsuz dışsallıklar da ortadan kalkacağından ÇEVRE HAKKIMIZ’a yapılan saldırıların ne anlamı olabilir ki ?... -Bursa’nın doğal aspiratörü LODOS yelinin yönünü değiştirerek, hızını kesen Uludağ eteklerindeki yapılaşma için gereksiz yere kaygılanmışım ve şu an harıl, harıl Uludağ etekleri oyularak TOKİ’nin yapmakta olduğu villalar, lüks konutlar için de gereksiz yere tansiyonumu tavan yaptırmışım…Çünkü Dünyamız’a meteor çarpabilirmiş, tüm yapılar ve yasa, kural tanımadan bu yapıları yapanlar lodosa kapılmış gibi toza, toprağa karışacağından hava kirliliğinin ne zararı olabilir ki ?... -Bursa’nın “birinci sınıf tarım alanı olarak, Anayasamız’ın 45. maddesine göre korunması gereken” Yeşil Ovası’nın; önce sanayileşme, daha sonra da gecekondulaşma sonucu talan edilmesine boş yere yanmışım…Çünkü Dünyamız’a meteor çarpabilirmiş, sanayi bölgesinden ve sanayi var diye sürekli kentte göç edenlerin konut gereksinimlerinin karşılanması girişimlerinden dolayı; akraba evliliği sonucu doğan eciş, bücüş insanlara benzemeye başlayan bu çarpık kentten geriye tek bir iz bile kalmayacağından, kentleşme ilkelerine aykırı yapılaşmanın ne sorunu olabilir ki ?... -“Bursa’nın havasıyla, kızına güvenilmez, her an değişebilirler” tadındaki işveli, cilveli kentime ve kentlime her türlü yozluklarıyla, yobazlıklarıyla gelerek, kentsel gönencimizden çalanlar için de gereksiz yere öfkelenmişim… Çünkü Dünyamız’a meteor çarpabilirmiş, hiç kimsenin ne töresi, ne yöresi kalmayacağından kentlileşme ilkelerine uymayanlar, kentle bütünleşemeyenler ne sıkıntı yaratabilirler ki ?... -Hele, hele ki ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ’ne yönelik saldırılar, çağdaş uygarlık düzeyinden geri saymalar, uluslararası alanda saygınlık yitirmeler, ulus devlet- ulusal birlik kavramlarına yönelik saldırılar için de gereksiz yere kaygılanmışım… Çünkü Dünyamız’a meteor çarpabilirmiş, bu olumsuzluklara neden olanlar ansızın bir sihirli değnek dokunmuşçasına yok olacaklarından ne tehlike oluşturabilirler ki ?... Ve IMF’ye olan borçlar… AÇILIM açmazı, PKK tehdidi ve sorunu… Domuz gribi tehdidiyle korkuya düşenlerin dedesi, anası, babası, torunu… Ülkenin pazara sürülüşü nedeniyle muhalefetin eleştirileri… Onlara karşı RTE’nin “küfürbaz” serzenişleri…Sömürü düzeninde; parasının üzerine, para katanlar… Açlık nedeniyle çocuğunu satanlar… Yeni Anayasa hazırlamak için pusuya yatanlar… Ergenekon yaftasıyla karalanıp, “yargısız infaz sonucu” tutukevlerinde volta atanlar… Cumhuriyet’in altını oyanlar…Saçı bitmedik yetim şurada dursun, doğmamış nesli soyanlar… Bu devletin düşmanlarını, adamdan sayanlar… Ve ne işsizlik, ne açlık, ne de bulamıyormuş çocuklar okula giderken harçlık… Sayın sayabildiğinizce… Olumsuzluğun, umutsuzluğun eşiğinde; içinizi acıtan, öfkelendiren ne varsa…İnsanlık gidemeden Mars’a; Dünyamız’a meteor çarpabilirmiş…Dinozorlar gibi insan soyunun da sonu gelebilirmiş… Sözün şakası, şamatası bir yana, şu bilim insanları da saçmalıyorlar ara sıra… Dünya’ya meteor çarpabilirmiş diye… Böylesi söylenceler sonucunda ya bütün insanlar gevşerse ?... Ne duyarlılık, ne sorumluluk ?... Şunun şurasında giderek tükenmekte insanlık…Televizyonlar aracılığıyla, arkası yarın diziler gibi, alıştırıldık savaşa… Nasılsa yaklaşıyor yok oluş süreci diye; başlarsa iyicesine bir anarşi, bir kaos, bir karmaşa… İşte o zaman insanı kim tutar, kim durdurur ?... Meteor çarpmasa da eninde, sonunda insan türü gerçekten de yok olur ?... Selma ERDAL

Eş Durumundan Generaller

Eş Durumundan Generallerin 8 Mart’ı… ATATÜRK İLKE ve DEVRİMLERİ’nin izindeyiz diye yıllardır bizleri aldatanlara kanan benliğim gibi, Şubat sonu-Mart başı arasında yaşanan yalancı bahara aldanan bedenim de günlerdir yatay durumda… Kuş gribi desem değil, kış gribi desem hiç değil ama benimki kesinlikle “kışt” gribi…Yalancılara, güvenilmezlere, verdiği sözden dönenlere karşı bağışıklık sistemimin daha da direnememesi nedeniyle ortaya çıkan ve de beni günlerdir yüksek ateşle yatay konumda tutan “kışt” gribi (gerçi sokakçada bunun “p” ve “u” harflerinin yardımıyla söylenen çok daha anlamlı ve de yaşananlara cuk oturan bir adı var ama ben öyle tanımlamayayım da benimkinin adı “kışt” gribi olsun, hani “sizin gibilerin ATAMIN huzuruna çıkmaya hakkınız yok; hadi size kışt” virüsünden bulaşan bir tür grip olarak açıklayabilirim değerli okurlarıma)… 8 Mart 2010 gecesi STAR Tv’de izleyince Eş Durumundan Generallerin gözyaşlarıyla sulanan duyumu; bu duyum depreştirdi günlerdir atıl kalmış eleştiri huyumu, bedenimdeki yüksek ateş bu kez dilime vurdu, birazcık doğruldum: -Size yanlış adres burası kardeş… Çünkü bu Eş Durumundan Generallerin 8 Martı; kanımca yeni bir Amerikan kartı Türk kamuoyuna karşı…
Bu arada “Eş Durumundan General” mertebesine bir açıklık getirmek gerekirse; Gülistanın hükümdarının ve sadrazamının zevceleri, mabeynci başının İngiliz’i boşadıktan sonra aldığı yeni gelini görünür de ekranlarda, daha düne kadar herkesin huzurunda tir, tir titrediği muazzam yeniçerinin, çeribaşının ve de ona en yakın mevkilerdeki yardımcılarının zevceleri nasıl kalabilirmiş geri planda ?... Hemen düşmüş hanımefendiler yola ve de vermeden hiçbir yerde mola ki bu ülkede kadın kısmısı dediğinin makus talihi; kardelenler ile zardelenler arasında sıkışıp kalmışken, ATATÜRK İLKE ve DEVRİMLERİ’ne karşın 13’lük kızlar, 65’lik dedelerin koynuna sokulurken gözyaşı ve sözyaşı (ki “sözyaşı” öfkeyle söylenen sözler sırasında ağızdan çevreye sıçrayan tükrüklere atfen tarafımdan uydurulmuş bir deyimdir) hiçbir ortamda, hiçbir ekranda boy göstermeyen Eş Durumundan Generaller; Türk kadınının en önemli günüdür algısıyla çıkmışlar Anıttepe yoluna ama adres yanlış !...
Oysaki öncelikle Sadrazam Hazretlerinden ricacı olup bir jet tahsis ettirmeliydiler kendilerine… Ve de Okyanus ötesine bir yolculuk ki Bayan Liberty’nin muhteşem abidesine mesud ve de bahtiyar tebessümlerle el sallayıp, doğru Abraham Lincoln’un mozolesine… Ve de dökmeliydiler gözyaşlarını onun huzurunda ve de beyan etmeliydiler şikayetlerini “artık kalmadı hükmümüz Atatürkün yolunu izleyen hınzırın, muzurun indinde” sözleriyle… Bunca gözyaşı ve de yakınmanın ardından şenlik buluşmaları için de Ermeni Ajdası, estetik harikası ve de en azılı Türk düşmanı CHER ve de daha genç kadınları temsilen de Kim KARDASHIAN (benim kardeşim olacak değil ya 8 Mart kadınlar gününde adresi şaşırıp da Abraham yerine, ATAMIN huzurunda gözyaşı dökenlerin kardeşi) ve Eş Durumundan Generaller buluşup da Newyork’da; “Ayol ne var, ne yok… Nasıl daha da mutlu edebiliriz kocalarımızı ?... Neler söylüyor sizin büyücüler, üfürükçüler, tarotçular, falcılar, yaşam koçları ?...” içerikli bir sohbet, ardından fırından çıkmış bir hindi (ki bilindiği gibi TURKEY derler onlar bu hayvancığa) ile ziyafet çekerekten, yemek müziği olarak fonda Charles AZNAVOUR’un sesi, birazcık da Ermeni kadınlarının kıllarından kurtulmalarının tez günde zafere ulaşması mücizesi için dualarıyla günü sonlandırıp, otellerine yollanırlardı elbetteki Eş Durumundan General rütbelerine uygun sıralama ve de merasim adımları eşliğinde… Ve her geçen gün itibarını yitiren memleket kadınlarının 5 Aralık Türk Kadınının Seçme ve Seçilme Hakkını elde ettiği günü, 3 Mart Hilafetin Kaldırılması ile aydınlığa kavuştukları günler yerine, Amerikan menşeili 8 Mart kadınlar gününü kutlamak için şaşırıp da ATAMIN huzuruna çıkanlar üstelik Abraham’ın manevi şahsiyeti onların yolunu gözlerken... Çok ayıp etmişler vallahi… Selma ERDAL

Ekonomi Tıkırında

*Bu yazı; tarafımdan 6 Nisan 1994 günü yazılmıştır… Yerel radyolarımızdan (Bursa’daki) biri dün sabah kurulan telefon bağlantısı ile bizlere görkemli bir ekonomik paket sunan yetkililerle söyleşiyor. Yetkili diyor ki; “Bu bir Ekonomik Kurtuluş Savaşı’dır. Bu savaşı kazanmak için en büyük yük dar gelirliye düşmektedir. Bu savaşı kazandığımızda en büyük onur, onundur.” Aman efendim lütfettiniz, bu onuru sizlere sunalım. Bu onur sizin olsun, sunduğunuz bu onurlarla halk ölüyor, bu gidişle onursuzluğu iş edinecekler soluk alabilmek için bilesiniz… Önceki gün açıklanan ekonomik önlemler bildiğiniz gibi yüreklerimizi durduracak nitelikte… Gerçi bizler halk olarak bize ne verilirse alırız, tepkisiz topluma çıkmış ya adımız bir kez… Yüklenirler de yüklenirler. Hani suçun birazı da bizde… Borsacıların önündeki kuyrukları görünce diyorlar ki gelsin zamlar… Anımsayın bir kez 24 Ocak Kararları’yla da yastık altındaki paraya, kadınlardaki altın takıya gözlerini dikmemişler miydi ?... Hamasi nutuklardaki; “Milletçe fedakarlık” ya da Türkçe söyleyişle “ulusal özveriye” eyvallah, eyvallah da yükü omuzlayanlar yalnızca bir garip orta direk mi, yerle bir olan direk mi olduğu artık belirsiz halksa… İşte o zaman bir durup düşünmenin günüdür. Her zaman dile getiririz; ülkemizin yüzde 20’lik azınlığı, ulusal gelirimizin yüzde 80’ini alıyorsa ya da yüzde 80’lik çoğunluğa yüzde 20 gibi bir lokma kalıyorsa… O zaman biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar. Halk ADİL DÜZEN’e de, düzensizlik’e de geçit, Refah’a oy verir. Gerçi ülkemizin bu açmazının başlangıç noktasının Çiller iktidarı olduğunu söylemek haksızlıktır, yanılgıdır. Bu gidişin başlangıcı bir türlü mimarı olunmakla paylaşılamayan ünlü 24 Ocak Kararları’dır. Çiller ancak bu başlanmışı, hızlandırıcı bir işlev görerek öncüllerinin yolundan özenle gitmiştir. Halkımızın işini de bitirmiştir. İşte bu nedenlerdi ki halkımız onun hangi babanın kızı olduğunun da henüz ayırdına varamamıştır. Gelelim şu “milletçe fedakarlık” ya da “ulusal özveri” konusuna; gerçekten de ekonomik sıkıntıları paylaşım oranı eşit olacaksa, ülkemizin geleceği için boynumuz kıldan ince, ölürüz bu yolda… Ama; birileri sürekli inişe geçerken, başka birileri de sürekli yükseliyorsa, işte orada biraz durmak gerekir. Yoksa kişi başına ulusal gelirimizden payıma düşen 1200 Dolar’ım nakit elime sayılsın isterim, anlamam. Oysa bir bakıyorsunuz ki; ülkemizin ekonomik nedenlerle yaşadığı doğal kaynaklara yönelik saldırının neden olduğu ülke coğrafyamızdaki erozyon benzeri, ekonomiyi düzeltme uğruna yapılan düzenlemelerin neden olduğu toplumsal erozyona da dar gelirli halkımız uğruyor. Evet; milletçe fedakarlık, ulusal özveriye gerçekten de eyvallah, ama bu acı reçetenin acı ilaçlarını her zaman dar gelirliler içeceklerse, yandı gülüm keten helva… Ama yine de aldırmayın, boşverin, ekonomi tıkırında... Şimdi düzeltmek istediğimiz pek çok bozukluğa çözüm kendiliğinden gelecek… Örneğin; benzin zammının ilk günü trafik biraz rahatladı. Eh bizler de pek ehli keyif olmuştuk hani, neredeyse WC’ye bile otomobille gideceğiz. Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar… Üstelik sigaranın, alkolün sağlığa zararlı olduğunu hep söyleriz de, nedense kurtulmanın yollarını bir türlü denemeyiz. İşte sizlere bir olanak; paracıklarınızı sigara dumanı olarak tüttürmeyiniz, artık kurtulun bu illetten. Hem sağlığınız, hem paranız sizde kalacaktır. Belki anımsarsınız, Özdemir Erdoğan bir şarkı söylerdi; “Hava bedava, su bedava…Bedava yaşıyoruz bu memlekette” diye… İşte artık öyle yaşamanın yollarını öğrenmeliyiz; otomobilsiz, sigarasız, alkolsüz, ekmeksiz yaşayamayız elbette ama lokmalarımız sayıyla… Ve sonra ekonomi tıkırında… Gerçekten olur mu, inanıyor musunuz ÇİLLER-KARAYALÇIN ikilisinin CEK-CAK’larına ?... Sizlere yeminle açıklıyorum ki ben bu yazımı bugün yazmadım… Ben bu yazımı; DYP-SHP koalisyonu döneminde, ülkemizin ÇİLLER-KARAYALÇIN yönetiminde olduğu günlerde 6 Nisan 1994 gününde yazdım ve de Bursa yerel basınından HAKİMİYET Gazetesi’ndeki “ekonomiden politikaya” başlıklı köşemden okurlarımla paylaştım… Gerçekten de bugün yazmadım… Bugün yalnızca yazımın yazılıp, yayınlandığı günden yaklaşık 15 yıl geçmesine karşın, değişen nedir diye sorguladım… 15 yıl sonrasında değişenlere gelince; ince, ince inceleyelim birlikte… Küresel bağlantılı olduğu ileri sürülse de; ekonomik kriz yine gündemde… Halkımız yine bir onur savaşımı vermekte “ bilindiği gibi aç insan inançlarını / değerlerini bile yermiş”… Alınması düşünülen ekonomik önlemler yine düştü dillere… Sokaklar yine bomboş; yalnızca otomobiller değil, halk da yok sokaklarda… Değişenlere gelince; o günlerde CHP’nin türevlerinden SHP, DYP ile ülkeyi yönetmekte… Günümüzün AKP’sinin öncülü REFAH Partisi muhalefette… Bir diğer deyişle; günümüzdekinin karşıtı bir durum… Ama halkta nedense değişmiyor hiç konum… Sanki zaman hiç geçmemiş gibi, sanki zamansız bir ülke TÜRKİYE… Üstelik siyasal yaşam tarihimizde gidersek daha da gerilere; 1950’lerden beri ülke, enflasyonun pençesinde… Ben de 1 Aralık 1953 günü düştüm bu gezegene; bir çeşit enflasyon çocuğu olarak… Gün bu gün, saat bu saat; hiç değişmedi bu ülkede nakarat: Ekonomik kriz, enflasyon, bunalım… Enflasyon çocuğu olarak doğdum, büyüdüm, bu günlere geldim… Bu gidişle de değişmeyen bu kimliğimle yaşama hoşça kal diyeceğim...Diyeceğim diye düşünürken neyse ki müjdeler, muştular ve de büşralar olsun ki onur savaşımı veren halkımıza… Teğet mi geçti, yoksa delip mi geçti tartışmaları süredursun siyasetçiler arasında; duyuruldu tv yansılarından, ulufe dağıtılacakmış Hükümet’çe, piyasa şenlensin diye… Verilecekmiş bir miktar para, memur-emekli kim varsa; takılabilecek oltanın ucuna… Rüşvet değil bilakis hedaye kabilinden…Ve potansiyel enayi ya da keriz varsayılan bizler; ardından el açıp dua edeceğiz büyük olasılıkla RTE’ye: - Hamdolsun ekonomi tıkırında, Yüce Rabbimiz zeval vermesin bu Hükümet’e… Kriz de neymiş ?... Bir şeycikler olmaz bizlere… Selma ERDAL

18 Şubat 2014 Salı

Başlıksız Bir Yazı

Neden mi “başlıksız bir yazı” diye başladım söze ?... Dileyen, dilediği başlığı yakıştırsın diye… Çünkü TÖ’den beri özelleştirilmekte bu ülkenin özkaynakları; yer altı ve yerüstü ayrımı yapılmaksızın… Ve günlerdir sokaklarda TEKEL işçileri… Bugünlerde “açlık grevi”ne başlayacaklarmış… Sonrasında gelecekmiş “ölüm orucu”… En, en sonrasında da; “genel grev”… TEKEL işçileri kararlı mı kararlı…Ama TEKEL işçileri ya da diğerleri çok, ama çok öncelerden beri zararlı… Küresel ekonomiler bağlamında; çoktandır bu ülkede istihdam politikası olarak “taşeronlaşma” yerleşti… İşçilerin sendikal hakları (gerçi bu arada sendika ağalarının saltanatı da) giderek geriledi… “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyenlerin ülkesinde, sonunda vahşi kapitalizmin yılanı TEKEL işçisini de soktu, onları sokaklara döktü; yıllardır “özelleştirme” nedeniyle nice işkolundaki işçilerin sokaklara döküldüğü gibi… Bakarsak şöyle bir geçmişe; henüz on yıl öncesinde neler demişiz, dökelim yazıya…Anlayalım, algılayalım; TÖ’den günümüze neler gelmiş ve de daha neler gelecek şu işçi sınıfının başına ?... *Gazetelerden: POAŞ ÖZELLEŞTİRİLDİ ?... Başınıza gelecek belliydi, Sürünün demiyorum ama Soruyorum; Nerede tarlada ürünün ?... Pek hoşunuza gitmişti Köşe dönmek, çalışmadan yemek Bir de; “Devletçilik de neymiş ?” “Out” Şimdilerde “in” liberalleşmek… Özelleştirilirken; En gerekli yapılar El atıldıkça törene de, yörene de Sen sustun Bugünse; Devlet’in yakıtı gidiyor elden diye Tüm öfkeni kustun Oysa çok geç artık Elini verdin, Değil kolunu, kendini alamazsın Sen artık özgür kalamazsın Çoktan paylaştı yedi düvel yurdunu Saldı üstüne vahşi kapitalizmin kurdunu Ağlamak için geç kaldın… *Ben bu dizelerimi, PETROL OFİSİ ANONİM ŞİRKETİ (POAŞ) özelleştirildiğinde; 3 Mart 2000 günü yazdım… O günlerde POAŞ, DOĞAN Gurubu’nun oldu (Gerçi ona da ne kadar yaradı; bugünlerde DOĞAN Gurubunun yaşadıkları düşünülürse)... Ve yine o günlerde POAŞ’ın yanı sıra acımasızca özelleştirilen SÜMERBANK-MERİNOS işletmelerinin işçileri aylarca sokaklara çıktılar… Ama ne yazık ki son TEKEL örneğinde yaşandığı gibi yalnızca RTE Hükümeti’nin değil, TÖ’den sonra gelen tüm egemenlerin uygulamaları özelleştirmeden yana oldu; ATATÜRK’ün en önemli eseri SÜMERBANK yok edildi, talan edildi… TÖ’den beri “Her şey satılık” düşüncesiyle yola çıkanlar; ülkemizin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını acımasızca pazara sunmaktadırlar ki çoğunlukça alıcısı yabancı, yaban olan bir pazara… Sonucunda da işçi sınıfı külliyen girecekmiş mezara; kime gam ?... Sahneye konmuş vahşi kapitalizmin oyunu; TEKEL işçisi için mi değiştirecekmiş huyunu ?... Bursa; 20 Ocak 2010

Sendikanın Sarısı

SENDİKANIN NE SARISI, NE KIRMIZISI…EVE DÖNDÜ İŞÇİLERİN YARISI… “Bu savaşımın sonucunda elde var; Hükümet eliyle grev kırıcılığı…” Bir zamanlar “ki o günleri bilmez yaşı otuzun altındakiler” Kıbrıs Barış Harekatı’nın ardından uygulanan ambargolar silsilesi sürecinde ABD buyurdu T.C.’ye, Başbakan ECEVİT’in şahsında; Türkiye, TÜTÜN ekmesin diye… Böylece 80’lerin sonunda, Bursa’nın Görükle köyünün tütün tarlalarına temeller atıldı, verimli toprakların üzerine konuşlandırıldı ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ… Ve sonrasında sıra, sıra TEKEL TÜTÜN İŞLEME işyerleri, depoları kapandı, örneğin Mudanya’dakine bir ad kondu; Uludağ Üniversitesi’ne bağlı Güzel Sanatlar Fakültesi diye… Henüz Ankara’da TEKEL işçisi sokaklara çıkmadan çok daha öncesinde Bursa sokaklarında dolaşmaya başladı JAPON TOBACCO’yu pazarlayan şirketin arabaları… Bugünlerde, yıllardır sinsice ve de gizlice yapılan pazarlıkları sanki bilmezmişçesine siyasetçiler; birden destekçi oluverdiler TEKEL çalışanlarının iş akitleriyle ilgili sorunlarına… CHP’li Çetin SOYSAL biber gazı saldırısına uğradı az kalsın boğulma pahasına… Sesiyle, yüreğiyle destek vermeye geldi Edip AKBAYRAM… 12 Eylül 1980 öncesinde kalan işçi, emekçi sınıf dayanışması anısına Şevval SAM boy gösterdi kameraların karşısında… Bayan ECEVİT’siz olur mu ?... O da “Devlet Baba”ya kustu öfkesini; “Utanıyorum…Devlet Baba, babalığını yapmıyor diye utanıyorum” makamından… Ne yazık ki her şey boş, her şey nafile… Sonunda yenilmeye mahkum bu kafile…Bugün muhalefette olup da dün iktidarı paylaşanlar; küresel kapitalizmin sahneye koyduğu ve 90’lerın başından beri kamu kurumlarında başlatılan “emekçi sınıfı” güçsüzleştirme, eritme ve en önemlisi de sendikasızlaştırma aracı, yolu, yöntemi “taşeronlaşma” uygulamasını neden kaldırmadılar RTE’den çok öncesinde iktidarda oldukları günlerde ?…Oysa onların dönemlerinde bir yıllık sözleşmelerle gerçekleştirilen, kamu kurumlarındaki “geçici işçi statüsü” kadroları işte bugünlerin habercisiydi… Küreselleşme bağlamında en çok “öteki” ve “ötekileştirme” ya da ulus devlet kavramını tozumaya, erozyona uğratma amacını içinde gizleyen “yerelleşme” kavramlarına kafa yoran aydın, baydın kişilikler; küreselleşmenin, sınırların kalkması bağlamında üretilen o tatlı yalanlarına kanarken “sanki gelişmiş ülkeler,gelişmemişlere kucak dolayısıyla sınırlarını açacak, dolayısıyla tüm Dünyalılar gönenç içinde yaşayacak”…Nerede o yoğurdun bolluğu ?...Bitecek mi kulun, kula; köleliği, kulluğu küreselleşme sürecinde ?...Nedense küresel ekonomilerin sömürü düzenini daha da pekiştirmek bağlamında “acımasızca sınır tanımayan” emekçi sınıfı yok etmeye yönelik ayak oyunlarını görmediler (mi ?), göremediler (mi ?), yoksa görmek istemediler (mi ?) bu aydın, baydın kişilikler/kimlikler… Ki RTE’ye gelinceye değin… Çünkü bu uygulama Anavatan Partili Mesut Yılmaz’ın Başbakan olduğu dönemde başlamıştı…Ve onun ardından, özellikle de Bay(an) ECEVİT’in “koalisyon eşliğinde de olsa” başbakan olduğu dönemde ya da daha geniş bir anımsatmayla DSP’nin önce “büyük” sonra da “küçük” ortak olduğu dönemlerde de işçinin yazgısı IMF’nin buyruklarıyla sendika ağalarından, taşeron şirketlerin insafına bırakılmıştı. Bir dönemin 1475 Sayılı İş Yasası’nın CHP’li Çalışma Bakanı Bülent ECEVİT’in; işçinin-emekçinin yazgısını, karanlık geleceğini yazan bu “taşeronlaşma” yöntemi, DSP’li bir başbakan olarak koltuğa oturduğu günlerde nedense onun canını hiç acıtmamıştı ve yine o günlerde “Bay ECEVİT bedeninin içindeki başbakan” Bayan ECEVİT de bugünlerde Devlet Baba’nın, TEKEL işçilerine karşı babalığını yapmamasından dolayı utanç duyduğu gibi, nedense o günlerde hiç de utanç duymamıştı işçi sınıfının giderek olumsuzlaşan koşullarından…Çünkü Bay(an) ECEVİT’ler için o günlerde önemli ve de öncelikli olan; Hüsamettin ÖZKAN’ın dolaylı tarikat desteği ve de Vahdettin’in “vatan sevgisi” üzerine yapılan açıklamalar eşliğinde sağlanan, sağlam bir koltuk güvencesiydi… Ne yazık ki ülkemizde siyasal partiler bozuk saat gibi durdukları zamanda, durdukları yerde doğru söylerler… Ne zamanda, nerede mi ?... Elbetteki muhalefette olduklarında… Bugün işçi sınıfı TEKEL işçilerinin saflarında son nefesini, son gücünü yitirirken, onlardan yana söz söyleyip, halk ya da işçi-emekçi sınıfı dalkavukluğu yapmak; vahşi kapitalizmin dişli çarklarının arasında öğütülüp, kanı akıtılan işçiyi, emekçiyi kurtarmaya yetmiyor… Zincirlerinden önce, midesindeki açlık zilinin kırılması kaygısına düşen işçi sınıfının “üretimden gelen güç” tehdidi; “patron” Hükümeti ürkütmüyor, dolayısıyla isteklerini elde edemeyen emekçinin karnını da doyurmuyor… Hükümetin işçilere önerdiği 15 Şubat 2010 gününe değin işbaşı yapanlara ücretlerinin ödeneceği, yaşadıkları kentlerde başka kamu kurumlarında görevlendirilecekleri ve en önemlisi de milyonlarca işsize karşın “sendikalı olarak istediklerinin yarısı kadar olsa da” ücret karşılığında iş güvencesi, istihdam olanağı sunulacağı sözlerinin verilmesi karşısında işçilerin çoğu çözülüyor, direnişten geri dönüyor, işçi sınıfı eriyor, tükeniyor, dolayısıyla RTE’nin aba altından sopa gösteren sözleri karşısında emekçi sınıfı dün ekmek uğruna savaştığını söylerken, bugün ekmek uğruna savaş alanından çekiliyor… Ve böylece Hükümet de grev kırıcılık işlevini “pes eden, ekmek korkusuna, kaygısına düşen” işçiler üzerinden gerçekleştirmiş oluyor… Ne demişti 24 Ocak 2010 günü (hani şu ünlü 24 Ocak kararlarının alındığı güne göndermede bulunurcasına) ?... - Kusura bakmayın…Kasayı soyduramam !... Küreselleşme budur işte… Vahşi kapitalizmin sömürüsünün daha da acımasızlaşması… Küresel düşün, yerel yaşa… Göreceksin bak daha neler gelecek başa ?... Bursa; 9 Şubat 2010

Başımda Kırmızı Türban...

BAŞIMDA KIRMIZI TÜRBAN…BASINDA NE DE GÜZEL GÖRÜNDÜM AMAN, AMAN Ohhh sefam olsun !... Beni çekip, çıkardılar onca kadın arasından… O an farkım kalmadı kovandaki kraliçe arısından… Huzura kabul edildim yanımda olsa da kem sözlülerin ağzını kapatmak için bir başı açık; ben memnun ve müstehzi gülümserken kameralara beyanatım sırasında, o kaldı arka yanımda görünürken birazcık, birazcık… Dilim bilmese de bir çift laf etmeyi; hakkı, hukuku dillendirmeyi “beni de bu yüzden seçmediler mi sanki ?”…Ohhh sefam olsun; ben çıktım huzura… Ben ikna oldum; uymam artık hınzıra, muzura… Hanımefendi’ye gözyaşı döküp, dilenecektim hakkım için birazcık insaf… Hanımefendi yerine, kabul ediliverince refiki beyefendinin huzuruna; karşısında apışıp kaldım saf, saf… Vallahi de, billahi de ikna etti beni işte… Ne sorup duruyor bu fitne, fücur medya; haşmetli Başbakanım ile neler konuştuğumu ?..Haşa !...Ben konuşabilir miyim o kutsal şahsa hitaben ?... Değil ki benim lugatım kitaben… Tabii ki o söyledi, ben dinledim… Huşu içinde inledim… Aman efendim, aman; bana nasip oldu huzura ermek… O muhteşem konağa girmek…O zat-ı muhterem verse de fetva: -Dönüş yok 4c’den geri… Başka bir ihtimal yok sizin için; ya işbaşı ya da işsizliğe, açlığa marş, marş ileri !... Vallahi de, billahi de ben tatmin oldum, ikna oldum… İşte günlerdir hak arayışındaki TEKEL işçisini temsilen; Başbakanlık konutuna giden kadın işçi… Üstelik de sendikalı… Sanki bir fincan kahveye, bir bardak çaya gidiyor çat kapı mahalle komşusuna… Konutda geçirilen bir saatlik zamana feda edilen hak arama savaşımı…Ne sendikal haklar, ne iş güvencesi…Aylardır yaşananlar silinmiş bir anda bilincinden; muhteremlerle hasbıhal etmenin değeri hiçbir şeyle ölçülemez (sanki reklamdaki kankalar buluşması)… Kameralar aracılığıyla ulusal ve uluslararası kamusal alana yayılan görüntülerde; Türkiye’de bir işçi kadın Başbakan’la görüşmüş… Başında kırmızı türban… Kimin umurunda; olsun TEKEL işçisi küresel kapitalizmin çıkarlarına kurban… O “tatmin” olmuş !... O ikna olmuş !... Ya sizler; 4c’ye tutsak edilecek işçi, emekçi sınıfı; sizler de “tatmin” oldunuz mu bu çarıklı erkan-ı harb muhabbetinden ?... *İş, aş derdindeyken gözden ırak olmasın; ülkemizdeki kadın algısı ve de olgusu: El-etek öpmek için elçi olarak seçilen ve huzurunda merhamet dilenmek için secde edilen kadınların ikisi de türbanlı… Bursa; 13 Şubat 2010 http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=114218&kw=TEKEL'de+sonu%E7+yok

Belki Kan Dökülmedi Ama...

Camiler kışlamız, minareler süngümüz diyenlerin yönetiminde; fabrikalar kışlası, sanayinin bacası süngüsü olan emekçi güçsüz bırakılmıştır… İşçinin, emekçinin gücü yok edilmiştir… Bugün için yeşil ya da sarı olarak tanımlayabileceğim işçi bayramı düzenlensin diye “1 Mayıs Alanı” olarak bildiğimiz Taksim Meydanı; işçiye, emekçiye açılmış olsa ve bundan böyle de açılacak olsa ne olur ki ?... Şanlı 1 Mayıslar bitmiştir… Özgürlük, eşitlik ve demokrasi umutlarıyla yaşadığımız o coşkulu 1 Mayıslar artık anılarda kalmıştır… Yağlı kurşun atılmasa da işçiye, emekçiye; küreselleşen kapitalizmin acımasızlığında 1 Mayıslar kanlı olmuştur ve bu düzen değişmedikçe de hep kanlı olacaktır bundan böyle… Belki kan dökülmedi ama 1 Mayıslar bitti… Şanlı 1 Mayıs’dan, Kanlı 1 Mayıs’a gelindiğinde; bu ülkede 1 Mayıslar bitti… Çocukken aldatırlardı bizleri 1 Mayıs Bahar Bayramı diye… Geçmişde değil ama günümüzde gerçekten de 1 Mayıs oldu bahar bayramı… Emeğin değil, eğlencenin bayramı… Şanlı 1 Mayıslar; sanıldığı gibi 1 Mayıs 1977’de değil, 1 Mayıs 2007’de bitti… Anımsarsak 1 Mayıs 2007’yi; 1 Mayıslar’ın neden o günde bitmiş olduğu daha kolay algılanacaktır, anlaşılacaktır… 14 Nisan TANDOĞAN, 29 Nisan ÇAĞLAYAN Buluşmaları’na katılmayan, üstelik de katılmayacaklarını açıklayan DİSK, KESK, TTB, TMMOB ile birlikte, 14 ve 29 Nisan Buluşmaları’na katılmayan sivil toplum örgütleri, sanatçı, aydın ve yazarlar; 1 Mayıs 2007 kutlamaları için “Taksim Meydanı”nda olacaklarını günler öncesinden duyurmaya başlamışlardı… Cumhuriyet için kaygılanan ulusun büyük çoğunluğunun alanlarda buluştuğu günlerde; onlarla TANDOĞAN’da, ÇAĞLAYAN’da buluşmayacaklarını, birlikte olmayacaklarını açıklarken… Laiklik için, Cumhuriyetimiz için, en önemlisi de ULUS DEVLETİMİZ için; TANDOĞAN’a, ÇAĞLAYAN’a gelmeyenler, gelmeyeceklerini duyurunlar, 1 Mayıs için Taksim’de olacaklarını neredeyse davul, zurnayla duyurmuşlardı. Oysa Taksim çoktan taksimlenmişdi; erkeklikten dönenlerce, Kemal ATATÜRK’ün özgürlük anıtının yerine cami kondurmak isteyenlerce, terörü dağdan düze/kente indirenlerce… Ya geçmişde ?... 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin ardından “Bu Anayasa, bu ülkeye bol geldi, daraltalım” diyen 12 Martçılar’ın ve 12 Eylülcüler’in elinde kuşa çevrilen 1961 Anayasası’nın tanıdığı özgürlük ve demokratik haklar doğrultusunda oluşan ortamda, bebelerimizden-dedelerimize, bir başka deyişle yediden yetmişyediye herkesin “1 Mayıs, 1 Mayıs; işçinin, emekçinin bayramı /Çağdaş uygarlık yolunda yürüyen halkın bayramı” diye ezgiler söyleyerek kutladığı ŞANLI 1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI; 1 Mayıs 1977’de yaşanan olaylarla KANLI 1 MAYIS olarak tarihimize geçti ve öyle kaldı. Çünkü 1 Mayıs 1977’den beri; ne işçinin, ne memurun, bir başka deyişle ne mavi yakalı, ne de beyaz yakalı emekçilerin sosyal ve ekonomik hakları eskisi gibi olmadı, kazanılmış haklar birer, birer yitirildi ki kamu kesimindekilerin böyle hakları hiçbir dönemde zaten olmamışdı… Bilindiği gibi; kamuda memur sendikaları için yıllarca türkü söylendi, ama memura toplu sözleşmeli sendika hakkı verilmesi bir düş olmaktan öteye geçmedi… Her dönem bir parmak bal çalındı ağızlara… Gerçi kamu işçisinin durumu memurunkinden başka değildi; her dem hükümetin son sözüne “olur” diyen, onay veren, baş eğen SARI sendikalar vardı kamu sektöründe (1 Mayıs 2010’da kutlamalar sırasında TEKEL işçilerince yaka, paça kürsüden indirilen TÜRK-İŞ Başkanı’nın benzeri sendikacılar), elbetteki özel sektörde de…Bir dönemin ŞANLI MADEN-İŞ’i olsa da… Onların grevli, toplu sözleşmeli sendikal hakları olsa da…Bununla birlikte ister işçiden yana ki bu dönemin Kemal SÜLKER’li DİSK’inde, ister patrondan yana SARI sendikası sayılan TÜRK-İŞ’inde “sendika ağalığı” kurumsallaşmıştı…Anımsanırsa; 12 Eylül sabahı, DİSK’in sendika ağası “pardon” başkanı, Intercontinental (bugünün Etap Marmara’sı) Otel’de sevgilisiyle yakalanmıştı, yine anımsanacağı gibi bir dönem de MADEN-İŞ başkanı Şemsi DENİZER’in Jaguar arabası dillere düşmüştü… 12 Eylül 1980 sonrasında, birkaç yıl sendikacılık askıya alındı…Daha sonra ortaya TÜRK-İŞ salıverildi…Ne sağ, ne sol; tek yol kamuda hükümetle, özel sektörde patronla uzlaşma, gerçekteyse IMF koşullarına uyma, boyun eğme… Turgut ÖZAL’la elini IMF’ye veren bu ülkede, günümüzde değil kolunu, çoluğunu-çocuğunu kurtaramayan bu ülkede; sendikacılık, işçi hakları sözde kaldı, SARI sendikacılık bile… Artık kamuda işçinin-memurun yiyeceği lokmalar; IMF’nin buyruklarıyla sayılı, özel sektördeyse işçi-emekçi daha da kaygılı, çünkü işçinin, emekçinin yükselen ücretleri, IMF’ye göre enflasyonun tek nedeni… 1980’lerde tohumları atılan küreselleşme, 1990’larda düşünce yavaş, yavaş dillere, 2000’lerde uluslararası sermaye serbest dolaşımda…Ulusüstü/ulusötesi şirketler; Birleşmiş Milletler’de sandalye edinmiş…Nasıl ki ülkemizde egemenlik ulusun değil, ekonomininse (örneğin; TUSİAD ne derse o olur), uluslararası alanda da, bir başka deyişle Birleşmiş Milletler’de de söz hakkı/egemenlik gücü; milletlerde/uluslarda değil, ekonomik gücü ellerinde bulunduranlarda… Uluslararası barışın yerini, uluslararası ekonomik yarış aldığından beri; işçinin, emekçinin sömürüsü iyice arttı…Sendika sözleşmeli işçiliğin yerini; “taşeronluk” kurumu aldı… Küreselleşme kavramının, sınırları tanımayan sömürü düzeni; öncelikle işçinin, emekçinin haklarını sömürdü, yuttu ve buyurdu: -Ne kızıl, ne sarı sendika… Yalnızca taşeron firma ve sınırlı sözleşmeli işçilik, yok öyle iş için ömür boyu güvence, acımam ben ne yaşlıya, ne de gence… Beğenmezsen sıradan çık… Nasılsa sarmış ortalığı açlık…İşsizler ordusu giderek büyümekte… Ama burada ücretler bana göre yüksekse; sıra başka memlekette… Doğanı da (ki toprağını, suyunu, havanı, yer altı, yerüstü tüm kaynaklarını) ve de doğanını (ki işçisi, emekçisi, ayırmaksızın tüm halkını) dilediğimce sömürebilirim… Dünya’da sınırlar kalkmış ya; ama kimlere ?...İşte böyle acımasızca Dünyamız’ı da, Dünyalımız’ı da sömürenlere… Bu sömürüde tek engel; ULUS DEVLET… Ulus Devlet; öncelikle ULUS’un (ki en başta işçinin, emekçinin, köylünün, esnafın) en önemli güvencesi, ulusal birlik, ulusal kimlik için ve de bu koşullarda önemi çok daha artan NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE söylemi için… ULUS DEVLET bir engel; özkaynaklarımızın sömürülmesinde, satılmasında, dilediklerince kullansınlar diye yedi düvelin önüne atılmasında… Nedir öz kaynaklarımız ?... Öncelikle tarımsal topraklarımız, yeşil alanlarımız, ormanlarımız, nehirlerimiz, göllerimiz, denizlerimiz, madenlerimiz, “petrol bulunmadı” diye kapatılan, daha sonra yabana satılan petrol kuyularımız, bor madenlerimiz, Dünya’da en çok Anadolu topraklarının altında yatan altın madenlerimiz… Bütün bunlar bizim öz kaynaklarımız ve bunların küreselleşme adına uluslararası talanına, sömürüsüne tek engel; ULUS DEVLET ve en önemlisi de ULUSU’nu küresel sömürgenlerin, sömürü düzeninden koruyacak tek güç de yine bu ULUS DEVLET… 14 Nisan 2007’de TANDOĞAN’da, 29 Nisan 2007’de ÇAĞLAYAN’da olmayanlar, olmayacaklarını duyuranlar; 2007, 2008, 2009 1 Mayıs’ında oldukları gibi ve 2010 yılının 1 Mayıs‘ında da işçinin-emekçinin bayramı olarak bilinen 1 Mayıs’da Taksim’de oldular…Ama sanılmasın ki onlar gerçekten de işçinin, emekçinin geleceği için kaygılıydılar… 1 Mayıs onlar için bir şenlikdi…Çalsın davullar; oynasın kaygısızlar… Kesmeyin hızınızı; sırada 6 Mayıs’da da Hıdrellez var… İşçi için, emekçi içinse 1 Mayıslar’da ne var ?... Yalnızca kan var… 1 Mayıs 1977’den beri; ŞANLI 1 MAYISLAR bitti… 1 Mayıs 1977’den beri KANLI 1 MAYISLAR var… İşçinin, emekçinin giderek artan sömürülüşü var… İşçinin, emekçinin; işsizliğe, açlığa terk edilişi var… Kan dökülmemiş 1 Mayıs 2010’da ve de tek kurşun atılmamış ya… Yalan !... Her yerde vahşi kapitalizmin acımasız kurşunlarıyla vurulmuş, kan gölünde boğulan işçiler, emekçiler var… Bursa; 2 Mayıs 2010