28 Aralık 2014 Pazar

Eduardo Galeano











eduardo galeano, latin amerika’nın ete kemiğe bürünüp dünya toprağında yürüyen ruhudur. yaşamında ve yazdıklarında başkaldırı, hüzün, daha doğrusu çaresizlikten filizlenen avuntusuz acı, doğaüstü imgeler, dostluk, kardeşlik, yine latin amerikalıların vazgeçilmezlerinden biri olan, tutkuyla, canla başla oynadıkları futbolla yan yanadır. gazetecilik geleneğinden gelen galeano, anlatmak istediğini yalın, vurucu bir üslupla, ancak hamasetten uzak bir söylemle kaleme alabilen biridir. bu noktada galeano’yu, gazeteci sözcüğünün çağrışımlarından azat ederek, ikitelli plazalarında köşe başlarını tutmuş medya güneşlerinden ayırmak elzemdir. galeano, halen yaşamakta ve yazmakta olduğundan, ölümün insanlara bahşettiği esrar ve ikbal perdesinden mahrum da olsa, postmodern çağın çarpık düşünce, toplum, kültür yapılarına direnme ödevini yerine getirmekte noam chomskygibi aydınlarla birlikte saf tutmuştur. örneğin, kitle hipnoz araçlarından en birincisi olan televizyon hakkında galeano şunları söyler: “tv, boşluğa, kurulu düzeni tekrarlayan imgeler ve yankısı olan sesler boşaltır; yeryüzünde bunların ulaşamadığı tek bir nokta yoktur. tüm gezegen dallas’ın kocaman bir banliyösüdür. bizler ithal mal duyguları, sosis konservesiymişçesine tüketirken, hayatı oluşturmak yerine izlemek üzere yetişen küçük televizyon çocukları omuz silkip geçiyorlar.
latin amerika’da ifade özgürlüğü, birkaç radyo istasyonunda ve yerel gazetelerde protestolarda bulunmak hakkından ibarettir. polisin kitap yasaklamasına gerek kalmadı: yalnızca fiyatları, kitapların yasaklanmasına yetiyor.”







Eduardo Galeano;
11 eylül'den sonra la jornada'ya yazmış.

şeytan ve meleğin dansı:

meleğin şeytana karşı savaşımında nedense hep insanlar ölüyor. 
teröristler, iyinin kötüye karşı verdiği savaşımda, new york ve washington'da 50 ülkeden emekçiyi öldürdüler. iyiliğin adına kötülüğe savaş açan başkan bush, öç alma yemini etti: "kötülüğü yeryüzünden kazıyacağız." diye buyurdu.

kötülüğü kazımak? kötülük olmadan iyilik ne işe yarar ki? kendi çılgınlarını meşrulaştırmak için düşmana ihtiyaç duyanlar, sadece dinsel fanatikler değildir. silah endüstrisi ve birleşik devletlerin devasa savaş makinesi de varlığını meşrulaştırmak için düşmana ihtiyaç duymaktadır. iyi ve kötü, kötü ve iyi: yazarlarının arzularına göre aktörler maske değiştirir, kahramanlar canavar, canavarlar ise bir kahraman haline gelebilir.

bu da yeni bir şey değil. alman bilim adamı werner von braun hitler'in londra'yı bombalamakta kullandığı v-2 füzelerini icat ettiğinde kötüydü, ama yeteneklerini birleşik devletler'in emrine sunduğunda , iyi biri haline geliverdi.stalin de, ikinci dünya savaşı sırasında iyiydi ama, şeytan imparatorluğu'nun lideri haline geldiğinde kötü oldu. 

soğuk savaş yıllarında john steinbeck , "belki de bütün dünyanın ruslara ihtiyacı vardır, öyle sanıyorum ki, rusya'da dahi ruslara ihtiyaç vardır. belki de rusya'daki ruslar amerikalı sayılıyordur" diye yazmıştı. daha sonra ruslar bile iyi insanlar oldular. bugün, "kötülük mutlaka cezalandırılmalı" korosuna artık putin de rahatlıkla katılabilir.

bir numaralı ve iki numaralı baş belası 

iranlılar ve kürtlere karşı kimyasal silah kullanırken saddam hüseyin iyiydi ama, sonra kötü oldu. amerika, panamaişgalini sona erdirip, kuveyt'i işgal etti diye irak'ı işgal etmek için o'na şeytan hüseyin demeye başladı. kendisi başlı başına kötülüğe karşı bir savaş timsali olan baba bush, ailesini karakterize eden insancıl ve merhamet dolu hislerle, çoğunluğunu sivillerin oluşturduğu 100.000'den fazla iraklıyı katletti.
şeytan hüseyin, olduğu yerde kaldı, fakat insanlığın bu bir numaralı düşmanı bir basamak gerileyerek insanlığın iki numaralı düşmanı oldu. 

dünyanın bir numaralı baş belasına bugünlerde usame bin ladin deniyor. cia, ona terörizm hakkında bildiği herşeyi öğretti: bin ladin, afganistan'da komünizm karşıtı başlıca "özgürlük savaşçısı" olarak birleşik devletler hükümetince korunup silahlandırıldı . 

başkan reagan bu kahramanlara abd'nin "kurucu başkanlarıyla manevi eşitlik" bahşederken, baba bush başkan yardımcısıydı. hollywood da buna uydu ve rambo 3 çevrildi: o günlerde, afgan müslümanları iyi çocuklardı. 13 yıl sonra bugün oğul bush döneminde ise, kötünün de kötüsü oldular. 

henry kissinger'in tepkisi ve kendisi 

henry kissinger, bu son trajediye ilk tepki verenlerden biri oldu. "her kim ki destek sağlar, finanse eder yahut teröristlere ilham verir, bunlar, en az teröristler kadar suçludur" diye vurguladı. bunlar, oğul bush'un saatler sonra tekrarlayacağı sözlerdi. eğer durum buysa, şimdiki acil görev, kissinger'ı bombalamak olur. 

kissinger'ın suç dosyası bin ladin ya da dünyadaki herhangi bir teröristten çok daha kabarıktır. üstelik bu suçlar, dünyanın çok daha fazla sayıda ülkesinde işlenmiştir. endonezyakamboçyairangüney afrikabangladeş ve akbaba planı'nın [plan condor] kirli savaşından çok çekmiş bütün güney amerika ülkelerinde devlet terörüne "destek, finans ve ilham" sağlamıştır. 
11 eylül 1973'de, geçen haftanın ateşinden tamı tamına 28 yıl önce, şili başkanlık sarayı'na hücum edilmişti. kissenger, allende ve şili demokrasisinin mezar kitabesini, şili'deki seçim sonuçlarını yorumlamadan çok daha önce yazmıştı: "bir ülkenin, kendi halkının sorumsuzluğu yüzünden, komünist olmasına neden göz yummamız ve tahammül etmemiz gerektiğini anlamıyorum."

ortak payda: halkı aşağılamak 

halkı aşağılamak, devlet ya da özel terörünün ortak paydalarındandır. örneğin, bask ülkesinin bağımsızlığı için insan öldüren bir örgüt olan eta'nın bir sözcüsünün dediği gibi: "hakların, azınlık veya çoğunluk olmakla hiçbir alakası yoktur."

düşük teknolojili terörizm ile yüksek teknolojili terörizm arasında, dinsel fanatiklerin terörizmi ile piyasa fanatiklerinin terörizmi arasında, umutsuzların terörizmi ile güçlülerin terörizmi arasında, ve zincirinden boşalmış psikopatın terörizmi ile soğukkanlı üniformalı profesyonelin terörizmi arasında epey bir ortak nokta vardır. hepsi, insan hayatını hiçe sayma noktasında buluşuyor: kumdan kaleler misali yıkılan ikiz kulelerin altında ölen 5500 yurttaşın katilleri ve dünya gazete ve televizyonlarının ilgisini çekmeyen, çoğu yerli 200.000 guatemalalı'nın katilleri gibi. o guatemalalılar, herhangi bir islam fanatizmine kurban gitmediler, fakat birbirini izleyen birleşik devletler hükümetlerinden "destek, finans ve ilham" alan ölüm mangalarınca öldürüldüler.

bütün bu ölüm tapıcıları, sosyal, kültürel ve ulusal farklılıkları askeri terimlere indirgeme ihtiyacı konusunda da hemfikirdirler. kötülüğe karşı iyiliğin adına, tek hakikat adına, her şeyi önce öldürüp sonra sorarak çözümlüyorlar. ve bu yöntemle, savaştıkları düşmanı güçlendiriyorlar. 
başkan fujimori'ye, bir terör rejimi kurabilmesi ve peru'yu bir muz fiyatına satabilmesi için aradığı kitle desteğini aydınlık yol'un zalimlikleri sağladı. cihad adına terörizm zeminini hazırlayan şey, birleşik devletler'in ortadoğu'daki zalimlikleridir.

her ne kadar, uygar dünya'nın liderleri yeni bir haçlı seferi için bastırsalar da, allah, kendi adına işlenen suçlardan sorumlu değildir. "günün sonunda", ne tanrı yahova'nın izleyicilerine karşı bir soykırım yapılmasını, ne yahova, şabrave şatila katliamlarının yapılmasını emretti ve ne de filistinlilerin topraklarından sürülmesini. herşey bir yana, allah, tanrı ve yahova aynı kutsallığın üç farklı adı değil mi ki? 

gözegöz kör eder 

hatalar trajedisi: artık, kimin kim olduğunu hiç kimse bilemiyor. patlamaların dumanları, hepimizi açık seçik görmekten alıkoyan çok daha kesif bir duman perdesinin bir parçasını oluşturmaktadır. intikamdan intikama, terörizm bizi kendi mezarlarımızı kazmaya zorluyor. new york duvarlarındaki bir grafittinin geçenlerde basılmış bir fotoğrafında gördüm: "göze göze bütün dünyayı kör eder!" 
şiddet sarmalı, şiddet ve karışıklık doğurur: acı, korku, hoşgörüsüzlük, nefret, çılgınlık. 

bu yılın başlarında, porto alegre'de, ahmet bin bella: "danayı bile delirten bu sistem, insanları da delirtiyor" uyarısında bulunmuştu. ve bu delirmiş, nefretten çılgına dönmüş insanlar, kendilerini yaratanlar gibi davranıyorlar. luca adında, üç yaşındaki bir çocuk , bana: "dünya, evinin nerde olduğunu bilmiyor" demişti. o sırada bir haritaya bakıyordu. bir gazeteciye de bakıyor olabilirdi.

25.09.2001




Gɑleɑno Montevideo'dɑ, ortɑ sınıf Kɑtolik bir ɑilede doğmuştur. Çocukluğundɑ futbol oyuncusu olmɑk istemiş, gençliğinde birçok fɑrklı işte çɑlışmıştır. 14 yɑşındɑ ilk politik çizgi romɑnını, Sosyɑlist Pɑrti'nin hɑftɑlık yɑyın orgɑnı El Sol'ɑ sɑtmıştır.

Gɑzetecilik kɑriyerine 1960lɑr'dɑ, Mɑrchɑ'dɑ editör olɑrɑk bɑşlɑmıştır. 1973'te bir ɑskeri dɑrbe nedeniyle Uruguɑy'ın iktidɑrı değişince Gɑleɑno hɑpse ɑtılmış, dɑhɑ sonrɑ dɑ sürgüne yollɑnmıştır. Arjɑntin'e yerleşmiş ve kültürel bir dergi olɑn, Crisis'i kurmuştur. 1976'dɑ Videlɑ rejimi, ɑskeri bir dɑrbe ile, Arjɑntin'de iktidɑrɑ gelince ülkeden İspɑnyɑ'yɑ kɑçtı. sozkimin.com Burɑdɑ ünlü triyolojisi, Memoriɑ del fuego "Ateş Anılɑrı"nı kɑleme ɑldı.

Yazaɾ genel olaɾak Latin Ameɾika'daki öɾnekleɾden yola çıkaɾak dünya soɾunlaɾından bahsetmiştiɾ. Köle ve kadın ticaɾeti ile mütemadiyen aɾtmakta olan suç oɾanı iɾdelediği soɾunlaɾ aɾasındadıɾ. Kitaplaɾında çoğunlukla gazete habeɾleɾi kullanaɾak öɾneklendiɾmeleɾ yapılmaktadıɾ.

1985'in başında Galeano Montevideo'ya döndü ve hâlâ oɾada yaşamaktadıɾ.
kaynak: wikipedia

Eseɾleɾi
Ateş Anılaɾı
Latin Ameɾika'nın Kesik Damaɾlaɾı
Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleɾi
Biz Hayıɾ Diyoɾuz
Tepetaklak
Zamanın Ağızlaɾı
Yüɾüyen Kelimeleɾ
Kucaklaşmanın Kitabı
Gölgede ve Güneşte Futbol
Söz Mezbahası,Göɾüşmeleɾ, Gözlemleɾ, Göɾünümleɾ
Aynalaɾ
Ve Günleɾ Yüɾümeye Başladı
Eduardo Galeano Sözleri:

Aşağıda Eduardo Galeano kısa anlamlı sözlerini okuyacaksınız. Yorum yaparak Eduardo Galeano konusuna katkıda bulunabilirsiniz.

İlk başta ebemiz olan zaman, gün gelecek celladımız olacak. Dün zaman bizi emziɾdi ama yaɾın yiyecek. / Eduardo Galeano
sözü paylaş

Televizyonɑ bɑkɑn bir çocuğun yüzü beni korkutuyor. Dɑhɑ doğrusu, küçük yɑ dɑ büyük, televizyonɑ bɑkɑn herkesin yüzü beni korkutuyor; totemin kɑrşısındɑ hɑreketsiz, pɑsif, ɑmɑ çocuklɑrdɑ beni dɑhɑ çok etkiliyor. Yɑrı ɑçık ɑğız, hipnotize gözler: Onunlɑ konuştuğundɑ seni duymuyor; dokunduğundɑ fɑrk etmiyor. Trɑns hɑlinde, uyumuyor ɑmɑ uyɑnık dɑ değil; seri olɑrɑk, üretilmiş heyecɑnlɑrı tüketiyor. / Eduardo Galeano
sözü paylaş

Üst sınıf istatistikleɾle oynuyoɾdu, oɾta sınıf boɾsada oynuyoɾdu, alt sınıfsa spoɾ toto oynuyoɾdu. / Eduardo Galeano
sözü paylaş

Beni güldüɾmeyen hiç biɾ şeyi ciddiye almamayı öğɾendim hayatta. / Eduardo Galeano
sözü paylaş

Kimse gidecek kadaɾ kahɾaman, kalacak kadaɾ vatanseveɾ değil. / Eduardo Galeano
sözü paylaş

İtɑɑtsizliği cezɑlɑndırmɑk ve özgürlüğü disiplin ɑltınɑ ɑlmɑk için, ɑile geleneği, kɑdınlɑrı ɑşɑğılɑyɑn, çocuklɑrɑ yɑlɑn söylemeyi öğreten ve korku hɑstɑlığını yɑyɑn bir terör kültürünü sürdürmektedir. İnsɑn hɑklɑrının evde bɑşlɑmɑsı gerekir. / Eduardo Galeano
sözü paylaş

Günümüzde insɑnlɑr hiçbir şeye sɑygı göstermiyor. Eskiden erdem, onur, gerçek ve yɑsɑlɑrdɑn oluşɑn bir dɑyɑnɑğımız vɑrdı. Günümüz Amerikɑn yɑşɑmındɑ çürüme günden güne yɑyılıyor. Bɑşkɑ yɑsɑlɑrɑ itɑɑt edilmeyen yerde, çürüme tek yɑsɑ olur. Çürüme bu ülkenin ɑltını oyuyor. Erdem, onur ve hukuk hɑyɑtımızdɑn buhɑrlɑşıp uçtu. / Eduardo Galeano
sözü paylaş

Ben basit iyi biɾ futbol dilencisiyim. Elimde şapkam, dünyanın döɾt biɾ yanını geziyoɾ ve stadyumlaɾda yalvaɾıyoɾum: Tanɾı ɾızası için, güzel biɾ maç lütfen. / Eduardo Galeano
sözü paylaş

Dünyɑdɑ ɑçlɑr ile obezlerin sɑyısı eşit. Açlɑr çöplüklerden toplɑdığı; obezler ise mcdonɑldstɑn ɑldıklɑrı çöplerle besleniyorlɑr. / Eduardo Galeano
sözü paylaş

Mutlu ɑzınlığın doymɑsı için yığınlɑrın ɑçlıktɑn ölmesi gerekir. / Eduardo Galeano
sözü paylaş

Dünya o kadaɾ hüzünlü ki, gökkuşağı bile siyah beyaz çıkıyoɾ ve o kadaɾ çiɾkin ki, can çekişenleɾin peşindeki akbabalaɾ hemen üstleɾinden uçuyoɾ. Hayat lavabodaki pislik gibi, gideɾden akıp gidiyoɾ. / Eduardo Galeano
sözü paylaş

Hayıɾseveɾlik dikeydiɾ, aşağılaɾ. Dayanışma yataydıɾ, yaɾdım edeɾ. / Eduardo Galeano
sözü paylaş

Roma'daki biɾ çok kadın aşk yaptıktan sonɾa hapşıɾaɾak hamilelikten koɾunuyoɾdu. / Eduardo Galeano
sözü paylaş

Dünya biɾ zamanlaɾ uçsuz-bucaksız-sınıɾsızdı, geɾekli tek pasapoɾt ayaklaɾdı... / Eduardo Galeano
sözü paylaş

Başaɾı hep geçici, felaket hep kalıcıdıɾ... / Eduardo Galeano
sözü paylaş

Kilise beden günahtıɾ, diyoɾ. Bilim beden biɾ makinediɾ, diyoɾ. Reklamlaɾ beden biɾ iştiɾ, diyoɾ. Beden, ben biɾ kaɾnavalım, diyoɾ. / Eduardo Galeano
sözü paylaş


Kaynak: http://www.sozkimin.com/a/980-eduardo-galeano-kimdir-sozleri-ve-hayati.html#ixzz3NF3HyuC2



26 Aralık 2014 Cuma

OTUZ YILLIK ANIMSAMA



Aldığımız harçlık elli kuruş
Hamburger-cola değil ama
Otuz kuruşa gazoz, yirmi kuruşa simit
Düşlerimizde binbir umut
Biz zor günlerin çocuklarıydık…
Ansızın bir sihirli değnek dokundu
Yaşamın tüm renklerine
Verildi bir yerlerden buyruk
Düşlerimizden çok uzaklara savrulduk…
Oysa bizler tören çocuklarıydık
Yirmiüç Nisanlar’da, Ondokuz Mayıslar’da
Her birimiz kelebek, çiçek, böcek
Günü geldiğinde ülkesi için ölecek…
Giderek boşa çıktı umutlar
Sorunlar göğsümüzde saplı kanlı bıçak
Yükseldi acılar Anadolu’dan
Biz buralardan başka yerlere göçek…
İşsizlik diz boyu; ama kimin tasası ?...
Yapıldı antlaşmalar devletler arası
Çözüm diye sunuldu bir bilet parası…
“Alaman” doktorlarca aynaya kondu akciğerler
Sayıldı ağızda dişler, pazardan at seçer gibi
Toplandı bavullar, buluşma yeri Sirkeci...

Kalktı trenler Almanya’ya doğru
Halay çekenlerin çığlıklarıyla
Geride kalanların hıçkırıkları yarıştı,
Kuşatmadan atlılar kentleri,
Uçurmadan pala kılıçlar kelleri
 Osmanlı’nın yirminci yüzyıl beyleri
 Sokakları süpürmek, yaşamlarını sömürtmek için
Yüzyıllarca sonra atalarından; işte Avrupa’daydı…
Naylon gömleklerin, pilli radyoların
 Dancing ve restaurantların yaşamımıza karıştığı
Yavan ekmekle beslenen köylümüzün
Mercedes’le tanıştığı yılların ardından
Ülkesine, ulusuna yabancılaşmış bir nesil
Tanıdıkça Anadolulu başka halkları
 Çekişmeler, çatışmalar, çelişkiler                                  
Belirdi beyinlerde sorular
 Bu düzen değişmeli, ama nasıl ?...







Böylece on yılda bir uyarıların yapıldığı
Suçlunun, suçsuza katıldığı
Düşünenin, düşüncesinin tutsak alındığı
Günlere ulaştık…
Yurt’da barış, Dünya’da barış yerine
 Yurt’da yarış, Dünya’da yarış
Saçı bitmedik yetimi unut
Her türlü yolsuzluğa karış çağına ulaştık…
Türkün Lirası’yla birlikte,
Töresiyle, yöresi de yitirdikçe değerini
Köylü sattı tarlasını, davarını
 Çevirdi kaçak yapısının duvarını
Kentin ormanına, dağına, taşına
 Kan katıldı, tatlı aşına…
Tüm dindarlar oldu, halkına kindar
Çeteler dağdan, düze indi
Soygunculuk oldu en önde gelen hüner
Böylesi düzene kargalar bile güler…
 Ve dünlerdeki yerini aldı;
Çocuklara günde elli kuruşluk harçlık
Bugünlerde toklar ülkesi Türkiye’de
Arsızca kapıları çalıyor açlık
Tanrım vermesin bu Devlet’e güçlük
Diyenlerin soyları da bir, bir tükendi
 Doğruların yolları, erdemsizlerce tıkandı
Köşedönücüler, işbitiriciler parayla yıkandı
 Yasalar ezildi, suçluların karşısında…

Nereden, nereye ülkem, ulusum
Nereden, nereye ?...
Çakallar indi; kuzuların su içtiği dereye
Buğday ambarı ülkem
Avuç açtı, yabandaki darıya
Bebelerin al, al yanakları soldu
Boyandı sağlıksız bir sarıya
Bütün bunlar nasıl sığdı
Otuz yıllık bir süreye
Almadı usum gitti bir türlü…
Selma ERDAL
 *1966-1996 yılları için yazıldı bu dizlerim… Ne yazık ki son yıllarda, o yılları bile arar oldu gözlerim...

25 Aralık 2014 Perşembe

YILIN SON GÜNLERİNDE DİLİMİZE DÜŞENLER



DÜNYA İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ İÇİN AYAKTA...
BİZİMKİLERİNSE GÖZLERİ YATAKTA...
KİM NE YAPMIŞ, KİM; KİMLE YATMIŞ?..
YATMIŞSA, YATMIŞ; YA ÇOCUK, ÇOCUK YAPMIŞ MI ?...


BECEREMEZSENİZ, EĞER GELİYORSA SİZE BU İŞ GÜÇ...
ALLAHIN HAKKI ÜÇ...
ÜÇ KEZ TÜP BEBEK İMALATI; DEVLET DESTEKLİ...
YETER Kİ ÜREYİN; EKSİLMESİN ARKA BAHÇEMİZİN NEFERLERİ...
DOLAYISIYLA...
KİMİN UMURUNDA OLA Kİ İKLİM İÇİN ÇALAN TEHLİKE ÇANLARI ?...


USA; POOR...TURKEY; VERY POOR...

"YETMEZ AMA EVET" DİYEREK BU ÜLKENİN CANINA OKUYANLAR, O KADAR GÜÇLÜYSENİZ, HAYDİ ŞİMDİ SÖYLEYİN YÜKSEK SESLE ŞU İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE KARŞI ESASLI BİR DUR !...








Kuşlar; dedikoducu, sır tutmaz...
Yaramazlıkları babalara sızdırır...
Kardeş getirir leylekler...
Kıskançlığımızı azdırır...
Yuvayı da dişi kuş yapar... 
Bize yapacak ne iş kaldı ?...
Hep kuşlar yüzünden olmalı...
Şu aylaklığımız...
Üstelik de şu FUAT AVNİ KUŞU varken...
Kafanızı da çok şeylere yormayın...
Eğlenmenize bakın dostlar...
O daha çok ispiyonculuk yapar...






OSMANLICA İÇİN YAZMIŞTIK; AŞK-I MEŞK...
NİHAYETİNDE OSMANLICA SEVDASI DURULDU
BUGÜNLERDE KURULDU YORGAN, DÖŞEK...
HEDEFE KİTLENDİK MEMLEKETÇE;
CUM-BAŞKAN EMRİYLE
AMELİMİZ, EMELİMİZ; AŞK-I FİİLİYAT...
ADAMDAN KADINA NAKLİYAT...
BEREKETLİ OLSUN BAKLİYAT...
OLMAZ İSE MUVAFFAKİYET
EMRE AMADEDİR TIBBİYE
HEKİMLER ELİYLE MÜDAHALE
ÜÇ SEFER HAKKINIZDIR TÜPTE BEBEK
BOŞALAN GEDİKLERİ TEZ ELDEN DOLDURMAK GEREK...
YA ALLAH; SEFERİNİZ MÜBAREK OLA !...











17-25 ARALIK KUTLAMALARI BİTMEDEN; 
BAŞLADI YİNE YENİ YIL KUTLAMAK GÜNAHTIR TERANELERİ...
Ne yazık ki;
Zaman; kavramını NAMAZ'la özdeşleştirenler, yaşamda var olan tüm olayları, olguları, oluşumları da "zaman-namaz örneğinde olduğu gibi" tersinden okudukça...Daha çok güleceğiz onlara... 
VELEV Kİ (hani onların dediği gibi) konunun çağdaşlaşma sürecinde dünya ülkeleri ile eşgüdümlü yaşamak bağlamında; takvim-zaman-mevsim dönüşüm olaylarını bir yana bırakalım, diyelim ki dinsellik bakış açısıyla;
Ey müslüman geçinen dangalAK; Kitabın Kuran'a göre...İsa da, tıpkı Musa ve de Muhammed gibi değil mi senin peygamberin?... AMENTÜ dediğin bunu söylemez mi?...
Yılbaşı kutlamak yetmez ama bence NOEL'i de kutlamamız gerekir ya...AMENTÜ'nün gerçekten anlamını kavrayabiliyorsak...
Neyse boşverelim;
Bunlar din maskeli yobazlar; dindar geçinirler ama dinden anlamazlar...Özellikle de eğlenmekten,mutlu olmaktan hiç ama hiç anlamazlar...Yaşamları cehenneme çevirmek için her türlü yozluğu, yobazlığı yaparlar...
Onlara aldırmadan çıkarın Yeni Yıl'ın tadını...Ve içinizden geliyorsa; Noel'i kutlamak için de gidin yakın kilisede mumlarınızı...










Sevgili Pınar Özel diyor ki;
"Kadın dediğin şunu yapmaz, bunu yapmaz, şöyle davranır, böyle davranır" diyen erkeklere hodri meydan: Çok biliyorsanız kadınlığı, buyurun siz yapın !...
Bu kadınca zeka dolu sözleri yazarın Tuvalet Kitabi- PINAR ÖZEL adlı çalışmasında bulacaksınız; okurken hem keyiften güleceksiniz, hem de Aziz Nesin dirilip de, Pınar Özel olarak yaşamaya mı başlamış demekten kendinizi alamayacaksınız...
Bir yazar; toplumun içine ancak böyle sızar ve ancak böyle taşır o toplumun gülümseten yanlarını bir kitabın sayfalarına...
Ve;
Bilindiği üzere; son yıllarda siyasal otorite de çok karışmaya başladı kadınların yaşamına, kadınların varoluşuna, varlığına... Bu bakımdan da kitap yaşadığımız günler bağlamında oldukça anlamlı...









BEN; 60'LI YILLARDA MARY QUANT MİNİ ETEĞİ İCAD ETTİĞİ DÖNEMDE, MİNİ ETEKLİ BİR KIZ OLARAK BÜYÜDÜM...KİMİLERİ ELEŞTİRMEYE KALKIŞINCA MİNİ ETEKLERİMİ; BABAM HEMEN ANLATIRDI ONLARA ŞU FIKRAYI...

"MAHALLENİN HOCASI CAMİDE VAAZ VERİYORMUŞ; "KIZLARINIZA MİNİ ETEK GİYDİRMEYİNİZ" DİYE...
KIZLARI MİNİ ETEK GİYEN BABALARDAN BİRİ DAYANAMAMIŞ, DEMİŞ Kİ HOCAYA; "AMA HOCA EFENDİ SENİN KIZIN DA GİYİYOR" 
HOCA YANITLAMIŞ ADAMI;
-YAKIŞIYOR BE KERATAYA..."
BU DENSİZİN AÇIKLAMASINI OKUYUNCA...
BİRDEN ANILARIMA GİDİVERDİM İŞTE:))








RİCA EDERİM "İSTİFA ETSİN" DE NE DEMEK?...
İSTİFADE ETSİN; HER NE VARSA...
YETİM HAKKI, KAMUSAL MAL, YER ALTI VE YER ÜSTÜ KAYNAKLARI...
EL DEĞMEMİŞ BAKİR ALANLARI TALAN...
HER TÜRLÜ YALAN, DOLAN; ANASININ AK SÜTÜ GİBİ HELAL OLSUN ONLARA:))










GEÇMİŞTE TARİH TEKERRÜRDEN İBARETTİ... AKBABALAR İKTİDARA GELDİĞİNDEN BERİ; TARİH DEĞİL, YILLAR TEKERRÜRDEN İBARET... BİLİNDİĞİ GİBİ ÖNCEKİ YILLARDA DA KADININ TOPLUMSAL YAŞAMDAKİ VARLIĞINA YAPILAN SALDIRILARI TARTIŞTIK...DOĞURACAĞI ÇOCUK SAYISINA İLİŞKİN BUYRUKLAR VERİLDİKÇE; BU BUYRUKLARA KAFA KALDIRDIK...
BU YIL YİNE GÜNDEM TEKERRÜRDEN İBARET, GÜNDEM AYNI; ÇÜNKÜ YİNE KADINLAR TOPLUMSAL YAŞAMDAN İZOLE EDİLMEK İSTENMEKTE VE YİNE SÜREKLİ ÇOCUK DOĞURMASI BEKLENEN KULUÇKA MAKİNALARINA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ HEDEFLENMEKTE...
EN ÖNEMLİSİ DE HAMİLE KADININ SOKAKLARDA GEZMESİ KÜLLİYEN YASAK !...
ÖZELLİKLE KADININ DOĞURMASINI İSTEMEK, ONU DOĞURMAYA ZORLAMAK DEMEK DE BİR TAŞLA İKİ KUŞ VURMAK... BÖYLELİKLE; HEM KADININ AYAĞINA ÇOCUKLARLA ANALIK PRANGASI TAKILACAK, HEM DE "HAMİLE KADIN SOKAKLARDA GEZEMEZ" FETVASIYLA, KADINLARIN VARLIĞI TOPLUMSAL YAŞAMDAN TÜMDEN DIŞLANACAK...
İLERİ DEMOKRASİ DEDİKLERİ BU MU OLA ?...

Selma ERDAL; İstanbul,25 Aralık 2015





21 Aralık 2014 Pazar

Ben Selma ERDAL;Bugünlerde Öğrenciyim Yaratıcı Yazarlık Teknikleri Alanında


 *Bu yazım;  "yaratıcı yazarlık teknikleri" alanında  İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde, kendisinden eğitim aldığım  değerli Danışmanım Celil OKER'e kendimi tanıtmak amacıyla yazılmıştır.


Ben öznesiyle başlayan tümcelerin kurulmasının neredeyse yasaklandığı bir toplumda; ben öznesiyle başlayıp da söze, beni bilmeyenlere, beni anlattım yaşamım boyunca…
Reklamcı değilim ama; insanın kendi reklamını ya da tanıtımını, yine en iyi kendisinin yapabileceğini ve bu nedenle de kendimi “ben” öznesiyle kurabileceğim tümcelerle, yine benim anlatabileceğimi düşünerek, bilerek ve uygulayarak yaşadım…
Bu tutum ve davranışıma;  kimileri ukalalık dedi, kimileri de özgüven… Kim bilir; belki  her ikisinden de oluşmuştum ben…


Kendine ait bir odası olmalı der Virginia Woolf tüm kadınlara… Onun bu sözünü duyduğumda; yıl 80’lerin başıydı ve ülke henüz tartışmaya başlamıştı feminizm kavramını Duygu Asena aracılığıyla… Oysa ben doğuştan özgür istencimle ve Rumeli genlerimden gelen dizginlenemez kişiliğimle; her dem başkaldırdım erkek egemenliğine, baskıya, baskıcı düzene… Böylece dik başlı demeye başladılar daha o günlerde  ben gibi yaşam acemisine…
Üstelik dik başlı olmak değildi amacım, yalnızca başımı dik tutmak… Doğan güne, esen yele, gelen yıla… Karşımda kasıla, kasıla; boy gösterdikçe yalan, dolan, talan…Yalnızca onurum olsa da elimde kalan…Dik başlı olmak değildi amacım… Yalnızca başımı dik tutmak…


Virginia kendine ait bir odadan söz etse de; kırsal bölgede, göl kenarında bir yazma /yazım evi olmuş onun… Rus asilzadesi Tolstoy’un efendisi olduğu topraklarında, ailesinin yaşadığı malikenin yakınında da olsa; bir bakıma eşinin ve yakınlarının girmesini yasakladığı, ancak  ona  bir azizmiş gibi tapan müridinin hizmet verdiği özerk bir yaşam ve çalışma alanı olmuş, giderek kopmuş ailesinden…

Tavşan Peter’ın yaratıcısı ve ünlü biyolog yazar Beatrix Potter’ın bir genç kız olarak ilk çalışmalarını gerçekleştirdiği günlerde bile; evlerinin çatı katında kendi özel alanı olmuş, anne ve babasının denetimine yasakladığı…

Orhan Pamuk’un evinin dışında, kendine özel bir yapıda yazılarını yazdığı, üstelik de yaşamını yalnızca yazarak sürdürdüğünü, gelir edinmek için başka işlerde çalışmak zorunda kalmadığını; kısacası çok da özenilesi koşulları olduğunu anımsamamak olmaz…


Çokça söze gerek yok; elbette ki ben ne Virgina’yım, ne Tolstoy ne de Orhan Pamuk…Üstelik benim babamın bavulu bile yok…Yalnızca küçük bir çantası var; içinde ipek ipliklerin kaç kat büküleceğine ilişkin özel sırları olan… Örneğin; Beykoz kundura fabrikasına, asker postalları için kaç kat ipek büküleceğinin ya da paraşüt ipliklerinin kaç kat ipeğin bükülmesinden oluşacağının formüllerinin yazılı olduğu… İşin gerçeği; kuş yuvada gördüğünü işler sözünü kanıtlamaya elverişli değil yaşamımın denklemi…


Bu durumda, bende neden oluştu bu yazma tutkusu ve nasıl başladı bu serüven diye sorulmasa da… Ben anlatırım…
Çünkü ne zaman, nerede; hangi sözler üşüşürse usuma, düşürmek için kağıtlara ve sonrasında da word formatında sanal yazıya taşımak için çabalarım… Üstelik  suya yazmak gibidir, sanala yazmak; ille de ak kağıtlara taşınmalı sözlerim, çünkü cd’lerin yaşam süreci yaklaşık on beş yılla sınırlı diye kaygılanırım… Ama özel bir çalışma alanım da yok dersem; yalan söylemiş sayılırım, kuşkusuz çalışma odam var, var da bana yine de dar, çünkü her yerde kağıtlarım, kalemlerim bulunur ve ben evin her köşesinde  yazarım…



İlkokula başlamadan öncesinden beri okur, yazarım… Ablam, abime yardımcı olurken; ondan önce, öğretilenleri ben kaptım… Yine de bilinçli olarak dışa vurulan ve ilk onay gören bir şiirciğimdi ilk okul dördüncü sınıftayken, üstelik okul gazetesinde yer alan…
Lise yıllarıma değin; Türkçe, Edebiyat derslerimden yüksek notlar alsam da, asıl beni geliştiren evlilik öncesinde eşime yazdığım aşk mektupları ve şiirleri oldu… Ben gibi Bursa’daki liseli bir kız; İstanbul’da mühendislik öğrencisi sevgiliyi, sözleriyle elinde tuttu…

Gün gelip evlenince, 68 kuşağından eşimle; yanında tam bir çömez kaldım, ne de olsa ben ipek kenti Bursa’dan, ipek tenli bir Boşnak kızıydım. Devrimcilik, zorlama solculuk, yazılarıma yönelik denetimcilik; özgür benliğimde, yüksek tansiyon gibi bir sayrılık yarattı…
O sevgili erkek bana sürekli buyruklar verirdi ki İslam  Peygamber’ine gelen vahiydeki ikra buyruğu bana verilenlerin yanında neydi ki ?...
-Oku; Bir Çift Öküz…Oku; Tırpan…
Sanki bendim sorumlu; Doğu’da yaşanan yüzlerce yıllık olumsuzluklardan…

Bugün çok uzaklaşmış olsam da Teşvikiye’deki evde; kanser eşliğinde eşimi kovalayan Ölüm Meleği’nin kabusundan… Onun ardından yine de girdim yasa, mateme; yarım yamalak bir komünist kafayla 1977’nin kanlı Mayıs günlerinde… 12 Eylül 1980 darbesinin ardından liberalleşen Türkiye ile birlikte; ben de dedim çok içten “oooh be”… Ne yapabilirim?... Gerçekte genlerim totaliter düzene karşı; zorlan komünist olunmaz ki…

Pazardan soğan, fırından ekmek almasını bilmeyen ben; iş yaşamına da başladım, … Elbette ki şarkıdaki gibi kolay kurulmuyordu; çocuk da yaparım, kariyer de denklemi…Ve toplayıp da denklerimi; döndüm Bursa’ya, ailemin yanına ve çalışma yaşamımın yanı sıra, iki çocuklu bir kadın olarak bir de başladım üniversiteye… Başlayınca da anladım ki benim yapılanma, kendimi inşa etme sürecim işte şimdi başlamıştı…

Ne sağcı, ne solcu; ama daha bir gerçekçi, üstelik de sürekli karşı çıkan, başkaldıran, muhalif bir kadın kişi… Deniz Baykal bile olamazdı ben gibi muhaliflerin piri…
Sözün şakası, latifesi, mizahı bir yana; bu kişiliğim çokça karşılaştırdı beni yargıyla…Elbette ki adli değil de, idari yargıyla; ne de olsa beynim dışarıda olsa da her gün 08-17 saatleri arasında memurculuk oynuyordum devletin patronluğunda…
Sol gösterip, sağ vuran SHP döneminde; yalanı, dolanı, talanı yazdım diye yerel basında, kendimi buldum idari yargının kollarında… Yaptığım savunmalarımla; saldırganlığım daha bir yerleşti yazılarıma ve sonraları emekçi yaşamım, 20 yılın ardından hazır yemekçi günlere geçince…İşte o zaman yazmak oldu benim için bir tutku, bir eğlence ve başladım sözcüklerle oynaşmaya…

Çokça da girmeden sözün derinine… Gün geldi yön vermek istedim “yazın (edebiyat) dersem, çok iddialı ve hadsizlik olur söz konusu ben olduğumdan” yazım dilime…
Bunca yıldır kendimce yazdım; yerel basında ve pek çok dergide yaklaşık 22 yıldır köşe yazarı olarak yer aldım… Şu internet icad oldu mertlik mi bozuldu, yoksa küreselleşme bağlamında  zaman, mekan kavramı ortadan kalkınca, yazdıklarımı daha çok kişinin okuyor olması daha mı iyi oldu diye sorgulamak yerine…Kendimi sorgulamaya başladım; “kerameti kendinden menkul muyum, yoksa ben yazıya, yazma edinimine köle, kul muyum?” diye… Çünkü benim yoktu; ozan, yazan meyhanelerinde Orhan Veli ya da bulvar kahvelerinde Atilla İlhan gibi değerli dostlarım…

Bir de şu “ille de roman” olsun sorunsalı… İstediğiniz kadar; köşe başlarını tutun, yazılar yazın, kendinizi yazar sayın…Eğer romanınız yoksa; bu toplumsal yapıda yazardan sayılmanız olanaksız… Ne yazdıklarınızı yayınlatabilirsiniz yayınevlerine, ne de okutabilirsiniz halka; eğer romanınız yoksa, siz yazar değilsiniz, yazardan sayılmazsınız…Ne yazık ki toplumsal değer yargıları, toplumdaki genel algı böyle…
Kuşkusuz  roman yazmanın da incelikleri, ayrıntıları vardır diyerek, sonunda  karar verdim bir ustadan feyz almaya, böylece geldim öğrenciniz olmaya…

İşte değerli hocam, değerli danışmanım; umarım burada oluş nedenimi ve burada olan beni size anlatabilmişimdir…
Değerli zamanınızı aldığım için; lütfen hoşgörün beni…

Selma ERDAL; İstanbul/İsyanbul, 9 Aralık 2014

selma_erdal16@yahoo.com