23 Eylül 2014 Salı

Belleğimde Birikenler



Bugünlerde Ortadoğu’da yaşananlar dizi film gibi ya da çocukluğumda kalan radyolardaki arkası yarın tiyatro oyunları benzeri…İzliyoruz sürekli…
IŞİD silip, süpürürken Kürtler’i; geleceğin İsrail topraklarından sınırlarımıza doğru… Acaba bu yaşananların sonucu; başımıza daha ne felaketler doğuru ?...
Körfez Savaşı’nda; bire on mahsül kaldıracağını sanan ÖZAL benzeri, daha düne kadar  BOP eş-başkanlığı koltuğunda hop, hop hoplayanlar bakalım başımıza ne çoraplar örecekler ?... Bu ve benzeri türde sorularla beynimi yormaktayım… İşte bu nedenle diyorum ki; en iyisi boş vereyim bu ve benzeri sorulara, yine dalayım belleğimde biriken anılara… IŞİD’in Türkiye topraklarına sürdüğü Kürtler örneğindeki gibi, belleğimdekileri dökeyim ki ortaya,  yer açılsın gelecekte yaşanacaklara…


Ben var ya ben; 4 Mayıs 2008’de durup, dururken demişim ki kendime:
-        Be kadın; kendine bunca yatırım yaptın…Onca bilgiyle donandın…İyi de bunları paylaşmazsan birileriyle; kalmaktasın böyle boş kapasite (eskilerin diliyle; atıl)…Karşına çıkan ve düşüncelerine karşı çıkan boş beyinleri bilgiyle dolduracağım diye, boşuna tüketme soluğunu…Görüyorsun kevgir gibiler; bir türlü dolmuyorlar işte…


Böyle söylerken dilim ansızın başkalarının sözleri düşüyor belleğimden günüme, gündemime… Sesleniyor  bellek  dağarcığımdan Prof Dr. Üstün Dökmen bugünüme:
-        Nereye gittiğini bilen adama dünya yol verir !...
Oysa ben nereye gittiğimi; hep bildim, bugün de biliyorum ve kesinlikle “yaşıyorsam elbette” gelecekte de hep bileceğim…Ama kimseler bana yol vermiyor… Acaba niye ?...KADIN olduğum için mi, ne ?...



Bugünlerde yine iklim değişikliğini tartışmak amacıyla toplandı BM üyeleri… Ve daha öncesinde de toplandılar, geçmiş yıllarda…Öncekilere Gülistan’ın Şahı katılmıştı; bugünlerde yapılan toplantıya da Sultan TAYYİP…
Önceki toplantılarda Efendi GÜL hazretleri için neler dememiştim ki ?...
-        İklim değişikliği için konuşma yap…Kyoto’ya yeşil ışık yak…Sonra da ABD’li iş adamlarını yatırım için Türkiye’ye çağır…Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?...Az bir parça kalan bozulmamış alanlarımızı talana açmak için çağrı çıkarmak yabana ?... Ot, buğday, başak kalmasın diye midir; biçmek için yaba’na?...
Bu kez yapılan toplantıya katılan Sultan TAYYİP…Elbette ki o da çekecektir  “one minute” iklim değişikliğine neden olan düzene… Ve sonrasında da acaba neler olacak KAYIP ?…İşte onların endişesiyle, kaygısıyla  beklemekteyim geleceğimizi…



Deprem; toprağın altındaki hareketlilik…
Tsunami; sudaki depreşim dalgası…
Bugünlerde Marmara Bölgesi’nde yaşayan yurtdaşlarımızın yüreğine korku saldı; deprem beklentisi…
Japonya’da yaşanan Tsunami felaketinin ardından; Prof. Dr. Şükrü Ersoy açıklama yapmıştı, düzenlenen bir deprem platformunda…Neler demişti Prof. Dr. Ersoy o günlerde ?...
-        Elli santimlik sel suyu bile tehlikelidir. Çünkü çamurlu, balçıklı, molozlu, ağdalı bir su akışı olduğu için, Marmara’da oluşacak bir metrelik dalgalar tehlikelidir.
Ve şöyle sürdürmüştü Prof. Dr. Ersoy konuşmasını:
-        Afrika; Anadolu’nun altına kaydığından dolayı, Türkiye için Tsunami tehlikesi var. Benim amacım halkı korkutmak değil, uyarmak, aydınlatmak…
Ve şöyle demişti son olarak da Prof. Dr. Ersoy:
- Bilim adamının 3 görevi vardır:
1)    Öğrenci yetiştirmek…
2)    Araştırma yapmak…
3)    Kamuoyunu aydınlatmak ve uyarmak…
Günümüze baktığımızda; bilim adamları/kadınları/eşeyselleri, Prof. Dr. Ersoy’un sıraladığı, görevleri yerine getirebiliyorlar mı yeterince ?... Hiç sanmıyorum…Çünkü onlar AKP eliyle; bilimden, ilime çağrılmaktalar “seccade, tespih, takke, tarikat…aydınlığa kurulsun barikat” telkinleri eşliğinde…


Jose Bove; kimdir bilir misiniz ?...
Onun adını ilke kez duyduğumda; çevreci bir çiftçiydi, toprak için, tarımsal üretim ve ürünler için savaşan…
Daha sonra milletvekili de seçildi bu Fransız mösyö ülkesinde…
Ve kendisi bir kez daha belleğimde yerini aldı; 2010 Mart ayında, Fransa’da PKK’ya verdiği destekle…
Kuşkusuz ben de onun kişiliğinde; tüm yeşillere yönelik yargımı bir kez daha pekiştirdim benliğimde…İşte yine PKK’nın yeşilini kucaklamıştı; Alman yeşilleri gibi, Fransa’nınki de…Oysa topraklarımızı kaçak yapılaşmayla kirleten, ormanlarımızı acımasızca yakan kimlerdi ?... Sarı ve kırmızının yanına, yeşil boyayı da katarak elindeki paçavrasıyla bağımsızlık savaşçısı kesilen bu bölücü teröristlerdi… Bütün bunlara duyarsız kalan toprak dostu Jose Bove; bu doğa ve insan katliamcısı teröristleri nasıl sevdi ?... Bu nasıl bir ikilem ?... anlayan varsa; bana da anlatsın…




Kentdaşım, Bursalı ünlü yazar;Pınar Kür… Demiş ki 1 Kasım 2007 günü televizyon yansılarına düşen sözleriyle:
-        Romancı ve şair yazmak için oturup, ilham bekler…Ama araştırmacı yazar; sürekli çalışır. Emek-yoğun çalışır. Varolan dünyayı eleştirir yazdıklarıyla…Elbette ki daha güzel, daha yaşanabilir olması için…
Kuşkusuz Pınar Kür’e hak vermemek elde değil… Yazarlık ya da söz söyleme sanatı; özel bir yetenek kuşkusuz… Çünkü kimileri iyi konuşur da, konuştuklarını dökemez yazıya… Ve de bakmakla, görmek arasındaki uçurum da girince sıraya; yazarlık dediğin kolay iş değildir sıradan insanlara…
Yetenekle, bir de bilgi birikimi birleşince…Kuşkusuz duygu yoğun yazılar, dizeler değil ama…Düşünce yazıları için durum böyle…Üstelik sorunu gören; çözümü de üretebiliyorsa, işte budur yorumculuk ya da köşe yazarlığı, ya da düşünce yazarlığı (eskilerin fikir yazısı dediklerini yazanlar)…
Bildirelim istedik; gazetelerdeki köşe yastıklarına…


Doğan Cüceloğlu; ünlü psikologlarımızdan…
16 Mart 2006 günü ulusal televizyon kanallarından birinde konuşuyor, umut dağıtıyor halkımıza…Diyor ki:
-Seçici olun…Sizin dinlemeye değil, konuşmaya ihtiyacınız var…İlişki kuracağınız insanları seçin…
Ve şunları ekliyor:
-Herkesin yaşam yolculuğunda ilgi alanları, birikimleri farklı…Herkes kendi ilgilerini, önemsediklerini konuşmak ister…
Ve şöyle sürdürüyor konuşmasını:
-Yaşam başarısı; anlamlı, coşkulu bir yaşamda…Diğer bütün başarıları getirir…Atatürk’ün o günlerde; umudunu kaybetmemesi Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yarattı.  Bugünkü koşullar; o günlerden çok daha iyi, umutsuzluğa düşmeye hiç gerek yok…
Günümüze dönersek; bugün günlerden 21 Eylül 2014… Mevsim dönencesi; yazdan, sonbahara geçiş…Yeni bir başlangıç; havaların durumu bağlamında…Ve psikolog Doğan Cüceloğlu; Mart 2006’dan, günümüze geçiş yaptığında, yine aynı iyimserlikle, bizlere umut dağıtabilir mi acaba ?... 
Sormak isterdim kendisine; “bu koşullarda; ülkemizin üzerindeki tüm karanlık bulutları yeniden dağıtabiliecek miyiz bir kez daha ?...” diye, sormak isterdim ona…

Selma ERDAL; İstanbul, 21 Eylül 2014





14 Eylül 2014 Pazar

Türklük Bilinci İçin



*”Dün…Dün…Bugün…Yarın ?...” Başlıklı yazımızı bitirirken demiştik ki:

Ve YARIN ne olacak derseniz ?... YARIN daha da karanlık olmasın diye, büyük bir kararlılıkla, buluşacağız bir sonraki yazımızda; TÜRKLÜK BİLİNCİ İÇİN…Dileyelim ki yarınlar çok daha aydınlık, çok daha çağdaş, çok daha saygın ola; Türk için, Türkmen için, elbetteki NE MUTLU TÜRKÜM DİYEN ulus için ve bu ulusun Devleti için … Kaldığımız yerden sürdürelim paylaşımlarımızı…




Bugün her ne kadar çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma, 21. yüzyıl (ki kimileri de 6.yüzyıla ulaşmayı amaçlasalar da) vahşi kapitalizm savaşlarını kazanma uğraşları içindeysek de üzerinde kesinlikle her zamankinden daha çok yoğunlaşmamız gereken konu; ulusal birlikteliğimizin  ve ülke bütünlüğümüzün korunması konusudur. 
Kuşkusuz bunu gerçekleştirmek için uygulanacak yöntem de, yetişen nesillere Amerikan ya da Arap kültürlerinin aşılanmaya çalışılması değil, ancak ve ancak Türklük bilincinin uyandırılması için gerekli eğitimin verilmesidir. Bununla birlikte burada özellikle belirtilmesi gereken bir başka konu da eğitim kavramının kapsadığı alanın yalnızca okullarda; öğretmenler, eğitmenler aracılığıyla verilecek eğitim olmadığı, toplumun çekirdeği aileden başlatılacak bir eğitimin yaşamın tüm alanlarına yayılması gerekliliğidir.



Bilindiği gibi ulusal kimlik bilincinin oluşturulması dediğimiz olgu; siyasal toplumsallaşma alanına girer ve yine bilindiği gibi siyasal toplumsallaşma da öncelikle ailede başlar, sonra okulda, ardından iş ve arkadaş çevresinde ve de toplumsal örgütler içerisinde ki siyasal partilerden derneklere, meslek odalarına değin demokratik kitle örgütlerinde yaşam boyu sürer, gider.




Bugün yaklaşık 91 yıllık Cumhuriyetimiz’in ardından; ulusal bilincimizde Türk kimliğinin dışında başka arayışlara yöneliş varsa, bu bilincin verilişinde yetersizlikler ya da yanlışlıklar olmalıdır…Ki bu arayışlar ortaya çıkmıştır. İşte o zaman bu bilincin daha sağlıklı yöntemlerle; ulusumuza yeniden verilmesi, Türk kimliğinin (NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE bağlamında) kıvancından kuşku duyanları yönlendirici bir eğitimin kitle iletişim araçlarıyla gerçekleştirilmesi gerekir. Çünkü çevremize baktığımızda;
-Ulusal Marşımız söylenirken yüreği titreyerek, Ulu Önderimiz Atatürk ve Cumhuriyetimiz için şehid olanların anısına saygıyla duramayanlar giderek çoğalıyorsa…
- Türk kimliğini umursamazcasına Arap ya da Amerikan yaşam biçimine özenç duyanlar hızla artıyorsa…
- Anadolu göreneğimize özgü İMECE’nin yerini, YEMECE düzeni alıyorsa… 
- Genelkurmay’ın; “Askerlik görevinden kaçanlar na’merttir” açıklamalarına, “Toprağın altında mert olacağıma, toprağın üstünde na’mert olayım” tümcesi yanıt olarak veriliyorsa…
İşte o zaman ülke bütünlüğümüze, ulusal birlikteliğimize ve en önemlisi de Türk kimliğimize yönelik içten ve dıştan yapılan saldırılar, bazı sarsıntılara, zedelenmelere, örselenmelere  neden oluşturmuştur ve artık önlem almanın zamanı da çoktan gelmiş demektir.



Elbetteki bizim burada önereceğimiz önlem biçimi; askeri ya da siyasi içerikli değildir. Öylesi önerileri getirmek bu Cumhuriyetin kurucusu ve koruyucusu TÜRK ORDUSU’nun görevidir…
Ve elbetteki Anayasamız’a göre and içerek göreve gelen TÜRK HÜKÜMETİ’nin görevidir...
Biz yalnızca ve yalnızca; eğitim diyoruz, yalnızca eğitim…


Çünkü 29 Ekim 1923’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğunu tüm dünyaya duyuran Ulu Önderimiz de TÜRKLÜK bilincini uyandırmak için; eğitimden yararlanmıştır. Öncelikle Türk Dil ve Tarih Kurumları’nı oluşturarak bu kez de halkını; Osmanlı’nın ümmeti sanısından kurtarıp, sindirilmiş, unutturulmuş, uyuşturulmuş, bastırılmış ve giderek yok sayılmış TÜRK kimliğini yeniden yaratmak, TÜRK kimliğini bağımsızlığına kavuşturmak için bir savaş başlatmıştır. Daha önce başlattığı ulusal bağımsızlık ve ekonomik bağımsızlık savaşlarını başlattığı gibi… İşte bu bağlamda bazı alıntılara değinmek istiyorum:



“Son yıllara gelinceye kadar TÜRK TARİHİ memleketimizde en az tetkik edilmiş mevzulardan biri halinde idi.
1000 yıldan fazla süren İslamlık-Hıristiyanlık davalarının doğurduğu husumet duygusile mutaassıp müverrihler bu davalarda asırlarca İslam’ın piştarlığını yapan Türkler’in tarihini kan ve ateş maceralarından ibaret göstermeye savaştılar. Türk ve İslam müverrihler de Türklüğü ve Türk medeniyetini İslamlık ve İslam medeniyeti ile kaynaştırdılar. İslamlığa tekadüm eden binlerce yıla ait devreleri unutturmayı ümmetçilik siyasetinin icabı ve din gayreti vecibesi bildiler. Daha yakın zamanlarda Osmanlı İmparatorluğu’nu dahil bütün unsurlardan tek bir milliyet yaratmak hayalini güden Osmanlılık cereyanı da, Türk adının anılmaması, Milli Tarih’in yalnız ihmal değil, hatta yazılmış olduğu sayfalardan kazınıp silinmesi yolunda üçüncü bir amil halinde diğerlerine eklendi.

Bütün bu menfi cereyanlar, tabii olarak, mektep programları ve mektep kitapları üzerinde dahi tesir gösterdi ve Türklük’ün çadır, aşiret, at, silah ve muharebe  mefhumlarile muradif tutulması an’anesi mektep kitaplarımıza kadar girdi.

Türk Tarihi’nin, inkar edilmiş ve unutturulmuş olmasını ve mahiyetini, bütün hakikatlarile meydana çıkarabilmek için çalışmakta olan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti bir kısım azasını tarih tedrisatında ki bu boşluğu doldurabilecek bir kitap hazırlamağa memur etti.”





Bu alıntılar, Ulu Önderimiz Atatürk’ün önerileriyle, 1931 yılında bugünkü Türkçemiz’le; Türk Tarih İnceleme Kurulu’na hazırlattırılan TARİH kitabındandır ve kitabın eski dilden sözlerle dolu Mukaddimesi’nden, günümüz Türkçesi ile önsözünden alıntılardır. Üstelik Atatürk’ün Türklük bilincini yaratma, Anadolu’da yedi düvele karşın bir bağımsızlık savaşı veren bir ulusu, Türklük kimliğini yeniden kazandırma uğraşlarının bir aşamasıdır.



Günümüzden 83 yıl önce Ulu Önderimiz’in Türklük bilinci ve kimliği üzerine başlattığı bu uğraşların,  Atatürk’ün yaktığı bu aydınlanma ateşinin günümüzde O’nun düşmanlarınca küllendirilmesine, giderek söndürülmesine karşın…O’nun yaktığından da daha güçlü yakılması, alevlendirilmesi gerekmektedir. Üstelik bu alevlendirilme, ateşlendirilme; aydınlık günler için yakılan birer mum gibi, her bir bedende, her bir beyinde, her bir gönülde olmalı, bulutlandırılmak, karartılmak istenen Türklük bilinci, Türk kimliği Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bir güneş gibi yeniden doğmalıdır.



Bu yeniden doğuş için; TARİH kitapları yeniden yazılmalı…Türküler, öyküler, masallar yeniden söylenmeli…Türkün kiliminin, çorabının nakışı yeniden işlenmeli… Yeni bir bin yılda yol alırken Cumhuriyetimiz; Türkiye’de aşımızla, işimizle, töremizle, yöremizle kıvanç da duyaraktan NE MUTLU TÜRKÜM diyebilmeli ulusumuz…



Düşman boş durmuyor…Onlara uyup da yolunu şaşıran… Ulu Önderimiz Kemal Atatürk, yedi düvele karşın verilen Kurtuluş Savaşımız,  Atatürk İlkeleri ve Devrimlerimiz içerikli sözlerimize; VATAN-MİLLET-SAKARYA EDEBİYATI YAPMAYIN diye sataşan…Üstelik de ÖZBEÖZ TÜRK OLAN yurttaşlarım; yeter bu aymazlığınız, artık uyanın !...


Selma ERDAL; İstanbul, 14 Eylül 2014

12 Eylül 2014 Cuma

Dün…Dün…Bugün…Yarın ?...




*DÜN: SALMAN VE ÖTEKİLER…6 Nisan 2002…


Ulusal kanallardan; Show Tv, TGRT haber ve diğerleri…Günlerden 5 Nisan 2002… Televizyon yansılarında bir İLYAS SALMAN görüntüleri; gözyaşları içinde , yerlere oturmuş VİZE dileniyor…
Nasıl olur da; Fransız Bayan’ın ülkesi ÖTEKİ olduğunu vurabilirdi yüzüne, ülkesine giriş izni vermemekle ?... Ya şimdi bu  “vize dilenciliği”ne soyunma durumu ?...
Anlaşılır gibi değildi… Onlar ki yıllarca ÖTEKİ olduklarını iş edinmemişler miydi; Türk Ulusu’ndan ÖTEKİ olduklarını ?... Şu TÜRKİYELİ halklardan biri olarak, bugün bu Fransız Bayan’ın ülkesinin konsolosluk kapısında ÖTEKİ bırakılışının ayırdına varamayıp da, FRANSIZ KALIŞI…
Üstelik o söyleşecekti; Fransa’da, Almanya’da, bir başka deyişle Türk Ulusu’ndan ÖTEKİ’liğine alkış tutanların ülkelerinde, halk için, halklar için…

Önceleri ne kolaydı her şey; onlar Türkiye’deki ÖTEKİLER olarak ne hoş karşılanıyorlardı, sırtları sıvazlanarak, ÖTEKİ olmanın ayrıcalığıyla…
Ah o güzel günler…11 Eylül bilmecesinin öncesinde kalan günler…11 Eylül’den sonra ÖTEKİ olmanın ayrıcalığı; ÖTEKİ olmanın aykırılığına…ÖTEKİ olmanın kayırmacılığı, ÖTEKİ olmanın ayırmacılığına dönüşmüştü…
Şark çıbanlı yüzüyle, ÖTEKİ olmanın duygusal ve de siyasal sömürücülüğünü yaptığını sanan adam; Fransız Bayan Mitterand’ın eteklerine tutunamıyor diye, bugün kendi ülkesinde, yakınıyor…Yıllarca ülkesinden yakınmışlığının, bugün kendisine geri dönüş biçimine bir anlam veremeden… Üstelik ÇASOD bile yanında değilmiş; ah ne yazık !...

Bu arada bir anımsatma:
Tarih bilinmelidir, geçmişten ders alıp da gelecekde aynı yanılgılara düşülmesin diye bellek hep canlı tutulmalıdır. Ne zaman yazmıştı ki Tarih; “işbirlikçiler, ayrılıkçılar; yedi düvele ülkelerinden yakınmaları nedeniyle övgüye değer bulunup, ödüllendirilmişlerdir” diye ?... Ve tüm kapılar açılsın  ardına kadar onlar için; Kurtuluş Savaşı örneğinde olduğu gibi… Ulu Önderimiz’i “Sarı Saçlı eşkıya” diye yeren Amerikan, Fransız basınından; O utkuya ulaştığında gelen övgüler… Ve bu utkunun ardından değişen dengeler sonucunda, onlarla işbirliğine girişenlere verilmiş unutulup giden vaatler…

Geçmiş bir yana bugün azgelişmiş ülkelerin yetişmiş beyinlerini çalmak için  tatlı diller döken Batı; “Sen iyi bir insan olsaydın, önce kendi ülkene yarardın, yarar sağlardın…Benim sözlerime, verdiğim umutlara kanmazdın” yaklaşımıyla ülkesinde ikinci sınıf bırakmıyor mu aklını çeldiklerini?... En küçük bir olumsuzlukta yabancı ve hatta ÖTEKİ diyerek dışlamıyor mu  baştan çıkardığı bilim insanlarını bile?...
Ve top peşinde koşan yetenekli ayaktopçular; yabancı ülkelerin takımlarına çağrıldıklarında,  yedekte bırakılıp da köreltilmiyor mu, uluslar arası karşılaşmalarda, ulusal takımımız başarısız olsun ince hesaplarıyla ?…
Dün; NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ilkesinden ayrı tutup da kendini yıllarca ÖTEKİ olduğunu duyuranlardan şark çıbanlı yüzüyle sanat yaptığını sanan bu adama bugün Batılı; SEN ÖTEKİSİN diyerek, ülkesine giriş izni vermiyor işte…

Ve diğer ÖTEKİLER… A ünlüsünü; “ekdeniz ekşemleri” diyerek çığlık, çığlığa katledenler…Şimdi onlar da TÜRKÜ söyleme yarışına girişmişler, BEYAZ TÜRKLÜK’e soyunmuşlar bir gecede… Belki onların da ÖTEKİ dışlanmışlığı korkusuna yenik düşmüştür yürekleri, KÜRTÇE ezgilerinden geri dönüş yoluna girmişler…
Yedi düvelimizden öcalmak yerine, onlarla birlikte TC’den öcalmayı iş edinen ÖCALAN APO da;  Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “emrinde” oluvermişti bir gecede, belki bugünü dünden görerek, kim bilir ?...

Biz hep buradaydık; Türk’ü, Kürt’ü, Arnavut’u, Laz’ı, Rum’u, Boşnak’ı, Çerkes’i… Üstelik de bağrımıza bastıkça herkesi; ÖTEKİ olduklarını bağırıp duranlar, bugün ÖTEKİ’likleri vuruldukça yüzlerine, acındırmak istiyorlar böyle konsolosluk kapılarında, yıllarca Türk Ulusu’nun canını, yüreğini acıttıklarını yok sayarak…

Bugün için bir açıklama:
Bu olayın yaşandığı tarihte ANAP, DSP, MHP koalisyonu iktidarda…İBO; Bursa’da Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında elinde Türk Bayrağı, konser veriyor…Ve Fransız Bayan da; Güneydoğu’da PKK’lı eşkiyasını desteklemek için onlara kol kanat geriyor, bir elebaşına da yatak seriyor aşkla…


*DÜN: BİR FİLM VE OYUNCUSU; 8 Şubat 2003…




Ulusal kanallardan Flash Tv… Bursalı ülkücü Ömer GÖKTUĞ’un kanalı…Ve bir Cumartesi gününde yayınlanan; Magazin Programı…

İLYAS SALMAN; Türkiye’de çevrilecek ilk Kürtçe filmde oynayacakmış…
Muhabir kız soruyor:
-Kürtçe mi konuşacaksınız ?...
SALMAN yanıtlıyor:
-Filmde elbetteki Türkçe konuşacağım. Çünkü ben ÖZBEÖZ TÜRKMEN ÇOCUĞUYUM…

İyi de SALMAN; neden KÜRTÇÜLÜK ?...
Bizler bunca yıldır seni KÜRTÇÜ /PKK yandaşı sandık, bir salgın mıydı ve sen de ünlü olmak için o salgına ve de saldırıya bulaştın?...
O günlerde solculuk kılıflı Kürtçülük “in”, bugünlerdeyse  “out” diye mi ÖZBEÖZ TÜRKMEN ÇOCUĞU olduğunu açıkladın ?...
Bir de bugünlerde kime sorarsan RUMELİ KÖEKNLİ, suyun ötesinden…Ne de olsa Avrupa Birliği’ne girme ateşi düştü  içlerine… Bir de, bize de vize gerekirse, sorun olmasın diye midir, nedir ?... ANADOLU ÇOCUĞU olduklarıyla övünenlerin, bugünlerde birdenbire kökleri RUMELİ’ye dayanır oldu… Küreselleşme masallarının olumlu/olumsuz dışsallıkları yayılırken küresel ve yerel kamusal alanlara; ÖTEKİ kimliği yakıştırılmasın, yapıştırılmasın üstlerine diye midir bu çaba ?…
Ama her şey boşuna; yedi düvel sizden kurnaz, bakıyor büyük annenizin bile geldiği yere, orijinine, soyadına…

Bugün için bir açıklama:
Bu açıklamanın yapıldığı o günlerde iktidar yine;  DSP, MHP, ANAP koalisyonunda…
Evlad-ı fatihanların en sükseli günleri… APO cam kafeste…Kürtçülük derdest vaziyette…
---------------------------------------------------------------------------

*BUGÜN: TÜRKMEN’İN DRAMI…12 Eylül 2014…

Bu yazımızda; acaba neden kalemimize takıldı İlyas SALMAN ?...



Bugün sınırlarımız ötesinde de olsa; emperyalist güçlerin doyumsuz petrol içiciliği uğruna savaşlar yaşanmakta yıllardır ve belki de neredeyse bir asırdır, yüzyıldır…Bu topraklarda yaşayan halklar saldırıya uğramakta, yok edilmekte ve özellikle de Türkmenler diğerlerinden daha çok zarar görmekte, diğerlerinden daha çok kayıplara uğramakta…

Dün ezilen halklar için kavga verdiklerini sananların ağzından; bugün Türkmenler için tek bir söz çıkmamakta, onlardan yana  söylemler, söylevler atılmamakta…Özellikle de ÖZBEÖZ TÜRKMEN ÇOCUĞU olanların ağızlarından…
En çok bilinenleri, tanınanları, ezilen halklardan yana oldüğü savıyla yıllardır boy gösteren ki o en başta ; İlyas SALMAN…
Ve Reha MUHTAR…
Ve de Mehmet Ali ERBİL…
Her nekadar kendisi yaşamını yitirmiş olsa da, sülalesinin de kıtlığına, kıran girmedi ya, elbetteki İhsan DOĞRAMACI’nın ailesi…
Neden bir tek söz, bir tek açıklama çıkmaz bunların ağızlarından Türkmenler için ?...

TÜRKMEN…Üç anakaraya egemen olan ve Batılı’nın bildiği, yazdığı adıyla OTTOMAN EMPIRE’ın ve Türkmen’i zorla Müslüman yapanların kondurduğu adla Osmanlı Devleti’nin kurucusu bir IRK, TÜRK IRKI, TÜRK IRKININ ASLI: TÜRKMEN…
Ve sonrasında genişledikçe devlet, saygınlığı gerileyen, yok sayılan, yok edilmeye çalışılan, yerlerde sürünen, ezilen…
Ve ezildikçe başta Celali İsyanları olmak üzere, Türkü, Türkmen’i görmezden gelen düzene başkaldıran…
Ve daha sonra iyice sesi kesilen, susan, susturulan, aşağılanan , horgörülen Türkmen… Yedi düvelin elinde parçalanan, yutulan, son lokmalık, son yudumluk derken işte bu sonu yaşamadan; Kemal ATATÜR’ün önderliğinde yeniden ayağa kalkan, dirilen ve TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’ni kuran Türk, Türkmen…
Ne yazık ki o TÜRKMEN bugün bir kez daha yerlerde sürünmekte, ezilmekte, yok sayılmakta, yok edilmekte…Bir kez daha ve bir tane daha  Kemal ATATÜRK gelmeyeceğine göre; artık tarih sahnesinden silineceğine ilişkin korkularla titreyeceğine, silkinip kendine gelmesi gereken Türk, Türkmen…
Diyorum ki sana yola çıkmalısın yeniden; TÜKLÜK BİLİNCİ İÇİN, TÜKLÜK KİMLİĞİ İÇİN…

Bu bağlamda  son olarak Flash tv’ye de değinmeden olmaz;  bugünlerde ne durumdadır diye ?...
Bilindiği gibi  bugünlerde   Ülkücü GÖKTUĞ’un televizyonu; Kürtlerin, Kürtçüler’in elinde, toplumsal kirlenme yolunda Ankara pavyonlarından naklen yayın yapmakta, konsomatrisler şarkı söylerken köçekler göbek atmakta…

Ve YARIN ne olacak derseniz ?... YARIN daha da karanlık olmasın diye, büyük bir kararlılıkla, buluşacağız bir sonraki yazımızda; TÜRKLÜK BİLİNCİ İÇİN…Dileyelim ki yarınlar çok daha aydınlık, çok daha çağdaş, çok daha saygın ola; Türk için, Türkmen için, elbetteki NE MUTLU TÜRKÜM DİYEN ulus için ve bu ulusun Devleti için …

Selma ERDAL; İstanbul, 12 Eylül 2014


9 Eylül 2014 Salı

Darwin Amca’nın Yanılgısı



Şu bizim Darwin Amca; gidivermiş Galapagos  Adaları’na…İncelemiş türleri; gözlemlemiş değişimlerini ve insanın da maymunun dönüşüm geçirmesi sonucu oluştuğuna değin savlar sürmüş… Onun bu savlarına da havlamış pek çokları; çünkü onların inanası varmış Cennet’den kovulmuş Adam’la Kadın masallarına…Ve bu masalı “sakata gelmesin endişesi ve korkusuyla” tedavüle sürmüşler dört ayrı dilde ve dinde yazılmış kitap varyasyonlarıyla…


İngiliz Darwin araştırır da; Amerikalı  anatomi uzmanı Harold Coolidge hiç boş durur mu ?... O da insana en yakın tür olan şempanzeleri incelerken (ki şempanze dediğin iri kıyım bir mahlukat; kavgacı, geçimsiz, bir o kadar da saldırgan) bakmış ki bunların bir de  daha ufacık, tefecik olanları var ve de saldırgan da değiller…Hani Karamürsel sepeti gibi bu ufacık, tefecik olanlarını da görünce 1928 yılında… Bakmış ki bu tür; daha bir benziyor insana, insana özgü tutum ve davranışlarıyla ve toplumsal yaşam kurallarıyla…Hem de ilk çağlardaki insanlara; sanki onların aynısının tıpkısı…Aynı  onlar gibi ana erkil, onlar gibi sevişgen…
Ve bu Amerikalı’nın bulgularını da 1929 yılında yazıya döken de ; Ernst Schwarz adlı bir Alman olmuş… Dolayısıyla bu primatın şanı 1930 yılında almış, yürümüş... Gerçi bizim ülkeye şanının, namının ulaşması epey zaman almış…Oysa bu türün birebir örneği bu ülkede karşılığını bulabilecekken… Üstelik de  bu türün   genetik yavruları bu ülkede son on iki yıldır saltanatını sürerken… Fuzuli’nin dediği gibi; “ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler”…


Neyse ki küreselleşme olgusu, bu olgunun küresel kültür, küresel ekonomi, küresel medya sac ayağının “küresel medya” salgını ve son kertede National Geographic  diye bir kanalı evlerimize, yuvalarımıza sokulurken tanışmış olduk işte bu türle; paniscus da olarak bilinen BONOBO maymunlarıyla ya da sevişgen şempanzelerle… Hani şu ufak, tefek ve üstelik de anaerkil türle…


Değil mi ki bir yakınlık var bu insansılarla, insanlar arasında… Ve  öylesine bir yakınlık ki ülkemizde yaşayan türlerle, bu BONOBOLAR arasında vallahi de akla zarar…Şaşırıp kaldım ben bile bu yaşımda…Bu durumda onları daha bir yakından tanıyalım  diyecek olanlara anlatalım arkadaşları…


Buncağızlar yakın geçmişe (ki 1930’lu yıllara kadar) “pigme şempanze” ya da “cüce şempanze” olarak adlandırılmışlar. Daha sonra iyice incelenince; dik duruşlarıyla, anaerkil ve eşitlikçi toplumsal yapılarıyla ve bu toplum içinde de cinsel etkinliğin belirgin, baskın bir belirleyici oluşuyla; şu iri kıyım, saldırgan, kavgacı şempanzelerden ayrılır olmuşlar.
Bunların adresleri; Demokratik Kongo Cumhuriyeti imiş…Bu cücelerin hal ve hareketleri, türdeşleri nasıl olup da gelmiş bizim buraları bulmuş; bu da her halde takdir-i ilahi… ( Tesadüf diye bir şeyi kabul etmeyenleri de haksız çıkarmayalım değil mi ?...) İşte bu cüce şempanzeler ki diğer bir adıyla BONOBOLAR toplumunda; seks (cinsellik) toplumsal bir davranış özelliği göstermekteymiş. Öyle ki cinsellik; toplumsal düzeni sağlamada, kuralları belirlemede çok önemliymiş.
Üstelik Bonobolar insanlar gibi yüzyüze çiftleşmekle  birlikte, yine insanlar gibi yalnızca çocuk yapmak için değil, hadonist bir yaklaşımla da birleşiyorlarmış… Ve de insanlar gibi cinselliğin, her türlüsünü “eşleşmeler ve uygulamalar bağlamında” deniyorlarmış. Cinsel birleşme ya da cinsel içerikli eylemler, yaklaşımlar, yakınlaşmalar; her türlü anlaşmazlığı çözmede ve de ödüllendirmede uygulamaya konuyormuş.
Ana-oğul dışında; her birey, birbiriyle çeşitli boyutlarda cinsel oyunlar oynayabiliyorlarmış. Kısacası; iri kıyım şempanzelerde şiddete başvurulan durumlarda, Bonobolar birbirine dokunarak, sevişerek barışı sağlıyorlarmış…


Sonuç olarak araştırmacılar; Bonobolar ile genel şempanze türü arasındaki farkın, şempanze ile insan arasındaki fark kadar olduğunu ileri sürmekle birlikte, Bonobolar’la insanlarınsa (tutum ve davranışları bakımından) oldukça benzeştiklerini söylüyorlarmış…
Sözün özü;  NG Wild izledikçe,  ülkemizin geldiği/getirildiği toplumsal yapıyı da gözlemledikçe bu araştırmacılara katılmamak olanaksız…
Üstelik de başta Sibel ÜRESİN adlı nisa bile söylemleriyle; bu Bonobolar’la AK-ÜMMET arasındaki benzeşme ve türdeşlik konusunda fersah, fersah aydınlatmakta bizleri… Ne diyor bu AK-SOSYOLOG ?...

Çok eşli sevişgen olun; daha mutlu olun…
İyi  sevişgen olun; daha iyi namaz kılın…
Ve kimileri de fetva veriyor; zorda kalınca kız kardeşinizle sevişin…
Ve de imamlar, hocalar; talebelerine  ibadeti sevişgence yapmanın usüllerini öğretiyor fedakarca…
Tekke ve tarikatlarda; şeyhler ve şıhlar, kadınlı, erkekli hiç ayrım yapmaksızın müridlerini kutsuyorlar, sevişgence…


Ne yazık ki Darwin Amca; bu gerçekleri göremeden , bu ayrımın ayırdına varamadan çok erken konuşmuş Galapagos Adaları’nda…Oysa Demokratik Kongo Cumhuriyeti ne fırsatlar sunuyormuş da… Nasip, kısmet işi; Christof Columbus da Hindistan’a ulaşan baharat yollarını bulacağım derken, Amerika’ya gitti, bir de yerlilerin elinden can teslim etti kadersizim…


Ve bizler Darwin’in şempanzelerinden gelenler…Sorunları sevişgenlikle değil de; kavgayla, saldırganlıkla çözmeğe uğraşanlar… Bonobolar’ın soyundan gelen bu sevişgen Ak-ümmetden öğreneceğimiz çok şeyler var…
Onlar ne kadar da haklılar Darwin’in kuramına karşı çıkmakla…Çünkü  onların ataları  Galapagoslu değil ki, onların ataları Demokratik Kongo’dan…

Selma ERDAL; İstanbul, 9 Eylül 2014




5 Eylül 2014 Cuma

DÜNDEN, GÜNDEN, GÜNDEMDEN...













BİZLER ATAM DEDİKÇE...
DEDİLER Kİ ATATÜRK'Ü PUTLAŞTIRIYORSUNUZ...
DEDİLER Kİ PUTLARA TAPMAYIN !...
ONLAR ADAM DEDİKÇE; DİYORUM Kİ; 
USTANIZI PUTLAŞTIRMAYIN...
DİYORUM K;
 PUTLARA TAPMAYIN !...

SAKIN UNUTMA, BOŞVERME, İÇİNE SİNDİRME !...
BU ÜÇLÜNÜN ÖZETİ; AÇILIMLAR BAĞLAMINDA TÜRKİYE'NİN TIKANDIĞI NOKTA...
TİTRE, KENDİNE DÖN; TÜRKİYE'NİN ARINIP, YIKANDIĞI AÇILIMA GEL !...



"PADİŞAHIM ÇOK YAŞA...GÜVENİRİM SANA...TOPUNUN KORUM A..NA" DİYOR KADIRGALI AYSEL...
NE DE OLSA O DA OT TIKAMIŞTI CANINA; TURGUT AKYÜZ'ÜN...
KARIŞTIRIVERİN ESKİ HAFTASONU GAZETELERİNİ...NELER BULURSUNUZ ONLARDA...ŞİMDİ BUNLAR TAYYİBAN REJİMİNİN ELİTLERİ...HAYIRLI OLSUN VATANA...






YÖRÜK, YÜRÜYEN TÜRK...BİR DE ORTAASYA'DAN GELİP DE ÜÇ ANAKARAYA YAYILMIŞ DEVLET KURMUŞ...ARAP; ONUN KARŞISINDA EL, PENÇE DİVAN DURMUŞ...YETMEMİŞ HADIM OLMUŞ...
KENDİNİ YENİ OSMANLI'DAN SAYANLARSA; BU ŞANLI GEÇMİŞİ GÖRMEZDEN GELİP, KÖLESİNE EFENDİ DİYE TAPINMAKTADIRLAR...
HAY SENİN YENİ OSMANLICILIK ÖZENTİLİĞİNE...
ÖNCE TARİHTEN AL DERSİNİ DE; ÖYLE ÇIK DÜNYA SAHNESİNE BE HEY TAYYİBAN !...






NE MUTLU TÜRKÜM DİYEMEYENLER VE DE ULUSALCILIKLA, SOLCULUK BİRLİKTE OLAMAZ DİYE AHKAM KESENLER... OKU BAKALIM; NE DİYOR PUTİN ?...
VE BU ARADA BU DÜŞÜNCELERİNİ KEMAL ATATÜRK'DEN Mİ KOPYA ÇEKMİŞ?...
ADAM BU PUTİN; ADAM...BİRİLERİ GİBİ NAYLONDAN "ADAM" DEĞİL...









O SAYDIKLARININ HEPSİ BULUNURDU BU ÜLKEDE BİRARADA...AMA REHAVET İÇİNDE OLANLAR NEDENİYLE, TERSİNE DÖNÜŞÜM BAŞLIYOR BURADA:((



GERÇEK Mİ BU ?...UYUYOR MU BU ULUS ?...
NEREDE MUHALEFET ?...NEREDE ORDU ?...
YOKSA, YOKSA BİZ ARAPLAR'A MI KULUZ ?...





EN BİRİNCİ ÜLKEYİZ;
TRAFİK KAZALARINDA...
HIRSIZLIKTA, DOLANDIRICILIKTA...
İŞÇİ ÖLÜMLERİNDE...
EN BİRİNCİ ÜLKEYİZ EVVELALLAH...






NE DİYOR ?...TÜRKİYE CUMHURİYETİ...BAŞKA BİR AD VERİYOR MU DEVLET'E ?...HAYIR...BU DURUMDA KONU NEDİR ?... CUMHURİYET'İN VARLIĞI, CUMHURİYET'İN TÜRK KİMLİĞİ; KAFALARINA ANCAK DANK EDEBİLMİŞTİR, 29 EKİM 1923'DEN BERİ...NE YAPALIM; KİMİLERİ GERİCİDİR, GERİDEN GELİR:))





BEN DE UZMANLIK ALANIM OLAN KONUDA (kamu yönetimi) GAZETEDE KÖŞE YAZILARI YAZDIM; KAMUSAL YARAR İLKESİNİ ÇİĞNEYENLERİ ELEŞTİRDİM DİYE BAŞIMA GELMEYEN KALMADI...
SEN Kİ YANDIN HOCA, YANDIN; BEN ALT TARAFI BİR BÖLGE MÜDÜRÜNÜ ELEŞTİRMİŞTİM SENSE, BAŞBAKAN
A DİL UZATTIN...SONUN HİÇ DE HAYIRLI OLMAZ SENİN...
HEMEN BEŞ VAKİT NAMAZA BAŞLA; METHİYELER DÜZ ZAT-I ALİLERİNE...
YOKSA KÜLLİYEN GİRERSİN KAFESE...NE RAHAT, HUZUR GÖRÜRSÜN; SORUŞTURMALAR NEDENİYLE, NE DE SAĞLAM KAFAYLA ARAŞTIRMALAR YAPABİLİRSİN...HEBA OLURSUN İNSAN İSRAF UZMANI TAYYİBAN REJİMİNİN ELİNDE...
BAK; UYARMADI DEME:))



Prosedür öyle de ondan; çalıştığı kurum açar soruşturmayı...Sonrasında Yük girer devreye...O da önce YÖK müfettişlerine karşı savunma verir; nasılsa ceza alır...Sonrasında İdari yargı'ya başvurur...İdari Yargı'da (benim onlarla haşır neşir olduğum yıllarda Fetoşçular vardı; şimdi geçtiyse AKBABALAR'ın eline) dava açara, onlarla cebelleşir...Yüzde 90 davayı kazanamaz..Ola ki yolunu kesmezlerse AİHM'e kadar gider:))











BENDEN SONRASI TUFAN DEDİLER; AKBABALAR'A OYLARINI VERDİLER... VE ARTIK GELECEKLERİ DE İPOTEKLİ...BİZLER ATATÜRKÇÜYÜZ DİYENLERİN AÇTIĞI BORÇLARI ÖDEMEKLE TÜKETTİK ÖMRÜMÜZÜ...AMA HİÇ GÖREMEDİK KAPIMIZDA KÖMÜRÜMÜZÜ...VE ONLARA OY VERENLER, PEŞLERİNDEN SÜRÜKLENENLER, KAPILIP GİDECEKLER GİRDABA, ONLAR DA ALLAHÇIYIZ DİYENLERİN BORÇLARINI ÖDEYECEKLER VE CENNETE GİDECEKLERİNİ HAYAL EDECEKLER CEHENNEMDE YAŞARKEN... Ve ben artık daha çok bağırıyorum BÜYÜK HARFLERle...Ama biliyorum herşey boşuna, herşey nafile...Uluçınarımıza tünedi bu kafile ki onlar işte bu AKBABALAR:((

4 Eylül 2014 Perşembe

Esop muyum, La Fontaine mi ?..




Karar veremedim bir türlü; Esop mu, yoksa La Fontaine mi olacağıma ?... Çünkü masallar düşmekte dilime; ama masallardaki olaylar gerçekleşmekte hayvanlar aleminde… İşte ben bu nedenle karar veremedim hala kimliğime; Esop mu, La Fontaine mi olmalıyım diye… En iyisi aksın masalımız yazıya; sonra  gelir sıra yazı, turaya, karışmayız işine; canı isteyen masalcı gelsin buraya…



Bir zamanlar dağlara, ovalara söz geçiren kurt; gel zaman, git zaman kocamış, olmuş köpeğin maskarası…Bir de arsızca geçmiş karşısına; karga marsığı… Bir türlü kapanmıyormuş gagası…Çatlak sesinde özerklik nakaratı…En sonunda sabrı taşan Kurt; başlamış söze:
-Sen bir kara kargasın, seni kandıransa kurnaz tilki…Sanma ki giydirecek sana hükümdarlık koltuğunda samur kürkü… İşi bittiğinde sıyırıp alacak; sırtındaki kara kılı, tüyü… Ağzında tuttuğun kurtlu peynire kanıp da…Sanma ki bağışlayacak sana mandıra… Kandıra, kandıra edecek seni düşman… Domuzdan, ayıdan, aslandan seni koruyan şu kocamış bozkurda…
Dese de vereceğim sana ganimetten parsa…Parçalayacağım koca çınardan büyücek bir arsa… Gönderse de seni kursa; altın kafesteki bülbül gibi öteceksin umuduyla… Bilesin ki işleri bittiğinde; senden de kalmayacak geriye ne cibre, ne posa…


İşte önünde komşu ağaçlara konan kuşlar…İşte savaşta nesli tükenen Libyalı taklacı güvercin… Ve Mısır’ın aynakları da komşusu taklacılar gibi kefenleri çoktan giydi… Suriye’nin kukumavları kaç yıldır perişan; iyicesine düşüncelere daldı… Irak’ın yedikardeşleri desen konacak dal bulamadığından kendini çöllere saldı…


Üstelik bir bildiği olmalı tombul serçe ablanın; akiller, sakiller dolaşırken dur, durak bilmeden senin peşinde…O sıvışıverdi; kendi dalına…Karışmadı ne nalına, ne mıhına… Katılmadı senin söylediğin şarkıya…Hiç düşündün mü acaba neden ?...
Ki o akiller; bit, pire, kene senin peşinde…Ve hatta tahta kurusu…
Ama ne oldu ?... Üzerlerine sıkılıverdi DDT…


Ki onlar uğramışlar  bir illete; çoğu umarsız…Karşılarında da pek keyifli bir akbaba; arsız, hırsız…
Bak tombul serçe hala nasıl da sessiz…Kurnaz tilkinin var ya bir de kartalı… Kimbilir hangi plan gereği; işte o kartalla uçmuştur haber posta güvercinsiz, dallarında misafir ettikleri ebabil kuşundan… Ve de fısıldamıştır o kartal tombulun kulağına; haber versin diğer sufi kuşlarına da…Konmasınlar başka dallara; kanıp da rüşvet niyetine verilecek yemlere, darılara, buğdaylara…Gelen haberde denmiştir ki:
-        Yok bu işte keramet…Bu gidişle kopar kıyamet…Çünkü akbabalar; tilkinin, çakalın sırasını beklemez oldular…Demekteler illa ki yalnızca bizedir ziyafet…Bu gidişat değildir iyiye alamet… Sen kendini sakla ve böylece akla…Ağzından çıkmasın bir daha bakla; iki cihanda da lekeli makamında… Bakarsın akbabalara karşı bozkurtlarla çıkarız ava…Yeni oluşumlara gelecektir sıra…Az sabırla bekle…



İşte böyle, böyledir durum karakarga kardeş…Sen de avlanırsan kafana göre; akbabalar bırakmaz yerde senden de bir parça leş… Hele ki kurnaz tilki tam kalleş; kendi kartalını kondurmak varken, sen gibi marsığı neden kondursun şu ulu çınara ?… Ki o ulu çınarın dallarını paylaştırmaya gelince sıra; domuz, aslan ve en başta tilki bilmelisin ki diyecekler sana; “sen şöyle çekil bakalım bir kenara”… Ola ki gaklayacak olursan öfkeyle; benzetirler akibetini Libyalı “taklacı güvercin”e, Mısırlı “aynak”a, Iraklı “yedikardeş”e ve Suriyeli “kukumav”a… En iyisi mi sen, tükenmeden neslin; edepli, edepli otur dur, tünediğin dalda…Sabrı taşan bozkurt bir öfkelenirse; koparır o kara kafanı bir ısırıkta…
Sen, sen ol; bu masalcıyı bir yol dinle karga kardeş... Ki o bozkurt bu topraklara ne kadar çok gömdü leş…

Selma ERDAL; İstanbul, 4 Eylül 2014