24 Nisan 2014 Perşembe

Sürdürülebilir Bir Cumhuriyet İçin…

Sürdürülebilir kalkınma diye bir kavram düşürüldü gündeme 20. yüzyılın sonlarına doğru…Ne yazık ki bu sürdürülebilirlik; sömürü düzeninin sonuna değin sömürüsüne, talanına dönüştürülmesi için Dünyamız’ın, sömürgenlerce üretilen koskocaman bir yalan olduğu tez zamanda anlaşıldı…Ve bu söylemlerin getirisi ki kuşkusuz sömürgenlerin kar hanesine yazılan; yerelleşme, yerel demokrasi safsatalarıyla, laf salatalarıyla ulus devletin varlığına, bağımsızlığına yönelik saldırılar bağlamında… İşte bu nedenledir ki 29 Ekim günlerinde YAŞASIN CUMHURİYETİMİZ diyebilmek için, Cumhuriyetimiz’in varlığını sürdürebilmesi için bundan böyle; HATTI MÜDAFAA YOK, SATHI MÜDAFAA VARDIR !... Bizlere bağımsız bir Cumhuriyet bırakan Ulu Önderimiz Kemal ATATÜRK’ün “ Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa vardır ve bu satıh bütün vatan topraklarıdır” özdeyişi; Kurtuluş Savaşımız’ın yaşandığı günlerde söylenmiş olsa da, günümüz koşullarına göre yorumlanabilecek, 21.yüzyıl Türkiyesi’ne de uyarlanabilecek anlamlı sözlerdir ki; Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, güzel Anadolumuz’u paylaşan yedi düvele karşın o günlerin Gazi Mustafa Kemal’i; Anadolu halkını “Ya İstiklal, Ya Ölüm” diyerek bir Kurtuluş Savaşı başlatmak için teşvik ederken şöyle demişti; HATTI MÜDAFAA YOK, SATHI MÜDAFAA VARDIR…
Kemal ATATÜRK güzel Anadolumuz’u bağımsızlığına kavuşturmak için yalnızca bir cephede değil, pek çok cephede birden savaşılması, Anadolumuz’un bütünüyle savunulması gerektiğini bu sözleriyle anlatmıştır. Üstelik Kemal ATATÜRK; ülke savunmasının, yalnızca düşmanın ülkeden kovulmasıyla bitmediğini ve bitmeyeceğini de bu sözleriyle anlatmıştır. Çünkü yedi düvelin denize dökülmesiyle işimiz bitti” diyerek bir köşeye çekilmemiş, tersine devrimleriyle “sathı müdafaa”, bir diğer deyişle geniş bir alandaki savunmasıyla, Anadolu halkını içteki ve dıştaki düşmanlarından korumaya çalışmıştır. Osmanlı Devleti’nin önem vermediği, yok saydığı Anadolu Türkü’ne; “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE !...” sözleriyle, Türklük’den kıvanç duymasını öğretmiştir. Ona; dinsel gericilikten arınılması gerektiğini söyleyerek İslam dininin akıl ve mantık dini olduğunun yolunu göstermiştir. En önemlisi de; Türk halkını, ulusunu aydınlatmak için yeni Türk harflerini doğrudan kendisi öğreterek, tüm ulusunun öğretmeni olmuştur. İşte bütün bunların anlamı; “sathı müdafaa” kavramına girer. Bir başka deyişle; O’na göre belli bir hatta, bir diğer deyişle cephede düşmanla, elde silahla savaşmak yeterli değildir. Her alanda bağımsızlık için, bu savaşı toplumsal yaşamın her alanına yaymak gerekir. Dolayısıyla bağımsızlık savaşının ardından, yapılan devrimler “sathı müdafaa” demektir ki Türklük bilinciyle, kıvancıyla donanımlı bir ulus, misak-ı milli sınırları içinde ülkesini her alanda savunacaktır. Önderimiz’in bu özdeyişi, Kurtuluş Savaşımız’ın yaşandığı günlerde söylenmiş olsa da günümüz koşullarına göre yorumlanabilecek, 21. yüzyıl Türkiyesi’ne uyarlanabilecek anlamlı sözlerdir ki ülke savunması düşünüldüğünde, ülkemizin bağımsızlığı için savaşım düşünüldüğünde, bu görevin yalnızca Türk Ordusu’nun yükümlülüğünde olduğu gibi bir düşünce vardır. İşte böylesi bir düşünce “hattı müdafaa”ya girer. Oysa önderimiz ATATÜRK’ün dediği gibi; her alanda bağımsızlık, her alanda özgürlük için “sathı müdafaa” gereklidir.*
Bu nedenle, öncelikle uluslararası alanda; siyasal çıkarlar, siyasal hırslar uğruna ülkemizin bağımsızlığından ödün vermeyen, ülkemizi pazarlık konusu yapmayan, ülkemizi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıran “ geri saydıran değil kuşkusuz ki yalnızca teknolojik anlamda değil, demokrasi, insan hakları, toplumsal yaşamda kadın-erkek ayrımına düşmeden her alanda ve her anlamda siyasal ve toplumsal hakların kullanılması, yaşama geçirilmesi, uygulanması anlamında” siyaset adam ve KADINLARININ, devlet adam ve KADINLARININ varlığıyla… Ekonomide; ülkemizin çıkarlarını düşünen, gözeten iş adamlarının ve KADINLARININ ve işgüvencesiyle, sendikal haklarıyla güçlendirilmiş üretken işçilerinin, emekçilerinin varlığıyla… Eğitimde; ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ’nden sapmayan öğretmen ve öğrencilerinin varlığıyla… Kamuda; devletinin çıkarları doğrultusunda, bununla birlikte kamu yararı ilkesinden ayrılmadan hizmet eden devlet memurlarının varlığıyla ( polisiyle, doktoruyla, savcısıyla, mimarıyla, mühendisiyle, vergi memuruyla)… Tarımda; toprağının arsa mafiasını satışını değil, tarımsal veriminin artışını düşünen, ormanını koruyan köylüsünün varlığıyla… Nüfusta; çok sayıda çocuk değil, iyi eğitilmiş, nitelikli çocuklar yetiştirmek isteyen ana-babalarının varlığıyla
(*) Var sayalım ki Ordumuz olduysa birilerinin “boy”ları, güvenemeyecek olursak yabanın “our boys”una; kaygılanmayın Kurtuluş Savaşı’nda yaşandığı gibi EFELERİMİZ iner dağdan, ovaya Mudanya’dan, İzmir’den Yunan’ı denize döktüğü gibi, bir kez daha dökmek için… Selma ERDAL






*VE BİR DERS

ARİSTO'NUN İSKENDER'E ÖĞÜDÜ.....
Büyük İskender, felsefenin duayeni sayılan Aristo’ya bir mektup yazar. “Zapt ettiğim topraklardaki insanları tahakkümüm altında tutabilmek için neler yapmalıyım?” diye görüş beyan eder...
1- Ülkenin ileri gelen insanlarını sürgüne mi göndereyim?
2- Ülkenin ileri gelen insanlarını hapse mi atayım?
3- Ülkenin ileri gelen insanlarını kılıçtan mı geçireyim?
Aristo’nun cevabı :
1- Sürgünde toplanıp sana karşı başkaldırırlar,
2- Hapishaneler militan yuvası olur, kontrolden çıkar,
3- Onlardan sonraki kuşak intikam hırsıyla büyür, tahtını sallar.
Çözüm olarak şu nasihati verir:
“İnsanların arasına nifak tohumları ekeceksin, birbirleriyle savaşınca hakem olarak kendini kabul ettireceksin, ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın. ”

HACİVAT’LA KARAGÖZ; BULUŞTULAR 12 EYLÜL ANISINA…

ONLAR BİR ARAYA GELDİYSE EĞER...VARSAYALIM Kİ AYLARDAN RAMAZAN...ONLAR BAŞLAYINCA SÖZE... ÜSTELİK DE GÜLDÜRE, DÜŞÜNDÜRE; KİMDE KALIR Kİ CAN ?...İŞTE YİNE ÖYLE BİR ANDA HACİVAT’LA KARAGÖZ; BU KEZ BULUŞTULAR 12 EYLÜL ANISINA…ÇÜNKÜ BUGÜN YAŞANANLARIN TOHUMU ATILDI O MEŞUM GÜNDE...BALIK HAFIZALARA YEM OLMASIN DİYE DÜNDE YAŞANANLAR, YİNE ATIŞMAYA BAŞLADILAR 1 MAYIS 2014 ÖNCESİNDE...
Hacivat (H): A benim Karagözüm nasılsın?... Karagöz(K): Senin de çocuğun asılsın… H: Karagözüm ne diyorsun böyle ?... Ramazan üstü yakışır mı bu sözler sana ?.. K: Her 12 Eylül’de ağlıyor binlerce ana… Bir de diyorsun ki yakışır mı bu sözler ?... Bilmez misin ki her 12 Eylül’de ciğerim sızlar… H: Ne olmuş Eylül’ün 12’siyse ?... Bizler duacıyız kazasız, belasız atlatalım her 11 Eylül’ü diye… K: Hacicavcav yine beni anlamazdan gelirsin, ben ağlarken sen gülersin ?... H: Neden ağlarsın be Karagözüm ?... Nedir sesindeki bu hüzün ?... K: Ah be Hacivat; ne tez unuttun… Halbuki o günlerde sen de bizlerle saf tuttun… Demek ki sen bizleri uyuttun, şimdi umursamıyorsun 12 Eylül’ü… Başımıza kesildin 11 Eylül bülbülü… H: Aman Karagözüm; o günler geride kaldı, insanlık çoook başka yerlere yol aldı… K:Amerikan emperyalizmine direnin diyen sen; oldun Amerikan uşağı… Elinde çelik kaşağı; derimi yüzenlerden yanasın… Umurunda bile değil; benim içim oluk, oluk kanasın…
H: Ah be Karagözüm; kaldı mı artık endişe, korku Amerikan egemenliğinden ?... Aç gözünü de bak; bugün Mao’nun Pekin’inde, Lenin’in Moskova’sında bile Cola içiliyor… Daracık blue-jean’li Rus kızları, erkekler için özel seçiliyor…Komünist düzenin üretken kadını, üretilen değere dönüştü…Senin Trabzon uşakları;“Nataşa” aşkıyla yatağa düştü…Bütün bunlar niye mi ?... K: Hah işte; dur bakalım orada… Başlama yine “Yeni Dünya Düzeni; Küreselleşme” masalına… Bilmekteyim ben de, olsam da bu kadar cahil; 12 Eylül 1980 bu başlangıç için ilk delil… Ondan sonra atıldı “küreselleşme” diye bir kavram ortaya, bir zamanlar Amerikan egemenliğine direnen senin Altmışsekizliler; teker, teker takıldı bu oltaya.. H: Aman Karagözüm ne demektesin?... Biz aydınların hakkını yemektesin?... K: Ben hak yemem Hacivat… Yediğim kuru soğan, esvabım bir kat… Değilim de senin gibi avukat; küreselleşme yalanı için… H: Aman Karagözüm; dur ben sana anlatayım küreselleşmeyi… K: Bırak Hacivat Çelebi; temiz kalanlara elleşmeyi… H: Aman Karagözüm neler demektesin ?... Yeni Dünya Düzeni’ni yanlış bellemektesin… K: Sen de en verimli tarlaları bellemektesin; ırgata da kalmakta çorak toprak… H: Dinle Karagözüm anlatayım sana doğrusunu; kurutma muhabbet kuyusunu… Sen yanlış bilmektesin… K: Ah be Hacivat; beni hep cahil bulmaktasın… Sen biraz sus, biraz da ben anlatayım şu küreselleşmenin anlamını; ortaya dökeyim senin yalanını… Sorarsan şu küreselleşmenin anlamını; say ki gezegenimiz Dünya, tek bir ülke… Söylenense koca bir yalan ezilen halka… Tastamamdır; sınırların kalkması demek… Böylece kolayca sömürülsün diye emek… Kuşkusuz sınırlar kalktı; ama kimlere?... Yüzlerce yıldır, utanmadan Dünyamız’ı kemirenlere…
H: Dinle beni bir yol Karagözüm, asmada bırakmadın üzüm… K: O benin işim değil; varı, yoğu sömürmek sizin işiniz… Daha yeni kırıldı dişiniz… Ben gibilere gelince; değil ülkenin sınırlarını aşmak, evimizin duvarlarından dışarıya taşamıyoruz… Ramazan gelmeden, zamları geldi… Dengesi bozulan yoksul halk; ağlamaktansa saf, saf güldü… H: Aman be Karagözüm; küreselleşme mi neden oldu bu zamlara ?...Bilmiyor musun bu yaz yine geldi ülkeye “küresel ısınma”?... K: Önceleri de “bu kış ülkeye komünizm gelecek” diye halkı uyuttunuz, şimdi de her sorun için “küresel ısınma”yı suçlu buldunuz…Bizleri de iyice ahmak bildiniz… H: Söyleme böyle Karagözüm; bu kadar da saldırma, her duyduğuna aldırma… 1980’lerden bu yana; çağ atlamaktadır Türkiye… K: 21. yüzyıldan, 6.yüzyıla mı ?... İki ileri-bir geri, mehter adımı gibi… Mehter bile hiç değilse bir adım öne yürür, sizin atladığınız çağda; her şey çürür… H: Aman Karagözüm; sen ne demektesin ?... Yoksa bu Ramazan da oruç mu yemektesin?... K: Bulursam bir dilim ekmekle, bir baş soğan, hele bir de içecek bir yudum su… Bakarım çevreme; var mı başkalarında açlık korkusu ?... Diz de çökmem kimsenin sofrasına; Türküsü’nü çığırmam onun, çünkü binmem ki arabasına… H: Ah be Karagözüm; sen iyice aymaz olmuşsun, kimseleri saymaz olmuşsun… El, etek öpmekle dudak aşınmaz, tırnak olmayınca sırt kaşınmaz… K: Sen değil miydin bize; “zincirlerinizden başka kaybedecek neyiniz var?” diyen ?... Zincirlerimi yitirmedim henüz ama; yitirdim gençlerimi, umutlarımı, onların yaşayamadığı güzel yarınları…Üstelik hiç de doymuyor bebelerimin karınları…
H: Aç gözünü be Karagözüm, dilimde tükendi sözüm; Marksizm değil, artık Makiavelizm genel ilke… Dillerine doladı bu sözleri, kırsal kökenli kaldırım sürtükleri bile; “başarıya giden her yol mübah”… Sense arıyorsun bende bir günah… Senin anlayacağın şimdilerde her şey satılık… Neredeeee yarin yanağından gayrısını halkıyla paylaşacak alık ?... K: Aman Hacivat Çelebi; sen komünistliği iyi bilirdin, şimdi neler demektesin ?... Yoksa sen de mi oldun liboş?... H: Ne söylersen söyle be Karagözüm; böyle gönlüm daha bir hoş… K: Aman Hacivat Çelebi; sen iyicesine olmuşsun sarhoş… Demek ki sen de oldun liboş; liboşlarla birlikesin?...Ayağı yalın, donu yamalı Anadolu halkına liberal libas biçmektesin ?... H: Ah be Karagözüm; oldum olası kalın kafalısın, halkın için tasalısın… Ama boşuna yanmaktasın, onların keyfi gıcır, karnı tok, sırtı pek… Buldular mı o gün yemek; “bir günlük beylik, beyliktir” diyerek aldırmazlar… Senin gibi yeni düzene saldırmazlar… K: Desene Hacicavcav; halkımız taptaze av küresel canavarlara… Ağızlara bir parmak bal; “işte özgürlük, demokrasi, liberalizm budur” ne istersen al… H: Unut artık seni üzeni… Anlamaya çalış bu yeni düzeni… K: Ne düzeni ?... Demek bunun içindi; 12 Eylül dümeni ?... H: İşine gelirse Karagözüm; bundan sonra dümen, ah, şey, düzen böyle… Varsa sende akıl, sen de bize takıl… Nedir bu böyle; hep itil, kakıl?... Asılana ağlamaktansa; kasılana bağlanırım… Methiyeler düzerek, çökerim sofrasına; doyururum karnımı, göbeklenir yağlanırım… K: Aman Hacicavcav destur; sen benden uzak dur… Sömürgenlerin artıklarıyla yağlanmaktansa; her 12 Eylül’de, ülkemin başına gelenlere kor ateşlerde yanar, dağlanırım… Bunca söze karşın; işte burada metreyle, arşın… Herkesin usu başında; gelmeden yol ayrımına iyice ölç-biç, düşün-taşın… Bugün 12 Eylül dedik, öfkemizi taşlarda bilemedik, belki haddimizi de bilemedik, belki sürç-i lisan ettik, af ola, bizimkiler de Bush’un sözleri gibi gaf ola… Gülelim acınacak halimize; bakalım sonuçta ne geçecek elimize ?... Selma ERDAL

1 Mayıs 2014 Yaklaşırken

Belki kan dökülmedi ama 1977 1 Mayıs'ından beri… Camiler kışlamız, minareler süngümüz diyenlerin yönetiminde; fabrikalar kışlası, sanayinin bacası süngüsü olan emekçi güçsüz bırakılmıştır… İşçinin, emekçinin gücü yok edilmiştir… Bugün için yeşil ya da sarı olarak tanımlayabileceğim işçi bayramı düzenlensin diye “1 Mayıs Alanı” olarak bildiğimiz Taksim Meydanı; işçiye, emekçiye açılmış olsa ve bundan böyle de açılacak olsa ne olur ki ?... Şanlı 1 Mayıslar bitmiştir… Özgürlük, eşitlik ve demokrasi umutlarıyla yaşadığımız o coşkulu 1 Mayıslar artık anılarda kalmıştır… Yağlı kurşun atılmasa da işçiye, emekçiye; küreselleşen kapitalizmin acımasızlığında 1 Mayıslar kanlı olmuştur ve bu düzen değişmedikçe de hep kanlı olacaktır bundan böyle…
Belki kan dökülmedi ama 1 Mayıslar bitti… Şanlı 1 Mayıs’dan, Kanlı 1 Mayıs’a gelindiğinde; bu ülkede 1 Mayıslar bitti… Çocukken aldatırlardı bizleri 1 Mayıs Bahar Bayramı diye… Geçmişde değil ama günümüzde gerçekten de 1 Mayıs oldu bahar bayramı… Emeğin değil, eğlencenin bayramı… Şanlı 1 Mayıslar; sanıldığı gibi 1 Mayıs 1977’de değil, 1 Mayıs 2007’de bitti… Anımsarsak 1 Mayıs 2007’yi; 1 Mayıslar’ın neden o günde bitmiş olduğu daha kolay algılanacaktır, anlaşılacaktır… 14 Nisan TANDOĞAN, 29 Nisan ÇAĞLAYAN Buluşmaları’na katılmayan, üstelik de katılmayacaklarını açıklayan DİSK, KESK, TTB, TMMOB ile birlikte, 14 ve 29 Nisan Buluşmaları’na katılmayan sivil toplum örgütleri, sanatçı, aydın ve yazarlar; 1 Mayıs 2007 kutlamaları için “Taksim Meydanı”nda olacaklarını günler öncesinden duyurmaya başlamışlardı… Cumhuriyet için kaygılanan ulusun büyük çoğunluğunun alanlarda buluştuğu günlerde; onlarla TANDOĞAN’da, ÇAĞLAYAN’da buluşmayacaklarını, birlikte olmayacaklarını açıklarken… Laiklik için, Cumhuriyetimiz için, en önemlisi de ULUS DEVLETİMİZ için; TANDOĞAN’a, ÇAĞLAYAN’a gelmeyenler, gelmeyeceklerini duyurunlar, 1 Mayıs için Taksim’de olacaklarını neredeyse davul, zurnayla duyurmuşlardı. Oysa Taksim çoktan taksimlenmişdi; erkeklikten dönenlerce, Kemal ATATÜRK’ün özgürlük anıtının yerine cami kondurmak isteyenlerce, terörü dağdan düze/kente indirenlerce…
Ya geçmişde ?... 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin ardından “Bu Anayasa, bu ülkeye bol geldi, daraltalım” diyen 12 Martçılar’ın ve 12 Eylülcüler’in elinde kuşa çevrilen 1961 Anayasası’nın tanıdığı özgürlük ve demokratik haklar doğrultusunda oluşan ortamda, bebelerimizden-dedelerimize, bir başka deyişle yediden yetmişyediye herkesin “1 Mayıs, 1 Mayıs; işçinin, emekçinin bayramı /Çağdaş uygarlık yolunda yürüyen halkın bayramı” diye ezgiler söyleyerek kutladığı ŞANLI 1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI; 1 Mayıs 1977’de yaşanan olaylarla KANLI 1 MAYIS olarak tarihimize geçti ve öyle kaldı. Çünkü 1 Mayıs 1977’den beri; ne işçinin, ne memurun, bir başka deyişle ne mavi yakalı, ne de beyaz yakalı emekçilerin sosyal ve ekonomik hakları eskisi gibi olmadı, kazanılmış haklar birer, birer yitirildi ki kamu kesimindekilerin böyle hakları hiçbir dönemde zaten olmamışdı… Bilindiği gibi; kamuda memur sendikaları için yıllarca türkü söylendi, ama memura toplu sözleşmeli sendika hakkı verilmesi bir düş olmaktan öteye geçmedi… Her dönem bir parmak bal çalındı ağızlara… Gerçi kamu işçisinin durumu memurunkinden başka değildi; her dem hükümetin son sözüne “olur” diyen, onay veren, baş eğen SARI sendikalar vardı kamu sektöründe (1 Mayıs 2010’da kutlamalar sırasında TEKEL işçilerince yaka, paça kürsüden indirilen TÜRK-İŞ Başkanı’nın benzeri sendikacılar), elbetteki özel sektörde de…Bir dönemin ŞANLI MADEN-İŞ’i olsa da… Onların grevli, toplu sözleşmeli sendikal hakları olsa da…Bununla birlikte ister işçiden yana ki bu dönemin Kemal SÜLKER’li DİSK’inde, ister patrondan yana SARI sendikası sayılan TÜRK-İŞ’inde “sendika ağalığı” kurumsallaşmıştı…Anımsanırsa; 12 Eylül sabahı, DİSK’in sendika ağası “pardon” başkanı, Intercontinental (bugünün Etap Marmara’sı) Otel’de sevgilisiyle yakalanmıştı, yine anımsanacağı gibi bir dönem de MADEN-İŞ başkanı Şemsi DENİZER’in Jaguar arabası dillere düşmüştü…
12 Eylül 1980 sonrasında, birkaç yıl sendikacılık askıya alındı…Daha sonra ortaya TÜRK-İŞ salıverildi…Ne sağ, ne sol; tek yol kamuda hükümetle, özel sektörde patronla uzlaşma, gerçekteyse IMF koşullarına uyma, boyun eğme… Turgut ÖZAL’la elini IMF’ye veren bu ülkede, günümüzde değil kolunu, çoluğunu-çocuğunu kurtaramayan bu ülkede; sendikacılık, işçi hakları sözde kaldı, SARI sendikacılık bile… Artık kamuda işçinin-memurun yiyeceği lokmalar; IMF’nin buyruklarıyla sayılı, özel sektördeyse işçi-emekçi daha da kaygılı, çünkü işçinin, emekçinin yükselen ücretleri, IMF’ye göre enflasyonun tek nedeni… 1980’lerde tohumları atılan küreselleşme, 1990’larda düşünce yavaş, yavaş dillere, 2000’lerde uluslararası sermaye serbest dolaşımda…Ulusüstü/ulusötesi şirketler; Birleşmiş Milletler’de sandalye edinmiş…Nasıl ki ülkemizde egemenlik ulusun değil, ekonomininse (örneğin; TUSİAD ne derse o olur), uluslararası alanda da, bir başka deyişle Birleşmiş Milletler’de de söz hakkı/egemenlik gücü; milletlerde/uluslarda değil, ekonomik gücü ellerinde bulunduranlarda… Uluslararası barışın yerini, uluslararası ekonomik yarış aldığından beri; işçinin, emekçinin sömürüsü iyice arttı…Sendika sözleşmeli işçiliğin yerini; “taşeronluk” kurumu aldı… Küreselleşme kavramının, sınırları tanımayan sömürü düzeni; öncelikle işçinin, emekçinin haklarını sömürdü, yuttu ve buyurdu: -Ne kızıl, ne sarı sendika… Yalnızca taşeron firma ve sınırlı sözleşmeli işçilik, yok öyle iş için ömür boyu güvence, acımam ben ne yaşlıya, ne de gence… Beğenmezsen sıradan çık… Nasılsa sarmış ortalığı açlık…İşsizler ordusu giderek büyümekte… Ama burada ücretler bana göre yüksekse; sıra başka memlekette… Doğanı da (ki toprağını, suyunu, havanı, yer altı, yerüstü tüm kaynaklarını) ve de doğanını (ki işçisi, emekçisi, ayırmaksızın tüm halkını) dilediğimce sömürebilirim…
Dünya’da sınırlar kalkmış ya; ama kimlere ?...İşte böyle acımasızca Dünyamız’ı da, Dünyalımız’ı da sömürenlere… Bu sömürüde tek engel; ULUS DEVLET… Ulus Devlet; öncelikle ULUS’un (ki en başta işçinin, emekçinin, köylünün, esnafın) en önemli güvencesi, ulusal birlik, ulusal kimlik için ve de bu koşullarda önemi çok daha artan NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE söylemi için… ULUS DEVLET bir engel; özkaynaklarımızın sömürülmesinde, satılmasında, dilediklerince kullansınlar diye yedi düvelin önüne atılmasında… Nedir özkaynaklarımız ?... Öncelikle tarımsal topraklarımız, yeşil alanlarımız, ormanlarımız, nehirlerimiz, göllerimiz, denizlerimiz, madenlerimiz, “petrol bulunmadı” diye kapatılan, daha sonra yabana satılan petrol kuyularımız, bor madenlerimiz, Dünya’da en çok Anadolu topraklarının altında yatan altın madenlerimiz… Bütün bunlar bizim özkaynaklarımız ve bunların küreselleşme adına uluslararası talanına, sömürüsüne tek engel; ULUS DEVLET ve en önemlisi de ULUSU’nu küresel sömürgenlerin, sömürü düzeninden koruyacak tek güç de yine bu ULUS DEVLET… 14 Nisan 2007’de TANDOĞAN’da, 29 Nisan 2007’de ÇAĞLAYAN’da olmayanlar, olmayacaklarını duyuranlar; 2007, 2008, 2009 1 Mayıs’ında oldukları gibi ve 2010 yılının 1 Mayıs‘ında da işçinin-emekçinin bayramı olarak bilinen 1 Mayıs’da Taksim’de oldular…Ama sanılmasın ki onlar gerçekten de işçinin, emekçinin geleceği için kaygılıydılar… 1 Mayıs onlar için bir şenlikdi…Çalsın davullar; oynasın kaygısızlar… Kesmeyin hızınızı; sırada 6 Mayıs’da da Hıdrellez var… İşçi için, emekçi içinse 1 Mayıslar’da ne var ?... Yalnızca kan var… 1 Mayıs 1977’den beri; ŞANLI 1 MAYISLAR bitti… 1 Mayıs 1977’den beri KANLI 1 MAYISLAR var… İşçinin, emekçinin giderek artan sömürülüşü var… İşçinin, emekçinin; işsizliğe, açlığa terk edilişi var… Kan dökülmemiş 1 Mayıs 2010’da ve de tek kurşun atılmamış ya… Yalan !... Her yerde vahşi kapitalizmin acımasız kurşunlarıyla vurulmuş, kan gölünde boğulan işçiler, emekçiler var… VE 1 MAYIS 2014 YAKLAŞIRKEN; ACABA YAŞANACAK DAHA NELER VAR İLERİ DEMOKRASİ SON HIZLA İLERLERKEN ÜLKEMİZDE ?... Selma ERDAL

19 Nisan 2014 Cumartesi

Düşünü-yorum

Sürekli düşünüyorum ve sürekli iç içeyim yaşadığımız olaylar bağlamında ortaya çıkan neden-sonuç ilişkileriyle ...
Koltuk sevdasına düşen ECEVİT iktidar olmak için şu ahir ömründe; Hüsamettin ÖZKAN aracılığıyla F tipi cemaatle girmeseydi gerdeğe, gelebilir miydik acaba bu günlere, böylesine ışık hızıyla ?... Herkes yakınıyor yaşananlardan; sanalda, yanalda, genelde, özelde…İyi de damdan düşmedi ya bu adamlar ?... Kuşkusuz ne güvercinler pisledi, ne atlar tepti, ne kurtlar parçaladı, ne arılar soktu bu halkı; oysa bu yaşananlar sürecinde çoğunluk umursamaz, vurdumduymaz, aymaz, aldırmaz ve kaygan zeminde, kendi çıkarları doğrultusunda kaypaktı… Üstelik 50’lerden beri hazırlanmasaydı bugünlere çağrı çıkaran önkoşullar; tek başına bir ampul bu denli karanlığı nasıl ışınlardı ?...
YASALAR varken, yasalara uymayanlara/aldırmayanlara/hakkını yasalarda aramayanlara; tez günde gelir YASAKLAR…Önce masumane görünen sıradan işlerle başlar; sarar gider benliğini de, bedenini de ayırdına varamazsın !... “Karanlığın dibine vursun bir kez, bakın nasıl çıkar yeniden aydınlığa” umutları düşse de dilere; umutlanma boş yere…Battın mı bir kez; kolay, kolay karanlığın derinliklerinden çıkamazsın, yoktur karanlığın kaldırma kuvveti, sudaki gibi !... Öncesinde “sigara sağlığa zararlıdır” denir, yasaklanır kapalı alanlarda…Sonrasında neler olabileceğini başlarda düşünemezsin, oysa kurnazlar yatmıştır pusuya; “sigaranın dumanının yaydığı olumsuz dışsallıklar içmeyene de zarar verir” der aldırmazsın onların sinsi amaçları kendilerinde saklı bu sağlık soslu yasağa… Sonrasında ?... Ve her şey rakıları buğulamakla/buzlandırmakla başlar televizyonlarda…Ardından adım, adım gelir yasaklar; ne olduğunu anlayamazsın !...
Bugünlerin geleceği 90’lardan beri belli…İşte 90’lardaki Türkiye’nin ahvali…Bugünler için nasıl da hazırlanmış altyapı…Sonuçta bal gibi yuttuk uyuşukluk hapı…Önce futbol düşkünlüğü devleti yönetenlerin öncülüğünde ve yine devlet televizyonunda başlatılan gazino geceleri ki bunun anlamı erkeklere futbol, kadınlara magazin ki uyuşukluk, deformasyon, bozulma, erozyon, tozuma hapları, kuşkusuz yüksek dozda ve elbetteki başlangıç TÖ’nün döneminde… Futbol ve magazin alaşımı tele-vole kültürü sarıverince benliğimizi; bundan sonrası bizler için tek yol devrim mi ?... İşte burada yanıldınız !... Ne Kemalizm, Ne Marxizm…Tek Yol Magazinizm…Dün anadan üryan yosmalar, aşifteler; bugünlerde nud bedende ihram Mekke yollarında, tarikat şeyhlerinin kollarında…Halkın bilinç altına girmek, toplumsal yapıyı zehirlemek, toplumsal kirlilik yaratmak için bu durum hemen duyurulmalı kamusal alana; magazin programları yayında, flash, flash az sonra…
Kitaplar…Onlar da değişti…Pop kültür; müzikten, sinemadan, televizyondan sonra kitap dünyasını da ele geçirdi… Sabun köpüğü televizyon dizilerinin senaryolarından başkalığı olmayan kitaplar okurlara sunulmakta…Barbara Cartland masalları bile oldukça entellektüel içerikli sayılabilir bu yenilerinin yanında... Bugünün sessiz, kendi köşesinde yaşayan menopoz cadısı tiyatrocu Füsun Erbulak’ı da anmadan geçmeyelim bu arada ki o dönemin zat-ı şahanelerinin bu değişime katkıları kesinlikle görmezden gelinemez, yadsınamaz, bir ara Duygu Asena’dan bile daha çok tavan yapmıştı ratingi çapkın kadınlar arasında… 80’li yılların ortalarında bir fırtına gibi esmişti; Atlan Erbulak’la evli olmasına karşın, tiyatrocu Ahmet Uğurlu ile yaşadığı aşkı dökünce yazıya/kitap sayfalarına o günlerde sanki bir kahraman gibiydi…Neredeyse altın madalya vereceklerdi hatuna; toplumsal yaşamda yarattığı kirlilik nedeniyle…
Kitaplardan söz açmışken; yemek tarifi verir gibi; yaşam tarifi veren kitaplara ne demeli ?... Yaşadığımız şu risk toplumunda, belirsizlikler, rastlantılar, kendi denetimimiz dışında oluşan, ortaya çıkan olaylar nedeniyle bilinmezler arasında yaptığımız yolculukta ne derece yararlı olabilecek bu kitaplar ya da sayfalarında yer alan ahkamlar ?... Bu kitapları yazanlar gerçekten de yaşamı hakkıyla yaşamayı başarmışlar mı, becermişler mi ?... Ansızın karşılarına çıkan olumsuzlukları yenmeyi, tüm zorlukların üstesinden gelmeyi, tüm olumsuz dış etkenlere karşın yine de ayakta durmayı ve bir gün bile bunalmadan sonuna kadar/doğal sonlarına kadar yaşamda kalmayı becerebilmişler mi ?... Özellikle de şu “yaşam koçları”; kendilerine ilişkin, kendi yaşamlarına ilişkin ne öğrendiler, ne deneyimler, ne çıkarsamalar edindiler de başkalarının yaşamlarına ilişkin sağaltıcı reçeteler yazmaya, başkalarına yol göstermeye, önderlik etmeye kalkışıyorlar ?... Ki onlar hani şu çok bilinen atasözündeki gibi; kendi başını bağlayamaz, gelin başı bağlamaya kalkar diyebileceğimiz kişiler bu işlere girişenler…Ve tarotçular, falcılar…Üfürükçüler, sihirciler, büyücüler, şifacılar… Kitapları yetmedi, yaşamlarımıza biçim vermeye soyunmuş, bilgileri, bilinçleri kendinden menkul zavallılar … Şeyhler, şıhlar, ağalar için kaygılanırken; bir de bunlar türedi toplumu çürütenler borsasında…Ve onların peşinden giden, kendi aklını, iradesini, karar alma mekanizmasını dumura uğratıp üste bir de para sayarak, onların peşinden gidenler ki onlar çok daha zavallılar… Düşünüyorum, düşünüyorum ve artık ürküyorum; yarınlarımızdan… Selma ERDAL

Dilim Düştü Yine; Umarım Bir Gün Kesilmez Lime, Lime

MARK+MARK+MARK VE DAHİ PEK ÇOK MARK BİRİKİNCE NE OLUR ?...ELBETTEKİ MARKS OLUR...DOĞAL OLARAK DA DAS KAPİTAL...
BAHÇEVAN ARNAVUT, SEYİS KÜRT, AŞÇI LAZ, UŞAK ERMENİ, MEYHANECİ RUM,DADI ARAP, ŞOFÖR AYHAN, BEN DE KÜÇÜK HANIMEFENDİYDİM YEŞİLÇAM FİLMLERİNDE; NEDEN ACIMASIZCA BOMBALAR YAĞDIRIR OLDUK BİRBİRİMİZE ?... OYSA BEN YEŞİLÇAM FİLMLERİNDE İSTANBUL ŞİVESİYLE KONUŞAN VE DE SOSYETEDEN BEYAZ TÜRK İLE AŞK YAŞAYAN; NURİ SESİGÜZEL'Lİ, İBRAHİM'Lİ FİLMLERİ ÖZLEDİM...O FİLMLERDEKİ GİBİ BİRBİRİNİ SEVEN, EKMEĞİNİ BİRBİRİYLE BÖLÜŞEN, ANADOLU HALKINA YİĞİT MERT DİYEN BATILI HALKIMIZI, BATILI'YA DA KALLEŞLİK DEĞİL, KARDEŞLİK YAPAN DOĞULU HALKIMIZI ÖZLEDİM...
ZEKİ MÜREN ASKERE GİTMİŞ DE...DİYE BAŞLAYAN TEKERLEMELER...KAHROL DÜŞMAN AL SANA BOMBA...DÜŞTÜKÇE BİZ KARDEŞ, KARDEŞE; DÜŞMAN YAPIYOR SAMBA... KANA KAN; İNTİKAM MI BU YAŞANANLARIN ADI ?...SİLAH ALTINDAKİ MEMEDÇİKLERE BOMBA...KAÇAK YOLUNDAKİ ŞAHANLARA BOMBA...
SAYIN DEMEK SUÇ OLMAKTAN ÇIKARILDI; ARTIK ULUDERELİLER'E BOMBA YAĞDIRAN BOMBACILARA DA SAYIN DİYEBİLİRİZ DEĞİL Mİ ?... DERSİMLİLER BEKLESİN AZ BİRAZCIK; ULUDERELİLER'DEN ÖZÜR DİLE SAYIN RTE...
VE DE TOPRAK AĞALARINA, MAFIA BABALARINA, KARA PARA TÜCCARLARINA DA KARŞI DURALIM, DURALIM Kİ KAÇAKÇI ŞAHANLAR DÜŞMESİN TOPRAĞA
İMRALI'DA ÇOCUK KATİLİ...HUMEYNİ DE BİR ZAMANLAR BURSA'DA KONUŞLANMIŞTI...DEMOKRASİ DÜŞMANLARI KENTLERİMİZİN ADINI KÖTÜYE ÇIKARIYORLAR...NEDİR BU BURSA'NIN BAŞINA GELENLER ?... ROKET ATIYORLAR YA MEMEDİN ÜZERİNE, İŞTE ONLARIN SİGARALARININ ADI DA ROKETMİŞ VE ÜLKÜCÜ GEÇİNEN TÜRKÜN OĞLU SATIYOR VE YAKIYOR O ZEHRİ...
KAÇAKÇI ŞAHANLAR VURULA, ANALAR ACIYLA KAVRULA, BİLİR BİLMEZ SÖVGÜLER SAVRULA, KARA PARALARI CEBE DOLDURAN AĞALAR DA BAŞKÖŞELERE KURULA=GÜNEYDOĞU... BEKİR YILDIZ'IN YAZDIKLARINDAN BİLİYORUZ KAÇAKÇI ŞAHANI...Kİ ONLAR VURULA, VURULA EVLERİNDE SOFRALAR KURULA BEBELER İÇİN... ÖLEN, ÖLÜR KALAN SAĞLAR BİZİMDİR DE DEMEK DEĞİL BU...İNSANIN, İNSANA ZALİMLİĞİ, ZULMÜ...BUNCA ÖLÜMÜ YAŞAYAN ÜLKELERDE; SİYASETÇİLER AR EDER DE, BECEREMEDİK BİZ BU İŞİ DİYEREK ÇEKİLİRKEN İKTİDARDAN... ÜLKEMİZDE DURUM BAMBAŞKA...BİZİMKİLER İLERİ DEMOKRASİYLE DÜŞMÜŞLER AŞKA... KOLTUK BIRAKMACA DEMOKRASİLERDE OLUR. İLERİ DEMOKRASİLERDE KOLTUK ÖYLE BİR İLERLER Kİ ÜZERİNE OTURANLARIN MABADLARINA GİRER... NE YAZIK Kİ ÜLKEMİZDE SİYASETÇİLERİN VURDUM DUYMAZLIĞI BİR YANA, ŞEYTAN BİLE SAĞIR; GİTMEZ BE ARKADAŞ İKİ TEK ATMAYINCA BENDEKİ BU KAHIR DERDİM HİÇ OLMAZSA BEN OLSAYDIM ONLARIN YERİNDE... İŞTE BU NEDENLEDİR Kİ SÖYLEMLERİMİZ ELEŞTİRİR; EYLEMLERİMİZ BİZLERİ ÖNCEKİLERLE EŞLEŞTİRİR...BOMBALAR DÜŞER TOPRAĞA, DEĞER OTA, KUŞA, İNSANA... VE BİR DE ŞU İŞ KAZALARI SORUNSALI...İŞ KAZALARI 2'YE AYRILIR; SÖZDE KAZALAR(MİLLETİ KERİZ YERİNE KOYARAKTAN BAŞKALARINI ÖLDÜRÜRSÜN), ÖZDE KAZALAR(SALAKÇA KENDİNİ ÖLDÜRÜRSÜN... AH BE DÜNYA !...İnsanlık, uygarlık, okuduklarımız, nereden, nereye?...Diğer bir deyişle GOGOL'dan, GOOGLE'a; nasıl da değişmiş Dünya...

PAMUK PRENSES ya da KARBEYAZ’den, KİRBEYAZ’ına

Pamuk Prenses ki gerçek adıyla Snow White ve Türkçesi’yle Karbeyazı; zehirli elmayı şehvetle ısırınca düşmüştü ya yere zehrin etkisiyle işte bizim masalımız da tam bu sahneden başlar. Ne diyorduk?... Hani Pamuk Prenses hem büyülü, hem de zehirli elmayı şehvetle, hazla ısırınca, ansızın düşmüştü yere ve ormandan arkadaşları olan yedi cüce sanmışlardı ki ölüm prenseslerine atmış kanca…Sessizce izlemişler onu günlerce ta ki atını şa’pan prens yolunu şaşırıp da dalınca cücelerin ormanına… Uzanmış yatan Karbeyaz’ı görünce, dalmak istemiş camdan kutunun içindeki yatağına, yorganına…
Birazcık sapık mıymış, neymiş ?... Yoksa yeni gömülmüş ölülerle mezarlıklarda sevişir miymiş ki görünce kıpırdamadan yatan prensesi iştahla titremiş ensesi…Abanıvermiş kızın üstüne, aldırmamış “ispatlamış mıdır acaba diye” rüştüne…Nasılsa orman…Yasalar burada darma, duman…Üstelik prenslerin, kralların, asillerin ilk gece hakkı var… Ve “küçük de olsalar ” bunca adamın arasında bakir kalmak akla ne kadar sığar ?... Cücelerin şaşkın bakışlarına aldırmadan çullanmış bir anda ölü gibi yatan prensesin üzerine, erkekliği girmiş prensesin en içine…
Zehirli elmanın etkisiyle kaskatı kesilmiş prensesin olmayınca bedeninin esnekliği, prens zorlanmış; zorlanınca da daha güçlü abanmış…Ritmik bir şekilde giderken bir ileri, bir geri; oluşan ve artış gösteren ivmeyle prensesin boğazını kapatan bir ısırıklık elma fırlamış ağzından ve o anda da kan boşalmış mücevher kutusundan…KARBEYAZI olmuş KANBEYAZI… Ağzı açık kalan cüceler; öldü prensesimiz diye beklerken acıyla başucunda, bu kez hayıflanmaya başlamışlar; prensin yaptığını biz neden daha önceden düşünemedik diye…Günlerce bekledik başucunda, boşuna mı çektik geceden sabaha ayazı…Hepimiz abazandık ama niye becermedik şu prenses haspası Karbeyazı ?... Oysa beyaz atlı prens bakmadı ölüsüne, dirisine, ne de ölüm uykusuna; daldı prensesin en kuytusuna…
Bizim başımız kel mi dedi içlerinden birisi; Keloğlan alınganlıkla somurttu…Onun somurtuk yüzünü gören Somurtuk şöyle bir öfkeyle seğirtti ki tam o sırada kükreyen aslan gibiydi Öfkeli… Ve diğerleri ya da gerçek adlarıyla her biri; Sleepy, Sneezy, Dopey,Doc, Happy, Boshful ve Grumpy… Prens işini bitirince, prenses de kara gözlerini mahmur, mahmur iyice bir açınca; girdiler teker, teker sıraya…Prens de “benim bu masaldaki görevim bitti” diyerek hazırlanmaya başladı dönmek için saraya…Uzaklaşırken prensin atının nal sesleri, yükseldi bir uğultu, bir gürültü; yedi cücenin boğuşmasından, önce kim prensesi becerecek diye kapışmasından ama tam o sırada prenses konuştu:
-Boşuna giriyorsunuz sıraya…Yağma yok; kimse beleşinden el koyamaz bu arsaya… Bunun üzerine cüceler koşa, koşa gittiler altın madenini çıkardıkları mağaraya… Ve artık prensesin adı KİRBEYAZI…Bundan böyle o dünyanın en güzel kızı olmasa da artık dünyanın en zengin kadını… Selma ERDAL

18 Nisan 2014 Cuma

Düşünceden Yazıya Düşenler

Siyasetin gerginliği; insanı çirkinleştiriyor (bakınız baş-kakanın sureti), yaşlandırıyor..."Artık siyaset düşünmek, yazmak yok" tadında kendime bir buyruk verdim bugün...Ama...Ne kadar sözümde duracağım; durabileceğim o kısım da tam bir muamma...İşte başladı yine dilim, yazıyor elim:
ONLAR NE BİLİRLER; OSMANLI DEVLETİ'Nİ KURAN BACIBEYLERİ'Nİ... ONLAR TUTTURMUŞLAR ARABIN YALELİNİ ANCAK KADINI DANSÖZ EDER OYNATIRLAR... NE BİLSİNLER HAN'IM NE DEMEK, HATUN /KATUN NE DEMEK?... ONLAR İÇİN KADIN CARİYE, HALAYIK...HER TÜRLÜ AŞAĞILAMAYA LAYIK... İŞTE BUNDANDIR BİZLERİN GÖZÜNDE DEĞERLERİ; BEŞ PARA ETMEZ BADEM BIYIK...
BEN SÖYLÜYORUM, DURMAKSIZIN YAZIYORUM; ENİNDE, SONUNDA AMERİKA BİZİ KURTARACAK, BİZE DEMOKRASİ GETİRECEK...YA SONRASI ?...İŞTE BU KISMI FAZLA KARMAKARIŞIK ???????
Yıllar önce yazmışım; sonunda "hayaldi, gerçek" mi olmuş ?... Kadınları izolasyondan önce; çocukları koruyun da taciz, tecavüz, organ mafyası eliyle ölüm gibi zulümlerden koruyun onları !... https://www.facebook.com/serdal1953/posts/366427023376912
Çocukluğumda; NAFIA'larımız vardı, ülkeyi kalkındırmak için... Günümüzde; MAFIA'larımız var, ülkeyi batırmak için... Bilmeyenler için; NAFIA: http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanlı_Nafıa_Nazırlığı
HAYDARPAŞA TREN İSTASYONU TALAN EDİLMESİN, KİMLİĞİNİ YİTİRMESİN !... Kırdan, kente göçen Anadolu çocuğu Burada çıkardı sırtındaki abayı, gocuğu Olacak bu gidişle bir tarih göçüğü Gidiyor elden İstanbul'un garları Atalım üzerinden bu yok edici harları Yaşasın yüzlerce yıl, bizden sonra da Karşı duralım şu acımasızca talana !...
İspanyollar'ın boğa güreşleri, Yeni Zelandalılar'ın Haka Dansı, Japonlar'ın Samuray kılıç gösterileri, Turistik; folklorik... Sıra Bursa'nın KILIÇ-KALKAN gösterisine gelince; Turistler ürküyor yakınmaları, gerçek Osmanlı kültürünü Dünya'ya göstermekten sakınmaları... Bu nasıl ikiyüzlülük, bu nasıl ulusalcılık, milliyetçilik ya da Yeni Osmanlıcılık ?... Anlayan varsa bu çifte standartı; bir zahmet bana da anlatıversin...
Bu ülkede magazin yazarı olmak varmış... Eğer magazin yazarsan; para çok, risk yok... Ne Ergenekoncu yaftası, ne hedef tahtası, ne bombayla uçurulma korkusu, ne de idam sehpası anlamında "risk" yok...
Futbol üzerine bir kaç söz... 1980 sonrasında, ABD'nin arka bahçesindeki ülkelerden ilham alan TÖ; siyasallaştırdı ülkemizde futbol'u/ayaktopu oyununu... Ardından RTE daha bir pekiştirdi, İslam'la futbolu birbirine perçinledi... Ve RTE'den çok öncesinde; Hakan Şükür, Hakan Ünsal, Emre Belözoğlu ve ardlarında niceleri.. .Hocaefendi'nin elini, eteğini öperek dinselleştirdiler (bazıları da hiç boş durmadı geceleri; magazin yosmalarıyla cinselleştirdler) ülkemizde futbolu... Marx demiş ya din toplumların afyonudur diye, "toprağı bol olsun" erken söylemiş bu sözleri... Ne de olsa görmedi bu günleri o Yahudi gözleri... Açlık, işsizlik, enflasyon, siyasal istikrarsızlık, hukuk tanımamazlık ???... Boşver, ötele, ertele... Hocaefendi'nin /RTE'nin / Fatih'in golcüleri hele bir göndersin topu filelere... Ülkede yeniden dirlik, düzenlik, her şey güllük GÜLİSTANlık, kaygılanmayın, ansızın biter her bir sorun... Açlıktan koksa da nefesi, o an kahraman kesilir; tutuğu takım sayesinde dede, baba ve torun... Öyle buyurmuyor mu sömürgeci düzen/vahşi kapitalizm/küresel kültür ?... Ey kahraman ecdadın, şanlı nesli; siz kafanızı yalnızca futbolla yorun... Ne de olsa en mühiminden memleket meselesi; "cumhurun başı" bile gitmedi mi taaa Ermenistan'a bu "gavur icadı" oyunu tamaşaya ?... Topçular gol atacaklar; GÜLİSTAN, AB yolunda yükselecek tez zamanda arsa... Ve ardından "Tarih yazdık" diye başlanacak marşa... Elbette ki sen katılabilirsen gün olur da; uluslararasındaki yerini koruyabileceğin bir maça... Ancak işte o zaman:((
NASIL Kİ ADALET MÜLKÜN TEMELİYSE... DİN DE ÇATISIDIR... BUNU SÖYLEYEN DE SELMA CADISIDIR:))
ÜNLÜ HARF, ÜNSÜZ HARF...BOŞANAN KADININ DRAMI... VE DE BİR BAŞKA ASENA-İBO VAKASI... NEDEN ERKEKLER BU KADAR ZAVALLI ?... KENDİSİNİ KADIN İSTEMEZSE; CEHENNEME ÇEVİRİYOR KADININ DÜNYASINI... AMA ERKEK KADINI İSTEMEZSE; BURUŞTURUP BİR KAĞIT GİBİ ATIYOR ÇÖPE, YÜRÜYÜP GİDİYOR ARKASINA BAKMADAN... BU ERKEK ADAMIN; GUCÜ MÜ, YOKSA ZAVALLILIĞI MI ?...
Yeni bir erkeğe kadar; yalnızca alış-veriş tüm yaraları kapar:))
VE SONRA KÜRESELLEŞME DİYE BİR KURAM VE DE İNTERNETİ BULAN BİR ADAM YARATTI. KADINLARIN ZAMAN VE MEKAN SORUNUNU ORTADAN KALDIRDI; KADINLARI TEK TİP MAGANDALARA KATLANMAKTAN KURTARDI, SONUNDA KADINLARA EN GÜZEL KIYAĞINI YAPTI:))
ÖNCELERİ FETHULLAH İÇİNDİ BU SONRADAN ÇEVİR KAZI YANMASIN, TÜRKİYE UYANMASIN...BU SON YILDA DA ARALARI BOZULUNCA CEMAAT'LE , TORNİSTAN EDİLDİ KONU MUHAMMED'E; YERSEN:)) http://selmaerdalyazilari.blogspot.com.tr/2014/02/kutlu-dogumlar.html?spref=pi
YASAMA-YÜRÜTME-YARGI TOPLANDIYSA TEK ELDE; 4. ERK MEDYA, HİÇ BIRAKILIR MI AÇIKTA ?... BAŞKA TÜRLÜSÜNÜ DÜŞÜNEBİLMEK İÇİN UYUYOR MU HALK HALA AYAKTA ?... TÖ SÖYLEDİ YILLAR ÖNCE; KALACAK 2.5 MEDYA... ARTIK DİYOR Kİ TEK, EN BÜYÜK, İLAHİ GÜÇ SAHİBİ USTA: BİRİ DE, ÖTEKİ DE BANA; BELKİ KALIR SANA, SENİ KANDIRMAK İÇİN BUÇUKLU PARÇA...
GEÇMİŞTE ENFLASYONA BİLE EVET DİYEBİLİRİM AMA NÜKLEER SANTRALLARA ASLA DERDİM...BUGÜN TAYYİB'E BİLE EVET DİYEBİLİRİM AMA NÜKLEER SANTRALLARA ASLA...ÇÜNKÜ NÜKLEER SANTRALLAR PATLARSA ÖLEBİLİRİZ AMA NÜKLEERSİZ YAŞAM VAR OLDUKÇA NASILSA TAYYİB'İ DEVİREBİLİRİZ:))