18 Mayıs 2014 Pazar

YÜZYILLARIN ADAMI

Anımsanacağı gibi, 1997 yılının yaz ayları boyunca şu internet denilen sanal oyuncakla, ABD'nin TIME dergisince, yüzyılın adamı seçilecekler arasında birinci olsun diye, ulusça ATAMIZ'ın adını göndermiştik. Sonuçta bu uğraşlar/çabalar/özlemler/istekler boşa çıktı; ATATÜRKÜMÜZ yüzyılın adamları sıralamasına girmedi/alınmadı/sokulmadı. Dolayısyla "tepkisiz toplum" olduğu savıyla sürekli eleştirilen biz Türk Ulusu'ndan öfkeli başkaldırılar, yakınmalar, haksızlığa uğradık eleştirileri...İyi de; ATATÜRKÜMÜZ'ü TIME'da yüzyılın adamı olarak görmek o denli önemli mi? Hiç sanmıyorum... Bence gerçekten önemli olan, olması gereken; ülkemizde yaşayanların, ulusumuzun bireyleri olarak bu topraklarda güvenle yurttaşlık haklarından yararlananların O'nu böyle görmesi/görebilmesi/gerekirse görmelerinin sağlanması, yüreklerde, beyinlerde yeralması (PKK ve Hizbullah bağlamında)...
Anımsatmak isterim ki; Anadolu halkı o günlerin Gazi Mustafa Kemali'nin önderliğinde bir Kurtuluş Savaşı, bir bağımsızlık savaşı verirken ATATÜRKÜMÜZ, Amerikan basınında "Bir eşkiya, sarı saçlı bir çete başı" olarak tanımlanmıştır. Kuşkusuz başta Fransız basını olmak üzere, Avrupa anakarasında da benzeri sözcüklerle tanımlanmış, yerilmeye çalışılmışdır. Ardından Türk Ulusu ATATÜRK'ün önderliğinde bağımsızlık savaşını utkuyla bitirince, O'nu daha önce yeren Amerikan basını kendisinden övgüyle sözetmeye başlamıştır. Bilindiği gibi Anadolu atalarının deyişiyle buna, "bükülemeyen elin öpülüşü" denir. Daha dün Ulu Önderimiz ATATÜRK'ü "Bir sarışın eşkiya" olarak tanımlayanların, bugün hernedenli zor koşullarda olursak olalım (Ülkemiz uyruğuna geçmiş bir enflasyon canavarımızla "ya da IMF tutsaklığımız" yaşıyor olmamız ya da PKK, Hizbullah asalaklarıyla uğraşıyor olmamız düşünülürse) yine de O'nun bize armağanı Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin onurlu Türk Ulusu olarak; kendimize güvenle, O'nun yolunda yürüyor oluşumuz bile, Ulu Önderimiz'in yüzyılın adamı olarak gösterilmemesi için yeterli bir neden değil midir? Üstelik ATATÜRKÜMÜZ; Humeyni'nin ya da Hitler'in yeraldığı bir sıralamaya hiç yakışır mı? Burada bir başka konuya değinmek istiyorum. Daha açık bir deyişle TIME'ın yüzyılın adamı sıralamasında yer alan bir başka ada ilişkin bir konuyu gündeme getirmek istiyorum; Güney Afrika'nın Mandelası'na...
Henüz belleklerden silinmediği kansında olduğum bir konu bu; 90'ların başında ATAMIZ adına bir ödül verilmesi düşünülen Güney Afrika'nın Mandelası'nın ödülü geri çevirişi konusu... Bilindiği gibi Mandela'ya bu ödülün veriliş nedeni; Kemal ATATÜRK'ün kişiliğiyle özdeşleşen, örnek bulan bir bağımsızlık önderi olduğu varsayımıydı. Kuşkusuz Mandela bağımsızlık savaşımı veren bir önder olarak, Dünya genelinde ne denli öne çıkarılırsa çıkarılsın, hiç ATATÜRKÜMÜZ'ün büyüklüğüne eş/eşit olabilir mi? ATATÜRKÜMÜZ ne demişdi? YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!...Bugünkü güzel Türkçemiz'le "YA BAĞIMSIZLIK YA ÖLÜM!"...Mandela'nın yaşadığı gibi bir TUTSAKLIK'dan hiç ama hiç söz etmemişdi. İşte bundandır ki; varsın ATATÜRKÜMÜZ , TIME'da yüzyılın adamı seçilmesin. O; biz Türkler için, Türk Dünyası için yalnızca bu yüzyılın değil, bütün yüzyılların adamıdır. Önemli olan böylesi bir seçilmişliğin, bizden sonra da yaşayacak/yetişecek Türk Ulusları'nca (Anadolu Türkleri ve Türk Dünyası'nca) kıvançla onaylanmasıdır. Kuşkusuz, Ulu Önderimiz Kemal ATATÜRK; YÜZYILIN DEĞİL, YÜZYILLARIN ADAMIDIR...
*Ve neden TIME Dergisi içerikli bir yazı derse değerli okur ?...Sanki Tanrı vergisiymiş gibi; kimilerini pek bir hırs sarıyor son yıllarda ille de adıgeçen dergiye kapak olacağım diye...Olsan ne olur, olmasan ne olur; sen olabiliyor musun sonsuza dek bir ulusa ÖNDER ?...İşte bana ondan haber ver... Selma ERDAL

17 Mayıs 2014 Cumartesi

Bir FOTO-ROMAN

Ülkemizde en çok bilinen ve unutulmayan foto-roman; Gönül Akkor ve Kadir İnanır'ın birlikte poz verdikleri, 60'lı yıllarda Hürriyet'de yayınlanan BAĞDATYOLU foto-romanıdır...Ve bu paylaşım da bir foto-romandır...En az Bağdatyolu kadar bilinir ve unutulmaz olmaya aday bir foto-romandır: KÖMÜR YOLU, ÖLÜM YOLU...
Dünya üzerinde 200, bilemediniz 250 yıllık geçmişi olan Kurnaz Tilki’nin USA’sı; “kızılderili soykırımınından uyduruk, düzmece bir şanlı geçmiş kurgulamak için Aloma’yı unutma !” söylemleriyle yetmişikibuçuk milletten oluşturduğu nufusuna uyduruk bir tarih yazarken, üç anakaraya yayılmış egemenlik alanıyla en az 600 yıl Dünya tarihini yönlendirmiş, etkilemiş, oluşturmuş bir diğer deyişle yalnız kendi tarihini değil, Dünya’nın da tarihini yazmış, biçimlendirmiş bir ulusun “ne yazık ki ” kimlik bilincine beton atmak için;iç ve dış saldırganlarca, yeraltı ve yerüstü doğal ve çevre kaynaklarının yanı sıra, en çok da tarihsel kaynaklarına el uzatılmakta, ulusun kimlik bilincini yok etmek için her türlü kötülük yapılmaktadır… Bir zamanlar Osmanlı’nın önünde diz çöküp, onun merhametiyle Dünya sahnesinde varlığını sürdüren bir Fransa ve onunla birlikte, diğer sömürgenlerin çabalarıyla giderek haritadan silinmek istenen Türkiye, Dünya nüfusundan düşürülmek istenen Türk Ulusu… Ne acıklı, ne utanılası bir durum ?… Ülkenin ve ulusun saygınlığını düşüren beceriksiz egemenlerin eylem ve söylemleriyle, basiretsizlikleriyle; uluslararası alanda durum böyle olunca...Ve dışarıda yaşananların yanı sıra, ülkede de başta denetimsizlik, önlemsizlik, uzağa görememek, insana değer vermemek, doğa koşullarını hiçe saymak gibi ve sayılabilecek pek çok nedenle oluşan,ortaya çıkan, yaşanan pek çok olumsuzluk, acı, felaket de üstüste gelince...Bunları balık hafızalara yem etmemek amacıyla bir foto-roman hazırlamak gereği duydum...İşte son günlerde yaşananların FOTO-ROMANI:
ULUSUNA BÖYLE DAVRANIŞLARDA BULUNANLARI; TEŞHİR ETMEK ULUSAL BİR GÖREVDİR: AK-BABALARIN ÜLKESİNDEN MEMUR UÇAN TEKME...
KIVIRDIĞI İÇİN NEREDEN, NEREYE...PARTİ, PARTİ GEZE, GEZE OLDU BÖYLE DENSİZ GEVEZE...VE KABAHATİ GELİN ETMİŞLER; KİMSE ALMAMIŞ...SUÇ İLLE DE CHP'DE...SANKİ YÜRÜTME ORGANI; AKP DEĞİL DE CHP (ÜSTELİK SİZİN YÜRÜTME ORGANI OLUŞUNUZ TESCİLLİ HER ANLAMDA)...VE BİR DE DERLER YA; HEM EĞ, HEM DE DÖKME...CHP VE DİĞER PARTİLER UYARMIŞ SİZLERİ İŞTE...DAHA NASIL BASKI YAPACAKLARDI Kİ SİZLER GİBİ AYMAZLARA ?...BU HALK SÜREKLİ SİZLERİ UYARMAKTA DA; NE DEĞİŞİYOR ?...UYARILARA YANIT; TOMALARDAN GELİYOR, YANINDA DA İKRAMİYESİ BİBER GAZI...CHP, CHP OLMAKTAN ÇIKTI, ÇIKALI; NASIL KESEBİLSİN SİZDEKİ HIZI, NASIL AYAR VEREBİLSİN YANLIŞLARINIZA, YANILGILARINIZA KARŞI ?...
KORKAKLIĞIN BELGESİ SANMAYINIZ... MONTAJDIR, MONTAJ...KASIMPAŞA DELİKANLISI HİÇ KORKAR DA KAÇAR MI ?...
MADENLERDEN HER ZAMAN KÖMÜR ÇIKMAZ; ÜSTELİK ONLARIN ATEŞİ EL YAKMAZ, AMA YÜREKLERİ KOR EDER... NEDEN OLANLARI DA ENİNDE, SONUNDA DARMADUMAN EDER...
"SALDIR" DEMİŞTİR...O DA SALDIRMIŞTIR... DİKKAT EDİN DE ISIRMASIN...MAAZALLAH KUDUZ AŞISI FALAN DA YAPTIRMAK GEREKİR
GEZİ'DEN SONRA; SOMA... HALK İŞTE YİNE SOKAKTA...
BİR ZAMANLAR VAR OLAN; ŞANLI MADEN İŞ DİRENİŞÇİLERİNİN ANILARINA DA GİTSİN...
BU OLAY NEDENİYLE İSTİFA ETMEZ, BUNDAN İSTİFADE EDER BUNLAR DİYE FELAKETİN HEMEN ARDINDAN, DAHA İLK GÜNDE YAZDIM...KEŞKE YANILSAYDIM...AMA YİNE YANILMADIM... ŞİMDİ BUNLAR BU OLAYDA CEMAATİN PARMAĞI, YAHUDİ LOBİSİ, AMERİKAN OYUNU, GEZİCİ, ERGENEKONCU, KEMALİST KOMPLOSU VARDIR BİLE DERLER...HERŞEYE HAZIRLIKLI OLUN...
BU OLAY NEDENİYLE İSTİFA ETMEZ, BUNDAN İSTİFADE EDER BUNLAR DİYE İLK GÜNÜ YAZDIM...KEŞKE YANILSAYDIM...KEŞKE YANILSAYDIM...
AK-ÖLÜM: AKP'YE OY VERMEYENLER; DİKKAT !... HER AN ÖLÜM KAPINIZI ÇALABİLİR...
BUNLAR AKP'YE OY VERMİŞLER... İŞLERİNİ BULMUŞLAR... İŞGÜVENLİĞİ OLMAYAN ORTAMLARDA DA AKP ELİYLE ÖLÜMÜ BULMUŞLAR... ONLAR İÇİN YIRTINAN, ÜZÜLEN, KAYGILANAN, SES ÇIKARAN BİZLER... SORUMLULARLA, KURBANLAR SUSKUN,SESSİZ... SUÇLU KİM DERSENİZ ?... YAKINDA TOPLARLAR HER BİRİMİZİ "SUÇLU" DİYE; TEKER, TEKER EVLERİMİZDEN...
BUNLAR İNSANDAN, İNSANLIKTAN ANLAMIYORLAR; VARSA, YOKSA DİLLERİNDE DİN, İMAN...BUNLAR DA MÜSLÜMANSA; KİMDE KALDI DERMAN ?... İBRET-İ ALEM İÇİN MÜSLÜMAN GEÇİNENLERİ TEŞHİR EDİYORUM BU PAYLAŞIMLA:((
BALIK BAŞTAN KOKAR...BAŞBAKAN YUMRUK ATARSA; DANIŞMANI TEPER... BUGÜNLERİ GÖRDÜK YA KUŞKUMUZ YOKTUR Kİ GELECEĞİMİZ ÇOK DAHA BETER... AMA BU GÜNLERİN GELECEĞİ KAYGILANDIRMIŞTI BENDENİZİ TAAA 2009'LARDA... KEŞKE HAKLI ÇIKMASAYDIM; KEŞKE BEN YAZMIŞTIM DEMESEYDİM;NE ÇOK İSTERDİM:(( YAZMIŞTIM BURAYA; "CAN GÜVENLİĞİMİZ İÇİN BİR DİLEKÇE" DİYE: http://selmaerdalyazilari.blogspot.com.tr/2014/02/can-guvenligimiz-icin-bir-dilekce.html?spref=fb
VE...MÜHÜRLERİ SÖKÜN... AÇIN, AÇIN; MADENLERİ AÇIN... ÖLÜM PAHASINA KÖMÜR ÇIKARIN... BAŞKANLIK SEÇİMLERİNE ŞURADA KAÇ GÜN KALDI ?... Selma ERDAL

15 Mayıs 2014 Perşembe

Somali Değil, SOMA... SOMALI'yı İlgisiz Koma...Çok da İlgilenirsen Hazırda Bekliyor TOMA

MEMLEKET OF THE GÜLİSTAN'DA; İNSANIN EDERİ KAÇ AKÇE ?... YÖNETİM BİÇİMİ; İLERİ DEMOKRASİ... YÖNETİMİN BAŞI, DİNDAR BİR USTA, ASLINDA DİNCİ VE DE KİNCİ... KİNİ,KİMLERE Mİ ?...BEYAZ TÜRKLER'E; OKUMUŞA, KENDİNİ AYDINLIKLA DOKUMUŞA...ÜLKESİ, ULUSU İÇİN KAYGILANIP, TUTUŞMUŞA...
BU ÜLKENİN ZENCİSİYİM, KARASIYIM, GÖNÜL YARASIYIM DİYEREK GELDİ BAŞA... DEĞİŞTİRDİ KURULU DÜZENİ, OLDU ÜLKENİN OYUN BOZANI... SONUÇ; CANLAR DÜŞÜYOR TOPRAĞA... ÇÜNKÜ ARTIK İŞ GÜVENCESİ OLMADIĞI GİBİ AMELENİN, İŞÇİNİN, EMEKÇİNİN, İŞ GÜVENLİĞİ DE YOK... VE O AMELE, İŞÇİ, EMEKÇİ SUSKUN TAŞERONLAŞMA KARŞISINDA; CANI PAHASINA AKITMAKTA TERİNİ, YETER Kİ SALLAYABİLSİN KAZMA, KÜREK, YETER Kİ DOYSUN ÇOLUK, ÇOCUK, OLSUN KARINLARI TOK... İŞ GÜVENLİĞİ KAYGISI DÜŞER Mİ Kİ USUNA ?...BUNCA İŞSİZ VARKEN...KAZMAYI, KÜREĞİ KAPAN BAKAR MI Kİ İŞ KOŞULLARININ; UYGUN OLUP, OLMADIĞININ USULÜNE ?...YETER Kİ KAZANILSIN YEVMİYE... ONA ÇOK GÖRÜLÜRMÜŞ 250 BİN DOLARLIK; KAÇIŞ ODASI, İÇİNE SIĞINABİLECEK 40 KİŞİ, HİÇ DE DEĞİLSE KURTULABİLECEK 40 CAN...OLUR MU ÖYLE HİÇ ?... MALİYET ARTAR...NASILSA AMELE, İŞÇİ, EMEKÇİ DEDİĞİN; İŞ SAHİBİNİN NAZARINDA PİÇ...SOKAKLARDA BULUNMAKTA; PEK ÇOK ONLARDAN...
SOMALI MADEN İŞÇİSİNİN PATRONUNUN YÜKSELMEKTE İSTANBUL'DA GÖKDELENİ...EN ÇOK 3 KİŞİNİN YAŞAYACAĞI RESİDANS DEDİĞİN KONUTLAR İÇİN İSTENECEKMİŞ; 3 MİLYON DOLAR YEŞİL PAPEL... TUĞLASINDA, ÇİMENTOSUNDA, ÇELİĞİNDE; MADENCİNİN ALIN TERİ, KANI, CANI VAR...VARSA, VAR; ONLARIN EDERİNİN NE KIYMET-İ HARBİYESİ VAR ?... OLA Kİ ALINIRSA NAZARI DİKKATE; SONRA PATRON NASIL KAR YAPAR ?...YETER Kİ SERMAYEDEN YİTİRMESİN SERMAYEDAR...AMELE, İŞÇİ, EMEKÇİ CANDAN YİTİREVERSE NE OLUR Kİ ?... ÜLKEDE İŞSİZLİK TAVAN YAPMIŞKEN BU KADAR, NASILSA İKAME EDİLİR ÖLENLER, SAĞLARLA...BU KADAR FERYADA, FİGANA NE GEREK VAR İNSANIN BU KADAR BOL, İNSANA DEĞERİN DAR OLDUĞU BU MEMLEKETTE ?... ACABA TOPLAYACAK Mİ ŞU DİN MASKELİ VAKIFLAR; DÜNYA'NIN BİLMEM NERESİNDEKİ MÜSLÜMANLAR İÇİN TOPLADIKLARI GİBİ, SOMA'DAKİLER İÇİN DE YARDIM ŞU CENNET GARANTİLİ/TAPULU MÜSLÜMAN TAİFEDEN ?... ACABA OKŞAYACAKLAR MI SOMA YETİMLERİNİN DE BAŞLARINI, SOMALİLİ YETİMLERE GÖSTERDİKLERİ ŞEFKATİN EŞDEĞERİ DUYGULARLA ?... ŞİDDETLE MERAK ETMEKTEYİM....
YOKSA YİNE KEDİ İŞİ Mİ ?... TRAFOCU KEDİLER MADEN İŞİNE DE Mİ KARIŞTI ?... SEÇİMLERDE TRAFOLARI PATLATTI KEDİLER; SONUÇLAR PEK İÇE SİNMEDİ, TARTIŞMALI, KUŞKULU... MADENDE DE TRAFO PATLAMIŞ SÖZÜM ONA; NEDENİ BUYMUŞ YAŞANAN FELAKETİN, ACININ... HER NE KADAR ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI AÇIKLAMA YAPSA DA; TRAFO DEĞİL, BAŞKA BİR MADEN DAMARINDAN GAZ SIZINTISI OLDUĞUNA İLİŞKİN, YEMEZLER OĞLUM...BESBELLİ BU DA KEDİSEL BİR FAALİYET... DEĞİL Mİ Kİ TRAFO PATLAMASI AÇIKLAMASI YAPILDI HÜKÜMETSEL KAYNAKLARCA; ELBETTEKİ ÜMMET-İ MÜSLÜMAN OLARAK, ONLARA İNANACAKSIN, NE DE OLSA DİNDAR BAŞBAKAN VAR BU MEMLEKETTE... SONUÇ OLARAK İŞTE BİR ADET; SABOTAJCI KEDİ İŞİ FELAKETLE DAHA KARŞI KARŞIYAYIZ... VE KEDİLER; SANIRIM CENAB-I ALLAH BAKANLIĞI'NIN "GİZLİ GÖREVLİ" KADROSUNDA...
DELİK... HRANT'IN AYAKKABISI DELİKDİ... VE O GÜNLERDE HERKES ERMENİ'YDİ..GÜNLERCE GİTMEDİ; SÖZLERDEN, GÖZLERDEN, ANILARDAN ONUN AYAKKABISINDAKİ DELİK İZLERİ... MADENCİNİN DE ÇORAPLARI DELİK... ACABA KİMLER OLACAK BUGÜNLERDE ; MADENCİ ?... KİMLER DİYECEK; HEPİMİZ MADENCİ?...KİMLER DİLLENDİRECEK; MADENCİNİN ÇORAPLARINDAKİ DELİKLERİ ?...
VE ŞİMDİ SEN MANİSA'NIN KIRKAĞAÇ İLÇESİNİN SOĞUK HAVA DEPOLARINDA KAVUNLAR MI VAR SANDIN?...
DEVLET'İ ÇÖKERTEMİN BİR SONUCUDUR BU YAŞANANLAR... DEVLET'İN ELİNDEYKEN MADENLER, ÜSTELİK DE ÜLKE "İLERİ DEMOKRASİ" AŞAMASINA GEÇMEMİŞKEN; YAŞANMAZDI BÖYLESİ FACİALAR, DOLAYISIYLA ACILAR... SON 12 YILDA; NÜFUS PLANLAMASINDA YÖNTEM OLARAK BELİRLENMİŞ, İLK SIRADA "İŞ KAZASI NEDENİYLE ÖLÜMLER"... KAZALAR ÖLÜM GETİRİR; DOKLARDAN, KÖPRÜDEN, MADENDEN... NE DİYELİM ?...MUKADDERAT, KADER, YAZGI...VAR MI İÇLERDE BİR SIZI ?... ÖLEN ÖLÜR, KALAN SAĞLAR BİZİMDİR...NASILSA KADINLAR DİRİDİR; DOĞURURLAR ÜÇER, BEŞER... BOŞUNA MI VERİLMEKTE MEMLEKETTE BUYRUKLAR; EN AZ ÜÇ ÇOCUK, ÜÇ DE YETMEZ BEŞ ÇOCUK ?... İNSAN İSRAF UZMANLARININ BECERİKSİZLİKLERİNİN NAZARINDA; SÖZDE ŞEHİD,GERÇEKTE ÖLÜ/CESET/LEŞ ÇOCUK...
DEĞİL Mİ Kİ GÖREVLERİNİ TAM OLARAK YERİNE GETİREMİYOR; KAPATIN ŞU CENAB-I ALLAH BAKANLIĞI'NI... KARDA LEKE VAR; ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANLIĞI'NDA YOK... BAKAN FARUK ÇELİK BİLE GÖNLÜ RAHAT,İÇİ FERAH BİR ŞEKİLDE; KENDİ SAĞLIĞININ DERDİNDE, HASTANELERDE, SOMA'DA DEĞİL... SOMA'DA KOMAYA GİREN; ONUN BAKANLIĞI DEĞİL, CENAB-I ALLAH BAKANLIĞI... TÜM YAŞANANLAR CENAB-I ALLAH BAKANLIĞININ SORUMLULUĞU ALTINDA... YAŞANANLAR HÜKÜMETTEN DEĞİL; HÜKÜMET ÜSTÜ CENAB-I ALLAH BAKANLIĞI'NDANDAN KAYNAKLANMAKTA... NASIL Kİ DEPREMDE SORUMLULUK CENAB-I ALLAH'DAN...MADEN FELAKETLERİ CENAB-I ALLAH'DAN... SUSUZLUK, KURAKLIK CENAB-I ALLAH'DAN...HER OLUMSUZLUĞUN ALTINDA; SİYASETÇİLERİN BAŞARISIZLIĞI DEĞİL, CENAB-I ALLAH'IN OLAYLARI BİÇİMLENDİRMESİNİN, YAZDIĞI YAZININ, İRADESİNİ ORTAYA KOYMASININ ETKİLERİ VAR...VAR Kİ BUNU SÜREKLİ DİLE GETİRİYOR ÜLKEYİ YÖNETENLER... MADEM Kİ ŞU SON MADEN FACİASINDA DA HER ŞEY CENAB-I ALLAH'DAN, BU OLAYDA DA YİNE ONUN ETKİSİ, PARMAĞI, SUÇU VAR...ÖYLEYSE DURMAYIN, KAPATIN ŞU CENAB-I ALLAH BAKANLIĞI'NI, İNSAN GİBİ YÖNETİN ÜLKEYİ, İNSANA, İNSANLIĞA YAKIŞIR BİR YÖNETİM BİÇİMİYLE, HANİ ÜLKELERİNDE CENAB-I ALLAH BAKANLIĞI BULUNMAYAN ÜLKELERİN YÖNETİLDİĞİ GİBİ... Selma Erdal

14 Mayıs 2014 Çarşamba

SOMA'da, KOMA Olanlar

HITLER'İN GAZ ODALARINDAN SONRA; USTA'NIN TATLI ÖLÜM ODALARI...DOĞURUN AVRATLAR BEBELERİ; DOLDURSUNLAR AÇILAN GEDİKLERİ...VE İNGİLTERE'DEKİ SANAYİ DEVRİMİ SÜRECİNDEN NE BAŞKALIĞI VAR ŞU İLERİ DEMOKRASİNİN EGEMEN OLDUĞU ÜLKE KOŞULLARININ ?...VE DE ENİNDE, SONUNDA;Onlar bu yaşanalar nedeniyle istifa etmezler de...Bir yolunu bulup istifade ederler...
Dün gece; bu ülke, bu ulus yandı bir kez daha...Bu ülkenin "en alttakiler" kadrosunda yaşam savaşı ve ekmek kavgası verenlerin canlarına gelen kayıpla...Belki de kayıp demek; yaşananları "hafife almak" olur en sıradan anlatımla...Bu yaşananlar kayıp değildir yaşadığımız şu "ileri demokratik" ülke bağlamında; bir yazgıdır, bir katliamdır, bir faciadır... Ve "en alttakiler" ki onlar; kendi ülkesinde ekmek bulamayıp, karnını doyuramayıp çare-sizliğine çare; umar-sızlığa, umar bulmak adına yaban ellerine, Almanya kapılarına sürülen "Alamancılar" için yapılan bir tanımlamaydı bir zamanlar yine yaban ellerde, Gunther Grass adlı bir gazetecinin anlatımında, araştırmasında ve o günlerde Hürriyet gazetesinde yayınlanan, daha sonra da kitaplaştırılan çalışmasında... İşte o yaban ellerinde de; Anadolu'nun yağızları, en pis, en zor işlerde bir hayvan gibi koşulmuştu, "ecnebi"nin beğenip de yapmadığı, uğraşmadığı işlere... Sokakları süpürüp, tuvaletleri temizleyip, madenleri işlemeye, yer altından, yer üstüne çıkarmaya...Üstelik de yanlarında iş arkadaşları olan yük katırlarıyla...Yük katırları bir kez girdi mi yerin altına, ancak ölüsü çıkar; ya yaşlanır, ya da grizu patlar, cansız kalır, o zaman çıkar gün yüzüne, ama gün yüzüyle, yüzleşen katırların cesetlerdir yalnızca...
Ve dün gece; sıkça, sıklıkta ülkemizde yaşandığı gibi...Bu kez de Manisa-Soma'da; yine grizu, yine karbonmonoksit gazı tutsak aldı pek çok canı, çıkarıp attı gecenin karanlığında,dışarıya...Bundan böyle gün ışığından yoktu bu bedenlere bir yarar, bir fayda...Ve dün gece; bu ülkenin en alttakileri yola çıktılar, yine toprağın altındaki sonsuz yolculuklarına Ölüm Meleği'nin kollarında...Onlara bu yolculuğun biletini veren; yalnızca yazgı mıydı, yoksa aldırmazlık, ihmalkarlık, sorumsuzluk ya da yok sayılmak mıydı, önemsenmemek miydi bu ülkenin egemenlerince, nasıl vardı onlardan pek bolca ?... Üstelik de pek çok konuda, genellikle karşı düşüncelerde olanların, henüz yirmi gün öncesinde ortak paydası olmuştu; maden işçileri, maden ocakları...Ama ülkenin "ileri demokrasi" savunucusu egemenleri; itivermişlerdi MHP-BDP-CHP önergesini, sıkça kana bulaşmış elleriyle, sorumsuzca... Şimdi bu canların yükünü taşımak, vebalini çekmek; onların boynuna borç...Onların dullarına, yetimlerine; nasıl açıklayacaklar bu boşvermişliği, bu ihmalkarlığı, bu sorumsuzluğu, bu katliamı?... Kuşkusuz onlar hemen suçluyu bulup atacaklardır ortaya ya da gündemi değiştirmek için bir başka acı, sorumsuzluk örneği ya da gelmiş, geçmiş maden kazalarından pek çok ihmalkarlık örneklerini süreceklerdir kamusal alana; TBMM kürsülerinden haykırırken duyarsızca...
SOMA ŞEHİDLERİNE, SOMALİ'DEKİLERE ACIDIKLARI YA DA İLGİ DUYDUKLARI KADAR İLGİ DUYMAYANLAR; DUYARSIZ OLANLAR VARDIR BUNDAN HİÇ KUŞKUM YOK...ÜSTELİK... Olaya nüfus planlaması diye bakıp...Bir de işsizlere kadro da açıldı diye sırıtacak vicdansız yürekler de vardır...Nasıl ki yoksulun oğlu PKK kurşunlarıyla şehid olduğunda mutlu olan F tipi vicdansızlar vardı ya...aynen onlar gibi...
Dün gece SOMA'da, KOMA olanlar, işte bu aymaz, bu aldırmaz, bu sorumsuz "ileri demokrasi" ustası egemenlerdir... Kuşkusuz onların bu tutum ve davranışları nedeniyle; yüreği yanan halk sokaklara çıkacaktır... Ve dün gece yaşanan SOMA katliamı nedeniyle, başarısızlık bağlamında bugün KOMA'da olanlar, susturmak için halkı; TOMA savaş düzeniyle saldıracaklardır onlara... Ve bağıracaklardır kürsülerden utanmazca, olağan davranış biçimleriyle; yavuz hırsızın, ev sahibini bastırdığı gibi... Ve hiç kuşkusuz dün gece Ölüm Meleği'nin kollarında uçup, giden bu canların; henüz 30 Mart'da pek çoğunun kapısına gittiklerini, daha güzel yarınlara ilişkin vaadleriyle oylarını çaldıklarını unutup, bu kez de bir kaç gün içinde,canlarını çaldıklarını unutacaklar üstelik de hiç utanmadan, arlanmadan, EDEPSİZCE... Selma ERDALİ 15 Mayıs 2014

9 Mayıs 2014 Cuma

ANILARIMDAN BİR MÜZİK DİNLETİSİ

Bir zamanlar…Tayyare Kültür Merkezi’nin Bursalı’ya kapılarını açtığı ilk günlerde bir müzik dinletisi gerçekleştirilmişti orada; takvim yaprakları 31 Mart 1995 gününü gösterirken… İşte o günden beri ben, o dinletinin ardından, içimdeki hoşlukla; “yazılar nasıl seslendiriliyorsa, sesler de yazılandırılmalıdır” düşüncesine kapılarak aldığım notları yazıya dökme istenciyle dolu, dolu yaşadım… Ve bugünlere değin süregelen istencimle; dünü, günümüze taşımak istedim ve o günkü dinletiyi de yazıya dökmek…İstedim ki o dinleti yalnızca benim anılarımda, tınıları da kulaklarımda kalmasın…Yazıya düşüp belleğimden; daha bir somutlaşsın, yaşama geçsin sözlerim aracılığıyla her okuyanın benliğinde, yıllar öncesinden beri o dinletinin ardından bende kalan o müzik…Üstelik bu yazımı okuduktan sonra, biliyorum ki değerli okurlar; VIVALDI’yi çok seveceksiniz, elbette ki Klasik Müziği de…
ŞEFİN TABAĞINDAN ÇOK SESLİ BİR ÖYKÜ… 31 Mart 1995, yağmurlu soğuk bir gün…Geçmişte de 31 Mart Vak’aları yaşandı ama, bugün yaşanan çok başka…O gün Bursalılar; yağmura, soğuğa aldırmadan TAYYARE KÜLTÜR MERKEZİ’ne, müziğe koşmuşlar… TKM’deki LONDON MOZART PLAYERS’ın müzik dinletisine… Yılların Tayyare’si bile, geçmişe duyulan özlemle yenilenmiş biçimiyle gerçekten de görkemli… Seçkin konuklara sunulacak bu seçkin müzik dinletisi de onun görkemine yaraşacak nitelikte…Ve konuklar yerlerine oturuyorlar; dinleti başlamak üzere… Önce salon karanlık…Sonra sahne ışıkları giderek güçleniyor, ardından sahne gün ışığıyla dolmuş gibi…Bu süreçte çalgıcılar, çalgılarıyla birlikte sahnede, müzikli anlara doğru bir yolculuk başlamak üzere…İşte Şef de göründü; Howard Griffiths… Geçmişte ülkemizde yaşamışlığın öğretisiyle, dilinde tatlı bir Türkçe; çalgıcıların ilk kez Türkiye’ye geldiğinden söz ediyor… İstanbul’da yenen akşam yemeğinin bir özelliği olabilir mi ?... Şef bize; Şefin Tabağı’nı anlatıyor: -Çalgıcılar İstanbul’da ilk akşam yemeklerini yiyecekler… Gözler lezzet arayışında, bütün kebap çeşitlerine ilgi büyük…Ama seçim yapmak da zor…Şef geliyor, onlara tabağını sunuyor…Tabakta neler yok ki ?... Bursa’nın İskender’i, Acılı Adana, Gaziantep, Urfa… Türkiye’de keç çeşit kebap varsa, bir parça ondan… İşte bu akşam da Şef Howard’dan da bir TABAK, belki doyumluk değil , tadımlık…Tadımlık ama bir tadına vardın mı alışmamak, aramamak olası mı ?... Şef lezzetli müzik tabağından bir parça ruhumuza sunarken; birinci kemandan ses çıkarma yöntemlerini gösteriyor… Yukarıdan yay çekiş… Aşağıdan yay çekiş… Bir de pıt, pıt keman çalış; yaysız, parmakla, müzikçilerin pisicoto dediklerinden…
Sırada Vivaldi var MEVSİMLER’iyle… Kemanlarla yaprakların hışırtısı, viyoloyla köpeğin bağrışı, birinci kemanla çobanın uykusu… Bu üç ayrıntı birlikte aynı anda, insan sanki İlkbahar’ın koynunda…Yapraklar hışırdıyor, köpek havlıyor, çoban uyuyor… Yaz geldi, en büyük dert sinekler…İkinci kemanlardan sineklerin vızıltısı… Çoban sinirleniyor, sinekler kızıyor…Kemanlar sivrisineklerin vızıltısını kulaklarımıza dolduruyor…Son bölümde de şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, çoban çok korkuyor… Burada bir küçük ayrıntıya yer vermek anlamlı olacaktır; Şef Griffiths’e… Şef; sanki genç bir Dany Kaye…Neşeli mi, neşeli… Oynak türkülerle coşan Türk’e; geleneksel İngiliz müziğini, kendine özgü şirinliğiyle sevdiriyor, ilgiyle dinletiyor Klasik Müzik üzerine bilgiler verirken…
Viyolonsel çalan İngiliz sarısı kızlar (hani saçları biraz da kızıla çalar ya onların); çalgılarıyla bütünleşmiş, bedenleriyle notalara can veriyorlar. Pandomim sanatçılarının sessiz söyleşilerindeki çok seslilik; tepeden, tırnağa bedenlerinde…Özellikle de viyolonselin tellerine dokunan; parmakları mı, sarı saçlı başları mı ayırt edebilmek olanaklı değil… Şimdi Vivaldi de Sonbahar; ava çıkılacak, tüfekler orkestra içinde…Nerede mi ?... Yaylı çalgıların sap kısımlarına, parmaklar teller çekile, çekile vurulunca, sanki tüfekler patlıyor… Vurulan hayvan can çekişirken de kemanların tiz sesiyle, ölümün acısı kulaklardan yüreklere yol buluyor. En can alıcı tüfek sesi; kontrabastan, tek bir ses, öldürücü…Birinci kemandan da vurulmuş; en iyi hayvan sesi…
İşte şimdi de kış geldi; soğuk korkunç…Kontrabaslarda yay köprünün üstünde çalındığında; çirkin bir ses çıkıyor, o an soğuk bir hava çevremizi kuşatıyor. Üşüdükçe zıplıyoruz; buzlar çıtır, çıtır ayaklarımızın altında…Tüm yaylıların sesi; üşümekten zıplayan insanların adımları gibi…Henüz taksi de, dolmuş da gelmedi… Üşümekten dişlerimiz de titriyor…Birinci kemanlar; dişlerimizin, üşümekten keman çalışı gibi… Kışın soğuğuna en iyi sesi veren; viyololar… Viyoloların köprülerine yayla dokunulduğunda; kışın soğuğu yalnızca kulaklarımızda yankılanmakla kalmıyor, sanki tenimize dokunuyor. Griffiths yine o şirin Türkçesi’yle anlatıyor: - Türkiye’ye gelip de, Türk parçası çalmamak, çok ayıp olur. Sırada Ulvi Cemal ERKİN var; Sinfonietta’sından Allegro…ERKİN bu çalışmasını; müzik öğrencilerini eğitmek amacıyla bestelemiş, ama çalışma öğrencilerine değil, ustalara göre olmuş. ERKİN’i; uluslararası müzik yapan çalgıcılardan dinlemek, müziğin evrenselliği adına bir başka güzellik…
Son parça; Joseph HAYDN’dan… İkiyüz yıl önce profesyonel müzikçiler yokmuş; müzikçiler mutfakta çalışır, ayakkabı boyar ve müzik yaparlarmış. İşte HAYDN ve arkadaşları, Prens ESTERHAZY’nın desteğiyle sarayda müzik yaparken; diğer çalgıcılar sarayda, ailelerinden uzak kalmaktan bunalmışlar, eşlerini ve çocuklarını özlemişler… Ama Prens de onların saraydan gitmelerini istemiyor… Çalgıcılar HAYDN’a başvuruyorlar; o da bir bölüm yazıyor, sonra neler mi oluyor ?... HAYDN’ın FAREWELL’i ortaya çıkıyor. Farewell; veda, elveda daha da Türkçesi’yle HOŞÇAKAL anlamına geliyor. Senfonisinin dördüncü bölümünde; sanatçılar müziğin akışı içinde gurup, gurup sahneyi, gerçekteyse sarayı terk ediyorlar. Önce kontrabas, sonra viyololar, ardından ikinci kemanlar…Son kalan iki keman da birbirinin gözünün içine bakıyor, aynı anda kaçıyor… *******
Dinletinin ikinci bölümünde; William METHIES’ın OBUA KONÇERTOSU çalınacak… Şeflikle, sunuculuğu uyum içinde sürdüren Şef Griffiths; şimdi de obuayı dinleyicilere tanıtıyor. Obua; bizim ZURNA gibi bir çalgıymış…Obuya ses verdiren; kamıştan yapılmış bir ağızlık…Kamış takılmazsa; obua da bizim zurna gibi ses vermiyor…Takılınca da o seslerin tadına kulaklar doymuyor. Sırada Rus besteci SHOSTAKOVICH var… Do Minor Oda Senfonisi’nden bölümler dinliyoruz…ikinci Dünya Savaşı’nı yaşamış olan besteci; bu yapıtında uçakların bir kenti bombalayışını notalarıyla dinleyicilere yaşatıyor. İşte uçaklar kalktı; kentin üzerindeler, bombardıman birinci kemandan… Son parça, Wolfgang Amadeus MOZART’tan; Yirmidokuzuncu Senfoni’nin son bölümü…Bu senfonisini Mozart; onsekiz yaşındayken yazmış…Yaylılarla birlikte, nefesliler de geldi…Dikbaşlılığıyla, neşesi; aynı senfonide buluşmuş, gerçek bir onsekiz yaş belgeseli, belki de duygu seli… Sırada bu güzel müzik dinletisine sunulan çiçekler…Kuşkusuz çiçekler beğenilerin dışa vurumunda; yöntemlerin en seçkini…Sözlerden bile güçlü…Çiçeklere, alkışlara bir teşekkür de LONDON MOZART PLAYERS’dan geliyor. İşte; PLINK, PLANK, PLUNK yaysız çalınan, yaşamdaki mutluluğu, canlılığı çağrıştıran, ruhları müzikle buluşturan son bir HOŞÇAKAL ezgisi…Dinleyicilerden Şef Griffiths’e nakaratlarda eşlik ediş; PIST, PIST…
GÜZEL; anlamlı bir sözcüktür, öyle olur, olmaz yerde, her zaman kullanılması sözcüğün anlamına saygısızlık olur. İşte GÜZEL sözcüğünün değerini bulduğu bu müzik dinletisine doymayan, doyamayan dinleyicilerin alkışlarından kaçış; sahneyi gurup, gurup terk eden çalgıcıların ardından Şef sonunda birinci kemanı da sahneden kaçırıyor, HAYDN gibi… ŞEFİN TABAĞI’ndan her zaman kebap yenmez…Bazen de böyle müzik dinlenir…Ruhlarımıza yarasın diye… Ve gerçekte incelikleri, ayrıntıları bilindiğinde; Klasik Batı Müziği dinlemek hoş bir lezzet bırakır insanın benliğinde…Ama bizler bu müziğe öylesine yabancı, üstelik de önyargılı kalmışız ki sonuçta arabeskle kulaklarımızı doldururken; benliklerimize işkence eder olmuşuz. Şimdi sizlere bir önerim var değerli okurlar; bu yazımı okuduktan sonra VIVALDI’nin DÖRT MEVSİM KONÇERTOSU’nu lütfen dinler misiniz ?...Bakın nasıl da yeni hoşluklar yakalayacaksınız ve yabancılaştığınız bu müzik türüne daha çok yaklaşacaksınız… Ve Doç. Dr. OZAN TUNCA’nın, Boyut Yayın Gurubu’nca yayınlanan aşağıdaki çalışmasını edinmenizi öneririm ki bu kitapla 60 dakika içinde klasik müziği öğrenebileceksiniz: EVDE-ARABADA-HERYERDE 60 DAKİKADA KLASİK MÜZİK Bir sonraki ayda buluşmak üzere; müzik dolu günlere… Selma ERDAL

MONTAIGNE ve MAYIS

Zaman 1997’lerdeyken, onbeşinci yüzyıldan bir dost edinmiştim kendime…Bu dostla buluşmak, ondaki düşünce sıçramalarıyla beynimi oyalamak bende bir tutkuya dönüşüvermişdi. Sonraları değişik aralıklarla bu dostla buluşur oldum. Bir başka deyişle; onunla tutkuya dönüşen dostluğumuz, bugünlere değin süregeldi… Ama bu tutkunun yaşamıma yansıması, onun söylemlerini birebir ezberlemek, uygulamak biçiminde ortaya çıkmadı. Onun söylemleri üzerinde düşünmek ve yeni savlar üretmek, yaşam içindeki olayların, oluşumların, olguların çok yönlülüğünü tartışmak, kişilerin doğalarından kaynaklanan düşünsel, duygusal değişkenliklerini vurgulamak bende bir alışkanlığa dönüştü… Bu dostumun kimliğine gelince; onbeşinci yüzyılda MONTAIGNE tarafından yazılmış DENEMELER adlı kitap…Benim başucu kitabım; yılda birkaç kez elime alıp okuduğum ve her okuyuşumda bir başka biçimde yorumladığım kitap… İşte bu kitabında MONTAIGNE daha onbeşinci yüzyılda YAŞAMAK için bakın neler demiş ?...Ama sanki yirmibirinci yüzyılda demişçesine güncel ve o denli de ussal… Bugüne uyarlamamak, günümüz algısına sığdırmamak olası değil... Diyor ki MONTAIGNE: -Biz pek şaşkın yaratıklarız. Filanca hayatını işsiz, güçsüz geçirdi deriz, bugün hiçbir şey yapmadım deriz. Bir şey yapmadım ne demek ?...Yaşadınız ya…Bu sizin yalnız başlıca işiniz değil, en parlak , en şerefli işinizdir. Nasıl ?...Dostumun sözlerini yanlışlayabilir misiniz ?... Onun onbeşinci yüzyıldaki söylemini, bugün için ya da gelecek için dışlayabilir misiniz, olmazlayabilir misiniz ?... Gerçekten de Ademoğulları’nın ve Havvakızları’nın en görkemli, en kutsal, en öncelikli görevi yaşamak değil midir ?… Kim karşı çıkabilir bu yaşam tutkunu sözlere ?...
Oysa biz ölümlüler; dostlarımızı güzellikler yaşanırken, iyi günlerde severiz, saygıyla yaklaşırız. Onların yanlışlarını yakaladığımızdaysa; acımasızca eleştirir, onlardan uzaklaşırız. Ola ki bunalımlarımız sonucunda; ölümün kucağına düşenlerimiz olursa, kendimiz için duyduğumuz ölüm korkusuyla başlarız yakınmaya…Ardından da dizi, dizi “keşke”ler… -Ah keşke ölümle buluşmasaydı da o yanlışlarına, o tutarsızlıklarına karşın yaşıyor olsaydı… -Ah keşke ölümü seçeceğine, bizlere derdini açsaydı… Oysa artık kara toprağın koynundaki o Ademoğlu ya da Havvakızı yaşarken bir dost eli tutamadığından, ölümün ellerine koşmuştur. Ne olurdu sanki hoşgörünün sınırlarını genişletip, Ademoğulları ve Havvakızları’na birazcık da haylazlık, tembellik, serserilik, havailik, hercailik, yanlışlık yapma haklarını tanısak, bu kavramları da toplumsal yaşamın kuralları arasına koysak ?… Ve ne olurdu bizleri sürekli denetleyen, yasaklarla yaşamımızı kilitleyen bu yazılmamış anayasanın birinci maddesiyle de horgörüyü, yıkıcı eleştiriyi yasaklasak ?… Ve bıraksak insanları özgürlüğün koynuna, tutsak almasak yine insanlarca belirlenen kurallarla… Örneğin şu baharın en güzel ayı Mayıs günlerinde, doğa coşarken yeni bir başlangıca; liseli öğrencilerin beyinlerini kemirmesek “ders çalış” diye, diye…Onlara sınıfta kalma hakkı da tanısak; okul arkadaşına aşık olduğundan, derslerini boşlaması nedeniyle… Belki de böylesine bir hoşgörü, özgürlük ortamında onlar kendileri bu haklarını “ sürekli haylazlık yapma alışkanlıklarını” bir süreliğine erteleyecekler ve sorumluluklarının bilincine varacaklardır… Ve genç kızlarımıza, genç erkeklerimize; gönül oyunlarını yasaklamasak…Tutsak almasak onları; gözlerimizle, sözlerimizle…Onlar da doyasıya yaşayabilseler ilk öpücüklerinin tadını, çiçeklerle buluşan kelebekler gibi… Eleştirmesek gençleri; yaşamın böylesine sıradan, sıcak ilişkilerinde, sınıfta kaldılar ya da ilk gençlik öpücüklerini aldılar diye…Ve her zaman; onlara yaptıkları küçük yaramazlıklar için “canın sağolsun” diyebilsek… Ve silsek sözlüklerden “kusursuzluk “ sözünü…Beklemesek kişilerden bu kimliğe bürünmelerini… Böylece deli, dolu koyversek kendimizi yaşamaya…Ne güzel olurdu değil mi ?... Neden “tembellik” de haklarımız arasında değil ?...
Neden daha yaşama başlarken ilk gülücükten, ilk sözcüğe; dudaklarımızdan dökülenler “aferinlik” olmalı ?... Neden sürekli “başarı belgeleri” getirme yükümlülüklerimiz var ?... Neden yaşamımızda; yanlışlıkların, yanılgıların olabileceği görmezden gelinip, acımasız eleştirilerle başbaşayız ?... Neden yaşamımız süresince adım, adım ilerlerken; bizlerden beklenen yalnızca “kusursuzluk” ya da “sıfır yanılgı” ?... Neden tek amacımız; hırsla ya da hırsızlıkla, yalnızca “kazanmak” ?... Bunca baskı, bunca horgörü, bunca eleştiri… Ve unutulup gidiyor; yaşamak, yaşıyor olmak, toprağın altında değil de, üstünde daha çok kalabilmek için çabalamak… Yitirdiğimizde; bir kez daha ele geçirme, yakalama şansımız, olanağımız olmayan varlığımız: Canımız… Bütün bunları bile, bile şu baharın en güzel ayı Mayıs günlerinde; yaşamın tadını kaçırmak…Hiç olur mu böyle dostlar ?... MONTAIGNE’i dinleyin ve şu gökkubbenin altında, yerkürenin üstünde soluk alıp, verdiğiniz sürece; yaşıyor olmanın Doğa’nın size verdiği en kutsal görev olduğunu sakın unutmayın…Daha nice Mayıs günleri yaşayacağınıza, coşkuyla baharı karşılayacağınıza ilişkin tembel, tembel düşler kurun, mutlu olun…İşler mi, dertler mi, dersler mi ?...Boşverin onları; hiç değilse bugünlük… Doğa canlanırken; siz de canlı kalın, canlanın… Selma ERDAL

8 Mayıs 2014 Perşembe

TEMBELLİK

Ozan; en güzel sözcüklerini duygu imbiğinden geçirip, yüreklere sunar… Kadın; acılarından, gözyaşlarından sıyırıp da benliğini, şehvet ve sevgi arayışıyla bedenini sergiler… Erkek; kaçırdığında kadınını, güçsüzlüğünden kaba gücüne ve aptalca öfkesine yenik düşer… Sevgili; düşlerinde en güzeli, ellerinde özlemediği durmaksızın arar… Yaşam; yitirenler için acımasız, başaranlar için hep şanslı gider… Bu yerküre ile, gökkubbe arasında sınırlı olanı, bir de düşsel ve simgesel değerlerle sınırlamak, diğer bir deyişle küçük tanrıların (ki onlar küçük dağları ben yarattım, büyükler de dedemden miras diyenler) sorgulamaları ile uğraşmak, yaşamı yaşanılmaz kıldığından acaba ben de mi sorgulayanlardan olayım, sorgulananlardan olmaktansa?... Elbetteki sınıf değiştirmek o denli kolay olmadığından, yaşamı sorgulamak yerine sulandırmak daha bir anlamlı olacaktır. Bu nedenle buyurun şamataya…Çünkü şamata yapma özgürlüğümüz kısıtlanamaz. Kısıtlanmayınca da insan isterse tembelliğe övgüler de düzebilir, sövgüler de…
*Tembel insan düş görmeye üşenir. Bu tümceyi bilmem kim düşünür dememiş, acizane ben dedim. Yatakta düş görmek ya da ayakta düş kurmak en azından beynin işlevsel duruma getirilmesini gerektirir. Oysa ki üşengeç biri bunu nasıl yapacaktır ?... Bizde çokça kullanılan bir deyim vardır: Ununu elemek… Tam olarak; ununu eleyip, eleğini duvara asmak… Kanımca bunun da tam olarak çevirisi; kendini yaşamdan emekli etmek…Çünkü Anadolulu Ademoğulları ve Havvakızları, üşengeçliklerine kılıf uydurmak için bu sözcükleri uygun görmüşler. Gerçi bu sözlerin içinde, ardında; yaşamda gençlere olanak tanıma, meydanı onlara bırakma gibi gizli anlamların saklı olduğu ileri sürülebilirse de emek harcamadan yapılması gereken keyifli işlerde (TBMM üyeliği, siyasal parti başkanlığı, yönetim kurulu üyeliği gibi maddi ve manevi getirisi çokça olan işlerde) gençlere hiç de olanak tanınmadığına göre, demek ki bu sözcüklerin salt tembellik dürtüsünden kaynaklandığını ileri sürmek yanılgı olmayacaktır.
Toplumuzdaki yaygın anlayışa göre; ağaç yaşken eğildiğinden, ileri yaşlarda pek bir şeyler yapılamayacağı savı geçerlidir.Örneğin; otuzundan sonra kilo verilmez, spora başlanmaz, en önemlisi de devlet sektöründe işe bile girilmez. Bir bakıma “resmi ideoloji” de bu tezi destekler görünüyor. Ola ki kişilerden birisi bu sava aykırı bir tavırdaysa; eleştiri ve alay konusu olabilir; “kendini kuzu ile bir kırkıyor” diye… Oysa özgür istençle, istenilenin, düşlenilenin başarılabileceğinin bilincinde olanlar belki bir yarışı kazanabilecek düzeyde olmasa da spora başlayabiliyor, bedenlerini istedikleri gibi biçimlendirebiliyorlar. Kuşkusuz Ajda gibi neşterle değil; spor yaparak ya da dans dersleri alarak…Ve yeni bir yabancı dil öğrenerek, resim ve müzik kurslarına katılarak, alaycı sözlere aldırmaksızın “kırkından sonra saz çalmaya” başlayarak… Sonuçta; yaşıtlarınca eleştirilseler bile gerçekte gençliğin sırrına ermiş olduklarından bir bakıma mutluluğu yakalayabiliyorlar.
Yaşı ileri sürerek, tembelliği gizlemenin anlamsızlığı, günümüzde kanıtlanmıştır…Yaşı ileri sürerek; yerinden kıpırdamayanlar, yaşlı değil, tembel insanlardır ki onlar; ruhuyla, bedeniyle tembel olanlardır. Beynin işlevleri öylesine sınırsızdır ki siz ondan bir şeyler isteyip, onu zorladıkça; o, size yanıt veriyor. En suskun hücreleri devreye giriyor ve böylece günümüzde artık tembellik; yaşlı doğmakla eş anlamlı sayılıyor. Bugün yaşlı doğmuş gençlerle, sonsuz gençliği yakalamış yaşlıların çatışması daha bir öne çıkıyor. Toplumsal yasakların dışına çıkabilen genç yaşlılar; bu çatışmanın öncüsü oluyorlar, her an kış uykusuna yatmaya eğilimlilerin keyfini kaçıraraktan… Çünkü onlar son nefeslerine değin; dolu, dolu yaşamaktan yana olduklarından, tembelliğe tutsakların eleklerini duvardan alıp, içine un koyuyorlar, elesinler diye… Selma ERDAL