8 Mayıs 2014 Perşembe
TEMBELLİK
Ozan; en güzel sözcüklerini duygu imbiğinden geçirip, yüreklere sunar…
Kadın; acılarından, gözyaşlarından sıyırıp da benliğini, şehvet ve sevgi arayışıyla bedenini sergiler…
Erkek; kaçırdığında kadınını, güçsüzlüğünden kaba gücüne ve aptalca öfkesine yenik düşer…
Sevgili; düşlerinde en güzeli, ellerinde özlemediği durmaksızın arar…
Yaşam; yitirenler için acımasız, başaranlar için hep şanslı gider…
Bu yerküre ile, gökkubbe arasında sınırlı olanı, bir de düşsel ve simgesel değerlerle sınırlamak, diğer bir deyişle küçük tanrıların (ki onlar küçük dağları ben yarattım, büyükler de dedemden miras diyenler) sorgulamaları ile uğraşmak, yaşamı yaşanılmaz kıldığından acaba ben de mi sorgulayanlardan olayım, sorgulananlardan olmaktansa?...
Elbetteki sınıf değiştirmek o denli kolay olmadığından, yaşamı sorgulamak yerine sulandırmak daha bir anlamlı olacaktır. Bu nedenle buyurun şamataya…Çünkü şamata yapma özgürlüğümüz kısıtlanamaz. Kısıtlanmayınca da insan isterse tembelliğe övgüler de düzebilir, sövgüler de…
*Tembel insan düş görmeye üşenir.
Bu tümceyi bilmem kim düşünür dememiş, acizane ben dedim.
Yatakta düş görmek ya da ayakta düş kurmak en azından beynin işlevsel duruma getirilmesini gerektirir. Oysa ki üşengeç biri bunu nasıl yapacaktır ?...
Bizde çokça kullanılan bir deyim vardır: Ununu elemek…
Tam olarak; ununu eleyip, eleğini duvara asmak…
Kanımca bunun da tam olarak çevirisi; kendini yaşamdan emekli etmek…Çünkü Anadolulu Ademoğulları ve Havvakızları, üşengeçliklerine kılıf uydurmak için bu sözcükleri uygun görmüşler. Gerçi bu sözlerin içinde, ardında; yaşamda gençlere olanak tanıma, meydanı onlara bırakma gibi gizli anlamların saklı olduğu ileri sürülebilirse de emek harcamadan yapılması gereken keyifli işlerde (TBMM üyeliği, siyasal parti başkanlığı, yönetim kurulu üyeliği gibi maddi ve manevi getirisi çokça olan işlerde) gençlere hiç de olanak tanınmadığına göre, demek ki bu sözcüklerin salt tembellik dürtüsünden kaynaklandığını ileri sürmek yanılgı olmayacaktır.
Toplumuzdaki yaygın anlayışa göre; ağaç yaşken eğildiğinden, ileri yaşlarda pek bir şeyler yapılamayacağı savı geçerlidir.Örneğin; otuzundan sonra kilo verilmez, spora başlanmaz, en önemlisi de devlet sektöründe işe bile girilmez. Bir bakıma “resmi ideoloji” de bu tezi destekler görünüyor. Ola ki kişilerden birisi bu sava aykırı bir tavırdaysa; eleştiri ve alay konusu olabilir; “kendini kuzu ile bir kırkıyor” diye…
Oysa özgür istençle, istenilenin, düşlenilenin başarılabileceğinin bilincinde olanlar belki bir yarışı kazanabilecek düzeyde olmasa da spora başlayabiliyor, bedenlerini istedikleri gibi biçimlendirebiliyorlar. Kuşkusuz Ajda gibi neşterle değil; spor yaparak ya da dans dersleri alarak…Ve yeni bir yabancı dil öğrenerek, resim ve müzik kurslarına katılarak, alaycı sözlere aldırmaksızın “kırkından sonra saz çalmaya” başlayarak… Sonuçta; yaşıtlarınca eleştirilseler bile gerçekte gençliğin sırrına ermiş olduklarından bir bakıma mutluluğu yakalayabiliyorlar.
Yaşı ileri sürerek, tembelliği gizlemenin anlamsızlığı, günümüzde kanıtlanmıştır…Yaşı ileri sürerek; yerinden kıpırdamayanlar, yaşlı değil, tembel insanlardır ki onlar; ruhuyla, bedeniyle tembel olanlardır. Beynin işlevleri öylesine sınırsızdır ki siz ondan bir şeyler isteyip, onu zorladıkça; o, size yanıt veriyor. En suskun hücreleri devreye giriyor ve böylece günümüzde artık tembellik; yaşlı doğmakla eş anlamlı sayılıyor.
Bugün yaşlı doğmuş gençlerle, sonsuz gençliği yakalamış yaşlıların çatışması daha bir öne çıkıyor. Toplumsal yasakların dışına çıkabilen genç yaşlılar; bu çatışmanın öncüsü oluyorlar, her an kış uykusuna yatmaya eğilimlilerin keyfini kaçıraraktan… Çünkü onlar son nefeslerine değin; dolu, dolu yaşamaktan yana olduklarından, tembelliğe tutsakların eleklerini duvardan alıp, içine un koyuyorlar, elesinler diye…
Selma ERDAL
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder