4 Aralık 2014 Perşembe

Çık Çıkabilrsen İşin İçinden



60’ların YEŞİLÇAM’ından, ALEVLİ YILLAR filminde Ekrem BORA’ya “film icabı” eşini canlandıran Sema ÖZCAN diyor ki;
-Yeni evimizin, yeni yatak odasını alırken, yeni bir gecelik de alacağım kendime…
Yanıtlıyor onu BORA:
-Naylon olsun ama, mavi renkte…





60’lı yılların ortalarında  (ki 27 Mayıs 1960 sonrasında askerin, yönetime karışmasıyla gerçi ne değişti ?... MENDERES gitti DEMİREL geldi, 12Eylül 1980 sonrasında da DEMİREL’in gidip, ÖZAL’ın gelmesi gibi…Ne fırıldaklar dönmekte sürekli Asker-Hükümet işleri ve ABD arasında ?... Herkes gibi ben de anlayamadım gitti ya neyse; konumuz dışına çıkmayalım, tali yollara sapmayalım),   Morrison Süleyman’ın (henüz o günlerde BABA’lık değil, ağalık yapıyordu “işçisine, köylüsüne”) Amerika tarafından başbakanlığa atanmasının ardından; Bursa ipeğini, yapay ipekle değişti Türkiye, naylona tutkun oldu…


Halk; çiçekli bahçelerin içindeki, ağaçların gölgesinin serinliğindeki evlerinden de apartmanlara taşınmaya başladı.
Her sabah folluktan yumurtalarını aldığı tavuklar, sütünü sağdığı koyunlar, biberini,domatesini, maydanozunu yetiştirdiği bostanlar ardından öksüz, yetim kalakaldı. Bir, iki yıl geçince de bahçe içindeki ahşap  evlerin yerinde, çelik-beton karışımı sefertası gibi yapılar yükseldi çağdaşlaşma adına…
Pazarlarda “hormonlu” domates sözleri duyulmaya başladı. Özü, orijini kiraz büyüklüğünde olan domates; irileştikçe,irileşti ve insanın yaşam çevresi de yeşilden uzaklaşarak, grileştikçe, grileşti giderek çoğalan yüksek yapılarla…


70’lerde Batı’da, özellikle Avrupa’da “çevre” konulu bir sorun tartışılmaya başlandı, ama Anadolu halkı henüz ayırdında değildi oralarda ortaya çıkmaya başlayan kaygıların…Çünkü onun birkaç büyük kentinin dışında hızlı bir saldırı yoktu bahçeliden, apartmanlıya geçiş serüveninde… Henüz yeni doğan bebeye, yeni açılan yuvaya “uğur getirsin” ve boy versin onlarla birlikte diye “ağaç dikme” geleneği sürüyordu o yıllarda…

12 Eylül’ün ardından yaşanan ayak oyunlarıyla, ABD’nin atadığı/yönlendirdiği/desteklediği yeni başbakan Turgut ÖZAL ülke yönetiminde… Bu yeni dönemle birlikte, Anadolu’ya özgü tutum ve davranışlar artık değildi yerli, yerinde… Bundan böyle hormonlu olan yalnızca domates, kabak, çilek değil, Devlet’in ekonomisi de…

Büyüdükçe, büyürken ekonomi; göz ardı ettirilmeye çabalandı sürekli, büyüme ile kalkınma arasındaki ayrım…Bir zamanların 68’lilerinden dönüşüm geçiren kimi kıvırcıkların yardımıyla anlatıldı halka “küreselleşme “ masalı eşliğinde, kolayca algılasınlar, aldansınlar, kansınlar diye bir sürü postmodern palavra; sansınlarki bu yaşananlar bir devrim…

Hollywood senaryolarının gereği, otomatiğe bağlanmış bu değişim sürecinde; kırıldı ülkenin orta direği…Tabanla, tavan arasında kümelerin kesişmesi bir yana, teğet bile geçmiyordu; kalmadı yurttaşlar arasında ortak payda ve ülkede üretilen toplam fayda yerçekimine inat, yukarılara akıyordu, taban da aval,aval bakıyordu. İşte bu süreçte aval,aval bakanlara, kaval çalan ABD destekli yeni bir egemen gelince iktidara; kamusal alana da düşüyordu GDO kavramı, “hormon” neredeyse masum kalıyordu yanında…



GDO dediğin kavramın açılımı, büyük çoğunluğun iyicesine bildiği, olumsuzluklarını bellediği üç söz, ama onun girdiği bedende ne derece sağlam kalıyor beyin, iç organlar ya da iki göz ?... Orası şimdilik bilinmeyenlere gebe… Ara, sıra olağandışı bebelerin doğduğu duyumlarını verse de ebe; “kesin kanıt yok elimizde” diye açıklamalar ivedilikle yapılıyor.


GDO; genetiği değiştirilmiş organizma… Ne olduğunu anlamaya gelince sıra; bilindiği gibi bitkilerin binlerce yıldır nesilden, nesile geçen özelikleri var. Bu özellikleri belirleyen ve nesilden, nesile doğal yollarla geçiren de DNA denilen kimyasal bileşim (hani şu ikili sarmal), bir çeşit formül…Yeni teknolojiler aracılığıyla bu formüller doğal olarak değil, yapay olarak değiştiriliyor. Bio-teknoloji ve gen-teknolojisi kullanılarak bir canlının genleri alınıp, bir bitkiye veriliyor…

Bu işlemlerin başlangıcında, çiftçinin ürününü hastalıklara karşı korumak  amaçlanmış, besin ve yem olarak kullanılan bazı bitkiler, genetik yapıları değiştirilerek,haşerelere ve virüslere karşı daha dayanıklı duruma getirilmiş. Ve sonraları da raf ömrü uzun  çilek, domates, kabak ve biber  gibi ürünler geliştirilmiş.
Bugün genetiğiyle oynanmış ürün sayısının 30 olduğu, 2015 yılına değin bu sayının 120’lere ulaşacağı bekleniyormuş.
Eeee böyle düşünen/konuşan/çalışan/uğraşan bilim insanları varken… Bakın GDO’lar  için prof. dr bir bilim kadını, (gerçi adı bende saklı kalsın “ki Sezen’in sevgilisinin adı da onda saklıydı, kimseler sormamıştı ona, sizler de sormayınız bana “) neler söylüyor ?…



Nasıl ki II.Dünya Savaşı sırasında, ünlü bir psikiyatr HITLER’e bilimsel bilgi birikimini sunarak, Yahudiler’i nasıl kolayca fırınlara süreceklerinin incelikleri konusunda yardım etmişti…İşte bizim bilim insanlarımızın bazıları da  GDO tartışmalarında, vahşi kapitalizmin sömürgenlerinin yanında yer alarak belki de gelecekte bir çeşit “genetik  soykırım” olarak değerlendirdiğim( ya da benim gibi düşünenlerin de değerlendirebileceği gibi), algıladığım  bir vahşete imza atılmasında etkin bir görev üstleniyorlar…

Ve bu süreçte doğal yaşamdan yana olan bizler insanca kaygılarımızda haklı olmamıza karşın,  vahşi kapitalizmin egemenlerince yönlendirilen/yönetilen bu saldırganların söylemleri ve eylemleri sonucunda ortaya çıkan olumsuz dışsallıkların kurbanı olarak yenileceğiz ama, geride insanlığa yönelik işlenmiş bir suç ortaya çıkacaksa kuşkusuz bunun utancı onların olacaktır.




İşte GDO savunmanı, prof.dr. ünvanlı bilim insanının sözleri… “GDO gerçeği” neymiş, bir de ondan öğrenelim…
*Bugün ANTİ-GDO’cular sağlık alanında güvenle kullandığımız, yaşam kurtaran, ömrü uzatan bir çok temel ilacın GD ürün olduğunu saklamakta çok başarılılar. İnsulin, interferonlar, interleukinler, hibrid antibiyotikler, büyüme hormonları; vitaminler, kök hücreler vb. GD ürünlerdir.
*Gen teknolojisi kullanılarak elde edilen TRANSGENİK ürünlerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri uzun süredir tartışılmaktadır. Tartışmaların uzama nedeni ”bilgi boşluğu” denilen kavrama dayanmaktadır.
*Toplumlar GDO’lar konusunda olumsuz haber bombardımanı altındadır.
Anti GDO kampanyaları o kadar etkindir ki bu kampanyalara bilimsel gerçeklerle karşı çıkanlar üzerinde yoğun bir mahalle baskısı oluşturulmaktadır.
*Nedir GDO ?...
Gen teknolojisi kullanılarak izole edilen genler üzerinde değişiklikler yapıldıktan sonra,
-İzole edildikleri canlıya
-ya da farklı bir canlıya aktarıldıktan sonra ortaya çıkan yeni canlıya verilen isimdir.
-GDO; Genetiği değiştirilmiş organizma
-GD; Transgenik organizma, genetiği değiştirilmiş ürünler
-Bu ürünler biyo-mühendislik organizmaları olarak adlandırlır.
-Bu organizmalara aktarılan genler transgen olarak tanımlanır.

*GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALARIN POTANSİYEL FAYDALARI
1-Besin kalitesinin arttırılması
2-Sağlığa yönelik yararlarının arttırılması
3-Meyve ve sebzelerin raf ömürlerinin uzatılması ve organoleptik kalitelerinin arttırılması
4-Bitkisel ve hayvansal ürün veriminin arttırılması
5-Yenilenebilir aşı ve ilaç üretimi
6-Bio-fabrikalar ve endüstriyel üretim için ham madde materyali olarak kullanımı
7-Çevresel faydalar

*1.Besin kalitesinin arttırılması
a) Protein kalitesi artar
b) Karbonhidrat içerikleri artar
c) Nişasta içerikleri artar

*a) Protein kalitesi artar
-Proteinin metiyonin ve lisin içeriği arttırılarak ürünlerin esansiyel amino asit içeriklerinde artış sağlanır. Örneğin; çiftlik hayvanlarının besinlerindeki amino asit miktarının artışı da et, süt ve yün üretimlerini arttırır.
*b) Karbonhidrat içerikleri artar
Örneğin; Ketçap, domates sosu yapmak için gıda işlemede domateslere yoğun içerik kazandırılır.
*c) Nişasta içerikleri artar
Örneğin; Kızartma işlemi sırasında daha az yağ çeken pişirme süresi ve maliyeti azaltılmış patates üretilir.

*2-Sağlığa yönelik yararların arttırlması
a) Anti-oksidant ve vitamin içeriklerinin arttırılması
b) Doymamış yağ asidi düzeylerinin arttırılması

*a) Anti-oksidant ve vitamin içerikleri arttırılır
-Örneğin; karotenoidler, flavanoidler, Vit A, C ve E miktarları arttırılarak kanser ve diğer kronik hastalık oranlarında azalma sağlanır.
*b) Doymamış yağ asidi düzeyleri artırılır
Örneğin; kanola, soya, ayçiçeği ve yer fıstığı bitkilerinde doymamış yağ asidi düzeyini arttırmak için bu teknoloji kullanılmaktadır.
Besin değeri arttırılmış ürünler yetersiz beslenmeyi azaltmaya yardım edecektir ve gelişmekte olan ülkelerin temel besin ihtiyaçlarını karşılamayı sağlayacaktır.

*3- Meyve ve sebzelerin raf ömrü ve organoleptik kalitelerinin arttırılması
  -Ürünlerin raf ömürlerinin uzatılması:Üretici ve satıcı için taşıma, depolama, işlenmeyi kolaylaştırır.
-Tüketici için de, ürünü uzun süre bozulmadan kullanmayı sağlar. Ürünlere koku, lezzet, yumuşaklık/sertlik derecesi gibi yüksek kalitede organoleptik özellikler kazandırılarak tüketici memnuniyetini arttırır.

*4- Bitkisel ve hayvansal ürün veriminin arttırılması
- Hızla artmakta olan dünya nüfusunun 2025 yılı itibarıyla 8 milyarı geçmesi ve bu artışın %95’inin gelişmekte olan ülkelerde oluşması beklenmektedir. Türkiye için öngörülen nüfus 87 milyondur.
- Artan nüfusu beslemek için tarım alanı açılması amacıyla
1-Tropik yağmur ormanlarının yok edilmesi
2- Suların kirletilmesi
3- Toprakların çoraklaştırılması ve ekilebilir alanların arttırılması çözüm değildir.
Geleneksel yöntemlerle birim alandan biyolojik verim artışında sınırlara gelindiği düşünüldüğünde yeni teknolojilerin kullanılması kaçınılmaz görünmektedir.
NOBEL ÖDÜLLÜ bitki islahçısı Norman Borlaug (Borlaug 2003) buğday, mısır gibi tahıl ürünlerinin%80 arttırılması gerektiğini söylemektedir.

*5- Yenilebilir aşı ve ilaç üretimi
Olgunlaştığı zaman çiğ olarak tüketilen muz gibi bazı tropikal ürünler; hepatit, kuduz, dizanteri, kolera ve ishal ile gelişmekte olan ülkelerde yaygın olan diğer bağırsak enfeksiyonlarına karşı kullanılabilen proteinleri üretmek için genetik olarak değiştirilebilmektedir.

*6- Bio fabrikalar ve endüstriyel kullanım için ürün ham materyali olarak kullanımı
- Genetiği değiştirilmiş organizmalar, ilaç endüstrisinde kullanılan vitaminler, monoklonal antikorlar, aşılar, anti-kanserojen bileşikler, anti-oksidantlar, plastikler, fiberler, polyesterler, afyonlu ilaçlar/uyku ilaçları, interferon, insan kan proteinleri ve karotenoid üretmek için kullanılmaktadır.
- Bugün ANTİ-GDO’cular sağlık alanında güvenle kullandığımız, yaşam kurtaran, ömrü uzatan bir çok temel ilacın GD ürün olduğunu saklamakta çok başarılılar.
- GDO’lar aynı zamanda gıda endüstrisinde kullanılan protein, enzim, stabilizatör, kıvam arttırıcı, emülgatör, tatlandırıcı, koruyucu, renklendirici ve tat verici gibi gıda karışımları üretmek için de kullanılmaktadır. Örneğin; bugün ülkemizde üretilen yoğurtların %100’ünde, peynirlerin %80’inde mayalamada kullanılan çimosin, rennin gibi gıda enzimleri GD ürünlerdir.
- Gen aktarım teknolojisi ile gıda, ilaç ve biyo-teknoloji endüstrisinde kullanılan maddelerin üretimi geleneksel işlemlere göre çok daha avantajlıdır. Çünkü yeni teknoloji ile arzu edilen bir ürün, fazla miktarda, çok daha ucuz, nakil ve depolama işlemleri daha uygun olarak üretilebilir.

*7- Çevresel faydaları
GDO’lu bitki üretiminin artması sonucu kimyasal gübre kullanımı çok azalmaktadır.
-Transgenik bitkilerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri uzun süredir tartışılmaktadır. Bir transgenetik bitkinin ticari üretimine ancak bilimsel çalışmalar tamamlandıktan ve bu bitkinin geleneksel eşdeğerinden daha fazla bir risk taşımadığına karar verildikten sonra izin verilmektedir.
-GDO’lu ürünlerin tamamı
1- Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi (FDA)
2- Amerikan Tarım Bakanlığı (USDA / APHIS)
3- Çevre Koruma Dairesi ( EPA ) tarafından çok kapsamlı bilimsel olarak incelenmektedir…
-13 AB üyesi ülkeden gelen 65 bilim insanının katılımıyla 3.5 yıl süren ve 11.5 milyon Euro harcanarak yürütülen ENTRANSFOOD Projesi, halen üretilip tüketilmekte olan genetiği değiştirilmiş ürünlerin, insan sağlığı açısından klasik yöntemlerle elde edilen ürünlerden daha tehlikeli olmadığını, ortaya koymuştur. (Kuiper ve ark. 2004)
- Halen biyo-teknolojik yöntemlerle üretilen transgenik ürünlerin; %99’u ABD, Arjantin, Kanada, Brezilya ve Çin’de yetiştirilmektedir.
Ekim alanı 1996’da 1.7 milyon hektar , 2003’de 67.7 milyon hektara ulaşmıştır.
AB’deki sert tutum nedeniyle 2004’de İspanya ve Romanya’da 50 bin hektar olan ekim alanına Almanya da 50 bin hektar üretimle katılmıştır.
-ABD’de üretilen transgenik ürünler yine bu ülkede insan gıdası ve/veya hayvan yemi olarak tüketilmektedir.
- 1994-1997 yılları arasında mısır ve soya olarak tüketilmeye başlanan GDO’lar daha sonra kanola ve pamuk olarak piayasaya sürüldü.
-Avrupa pazarı  10-12 yıldır bu ürünlerle tanışık olup 23 ülkede izinli olarak GDO tarımı yapılıyor.
-Toplumlardaki bilgi eksikliğine örnek olarak; Avrupa Birliği ülkelerinde 2005 yılında yapılan “ Eurobarometer” çalışması sonuçları gösterilebilir. Anketi cevaplayanların %41’i geleneksel ürünün DNA içerdiğine, %54’ünün ise GDO’lu gıda yiyenlerde genlerinin değişebileceğine inanmaktadır.
-Bugün ne yazık ki ANTİ-GDO’cular  sağlık alanında güvenle kullandığımız yaşam kurtaran, ömrü uzatan birçok temel ilacın (örneğin; insulin, interferonlar, interleukinler, hibrit antibiyotikler, kök hücreler vb…)  GD ürün olduğu gerçeğini saklamakta çok başarılılar.


 Prof. Dr. Sayın Bayan’ın sözleri, savunusu böyle…
Hani şu zaman, zaman pek çoğumuzun; soylarını, soplarını sinemaya gönderdiğimiz 68 dönmelerinden kimileri, işte bu Sayın Bayan gibi bugün emperyalistlerin emir eri, küresel kapitalizmin en önde gelen sözcüsü…
Dün savunduğu değerlerle bugün arasındaki açı 180 derece… Ve geçmişinde savunduğu değerlerle bugün böyle çelişkili görüşler ileri sürdükçe  Sayın Bayan ve benzerleri; öyleyse neden döküldü bunca kan, neden verildi idam sehpalarında onca can, değil mi ki böylesine döneklik edecektiniz de ya da böylesine barışıktınız o değiştirmek için ülkeyi ayağa kaldırdığınız o beğenmediğiniz düzenle?...
Gerçi onlara bugün yine güvenilmez söylemleri ve eylemleri bağlamında…Çünkü onlar alışveriş yaparken çarşıda, pazarda; vahşi kapitalizmin egemenlerinin borazanlığını yaparken kamusal alanda ve doldururken ceplerine savunmanlıklarının bedelini Amerikan Doları bazında , özenle “organik ürünler”le doldururlar filelerini, pazar torbalarını… Hani bir söylem vardır geleneksel kültürümüzde; “Hocanın/imamın  dediğini yap, yaptığını yapma” diye… Bu prof. dr ünvanlı hocalarınsa; dediğini sakın  yapma, yaptığını yap sağlıklı yaşamak amacın ise, ekonomik gücünün yettiğince çarşıda, pazarda onları izle/gözle…
Selma ERDAL


Media Ne Diyorsa O...

Kitap okumayan, okullardan kaçan...Yaşamını media verileriyle donatan bir nesil türedi...  GOGOL okumak yerine; google gözlüğüyle yaklaşmak yaşama...Uzun dönemde ne yarar verecek sana?...
Nesil; yalnızca gençler için kullanılmadı...Çağdaş insan, günümüz yaşayanları bağlamında bir gönderme taşıdı "nesil" kavramı sırtında... Yediden, yetmiş yediye; herkesin elinde kitaplar yerine, türlü çeşitli teknolojik oyuncak... Sanal ya da gerçek media; sana nereye diyorsa oraya bak...Bu nasıl yaşamak, bu nasıl donanmak, bu nasıl yapılanmak?... MEDIA NE DİYORSA O diyerek; her söylenene kanmak



80 sonrası nesil...
Genele yakın oranda embesil ve dahi televizyon dogmatiği
Ve sanki her biri Cem Yılmaz'ın müridi...

Duymuşlar ya onun ağzından; "eğitim şart" sözlerini
Sanıyorlar ki bu cevheri o yumurtlamış
Oysa o tavuk değil ki 
Yalnızca erken öten Denizli horozu gibi bir çenebaz
Bilmezler ki  "eğitim şart" söylemi bizden evvelkilerden miras
Boş yere zaman tüketmektense, araştır toplumun geçmişini
Ve dahi karıştır kitapları az biraz
Ulaşırsın; "eğitim şart" şartına...


Öğrenirsin ki geçmişte yazardı ana-babalar çocuklarının bellek kartına;
Oku, adam ol; eğitim şart...
Altın bileziği koluna tak, bilgiyle, görgüyle adamlığı tart diye...
Ama nerede bunları araştırıp, öğrenecek kafile...
Ne söylesek nafile...


Çünkü onlar eğitimi, terbiyeyi; aileden, okuldan değil MEDIA'dan alan
Ve dahi media yönlendirmeleriyle yaşamın tam ortasına dalan
Gogol okumak yerine "google"dan feyz alan insan türü
Bilgelikleri mediadan menkul
Kolaylıkla  olmaktalar körü, körüne birilerine kul
Yeter ki yön göstersin media; bu "in" ya da "out" 
Anında uyarı gider beyinlerine; muhakeme etmeye hiç gerek yok, 
Duraksama acaba mı diye; "delete" et, tüm bildiklerini unut
Mantığını sürgüne gönder, kendini medianın kollarında uyut...
Çünkü media ne diyosa o...

4.erk  olmaktan çoktan çıktı küreselleşme bağlamında
İpleri Big Brother'ın ellerinde; en birinci güç
Ve dahi ona karşı koymak da oldukça güç..
Tutsak alır; beynini, benliğini, bilincini, bedenini
Koşullandırmaları, biçimlendirmeleri belirler iraden dışındaki seni...
Selma ERDAL

Ne Çok Söz Söyledim Yine...

KAR...YAŞAM...ATMA !... ÖRNEKLE !...
VE BİR KAÇ DA SÖZ; KENTSEL DÖNÜŞÜM ÜZERİNE...


Biz çocukken, karlı bir ilk sabaha uyandığımızda; annemiz anımsatırdı  her yıl, usanmadan bir kez daha  “karla yıkayın yüzünüzü” diye…
Eğer karla yıkarsak yüzümüzü; sanki aşı yaptırıp da bağışıklık kazanacakmışız gibi soğuğa karşı, o kadar da çok üşümeyeceğimizi söylerdi, inanırdık ona ve sevinçle koşardık sabah mahmurluğuyla bahçeye…Bekleşirdik çığlıklar atarak,  gökyüzünde uçuşan kar taneleri bedenimize konsun diye… Ardından  yerden avuç, avuç aldığımız karları sürerdik yüzümüze, kollarımıza ve ayaklarımıza, böyle hazırlanırdık karlı yaşama…
Bir de “kar helvası” yerdik, yaz günlerinde yediğimiz dondurmanın hazzıyla… Balkan yapımı emaye çanaklara doldururdu tertemiz karları annem ve üzerine kaşık, kaşık pekmez eklerdi. Karıştırınca karla, pekmezi; bulunmazdı o tadı, lezzeti belki de hiçbir tatlıda…
Oysa şimdilerde karlar, çocukluğumuzdaki gibi ne temiz, ne de yeterince beyaz… Çevre kirliliği nedeniyle ne yağan karın suyunu damıtıp içebiliriz, ne de saçaklardan sarkan buzdan kılıçları şekermiş gibi ağzımızda eritebiliriz…
Özellikle de kar helvası hazırlamak mı ?... Çocukluğumdan kalan tatlı bir anı yalnızca…
Kim bilir; belki de onun adını, tadını bilenler bile tek, tük kalmıştır aramızda…

YAŞAM
Yaşam; iki nokta arasındaki uzam…Bekleme hiç yukarıdakinden sana yapacak diye zam…
Giriş, gelişme, sonuç…Yaşamlarımız ödünç…Doğduk; yaşıyoruz…Tükenmez sandığımız enerjimizle…Üstelik de dolup, dolup taşıyoruz…Can borcumuz ödenecek sonuçta; Tanrı’ya/Allah’a/Budha’ya/Ulu Manitu’ya ya da Doğa’ya…Yine de selam olsun bu gençlikten bizlere…Ve bizlerden de bugün yeni doğana…İşin özü; tümden gelim, tüme varım…Yarın olmayabilirim, olmayacağım kesin…Ama bugün VARIM…

ATMA !...ÖRNEKLE !...
Türkçe elden gidiyor diye yakınan; profesöründen tut, aydın/baydın kimliklere, televizyonda dilbaz sunucu geçinen gevezelere…Ve elbetteki sokaktaki adama kadar…Ola ki  her hangi bir  konuda verilecek bir “örnek” konusu olduğunda; onlar “atıyor”…Bir başka deyişle herkes “atıyor”…
Değer verilmesini istiyorsan sözlerine/söylediklerine; ATMA !... ÖRNEKLE !...
Örnek veriyorum yerine, “atıyorum” diye başlarsan söylevine;  “atıyorsun” diye, aldırış etmem, değer vermem sözlerine…
Bir kez daha yineliyorum; ATMA !...ÖRNEKLE !...

KENTSEL DÖNÜŞÜM
Arsa mafyalarından, emlak danışmanlık şirketlerine ya da toprağın karnını, bağrını  yaran her kim varsa şu ülkede, usanmadan dedik onlara; HEY RANTİYE; KURMA ARTIK ŞANTİYE !...
Ne yazık ki artık şantiyeler kurulmakta HÜKÜMET eliyle; KENTSEL DÖNÜŞÜM bilmecesiyle…Ama yine de “kentsel dönüşüm” bağlamında, kanımızca yapılması gereken  bir gönderme var ki duramayacağız düşürmeden dile…Nasıl ki 1999 depreminde, özellikle İzmit’de, geri almıştı deniz, aç gözlü insandan çalınan topraklarını…Sanki “kentsel dönüşüm” uygulaması da bir bakıma öyle; kentlerden, kentin güzelliklerinden çalınanların, geri alınması amaçlı bir işlem mi bu çalışmalar, acaba ne ?...
Çünkü…Ve “çünkü” öncesinde sormak istediğimiz  bir soru:
KÖYLÜ; bu ulusun efendisi mi, yoksa tembeli mi ?...
Silah mı dayadılar bedeninin üzerindeki, düşünce organı beynini taşıyan kemikten kafesine ki tarım topraklarını sanayi alanlarına çevirenlerle işbirliği yapması için ?... Ve hemen atladı balıklama üzerine, kolay parayı görünce; toprağı işlemekten kaçınıp, göçerek kente ortak oldu pek çok soruna...
Sonrasında da lahmacun kokularıyla, arabesk yaşam tarzlarıyla; kente, kentliye, kent kültürüne saldırının bini bir para…Dün yaşananları hiçe sayıp da, şimdi bugün, öfkelenmek niye, “kentleri soylulaştırma” amaçlı bu girişimlere ?... Üstelik de kentliye hiç danışmadan, onun yakınmalarına, sakınmalarına aldırmadan, çok daha önce onlar dönüştürmemiş miydi kentleri; yaşanılabilir olmaktan  uzak kocaman, kocaman  köylere ?...

Selma ERDAL; 4 Aralık 2014

90
0
0

2 Aralık 2014 Salı

Günlerin Getirdiği

Yaşadıkça; göreceğiz...
Ve var oldukça;bir de  düşünüyorsak, düşünebiliyorsak eğer elbette ki  eleştireceğiz...
Kuşkusuz çok isterdik; sorunsuz bir ülkede, bir dünyada sorumsuzca yaşamayı...
Barış kavramını sözlüklerden çıkarıp; yaşama katmayı...
Ama insan soyunun benliğinde oldukça doyumsuz hırslar; yaşandıkça hırsızlıklar...
İnsanca çarptıkça yüreğimiz, insanlık adına;  dilimize vuracaktır öfkemiz...
Ve sözlerimiz; düşecektir yazılarımıza...
Kim bilir, kim bilebilir ki ?...
Ya da kim umudunu silebilir ki benliğinden ?...
Ve kim geri dönebilir ki nasıl değişebilir  bu olumsuz koşullar diye sorgulamaktan?...
Kim vazgeçebilir ki yaşanabilecek dünyadan,sorunsuz yarınlardan ?...


KEŞKE YAŞAYABİLSEYDİM; YORUMSUZ, SORUMSUZ VE DE SORUNSUZ...








































*Fıtrat sorunsalımız...

AK-BAŞKA diyor ki;

-KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ FITRATA UYMAZ !...

Bunca sorunları yetmedi kadınların ki sırasıyla en başta can kaygısı, canlı kalabilme becerisi uğraşı...Var sayalım ki canlı kaldı, sağ çıkabildi; erkek-kadın meydan muharebesinden...İyi de zafere/utkuya ulaşabildi mi ?... Ne gezer ?... Bir de uğraşması gereken FITRAT sorunsalı var ki
sözlüklere göre FITRAT; 
Fıtrat, İslam dininde bir kavram, özellikle tasavvufta önemli bir yer tutar.
Bir şeyi başlangıcında yarmak, kazmak anlamına gelen ve “fatr” kökünden türemiş olan fıtrat kelimesi, “ilk yaratılış” manasına gelir. Yani, mutlak yokluğun yarılarak, içinden varlığın çıkmasıdır. Fıtrat, bu yarma sonucu ortaya çıkan ilk varlık halidir. İbn Manzur, Lisânü'l-Arab adlı eserinde “fıtrat”ı şöyle tanımlar: Yaratılış, yapı, karakter, tabiat, mizaç, Peygamberlerin sünneti, Kâlb-i selim, adetullahtır.
Ayrıca hilkat, tabii eğilim, hazır olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidât gibi manalara da gelir. Terim olarak fıtrat: "Allah Teâlâ'nın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır." Muhyiddin İbn Arabi ise “fıtrat” sözcüğüne "bir şey üzerine yaratılmak" mânâsı vermektedir. “Fıtrilik” fıtrat kelimesinden türetilmiştir ve fıtrata yani yaradılış maksadına uygun olan anlamına gelmektedir.

Fıtrat sorunsalı nedeniyle kadın ne yapmalı ?... Bir kadın olarak derim ki;

BU GİDİŞLE HER GÜN ÇIKMAK GEREKECEK  SOKAKLARA…
KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ FITRATA  AYKIRIDIR DİYE AÇIKLANDIKÇA…
YALNIZCA 25 KASIM KADINA ŞİDDETİ DURDURMA GÜNÜ ya da 8 MART EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ NEDENİYLE DEĞİL; HER GÜN ÇIKILMALI SOKAKLARA !… 
EĞER YAŞAMAK, VAR OLMAK, VARLIĞINI KORUMAK AMAÇSA KADINLARA...















*Kara çocuklar...
Gün geçmiyor ki televizyon yansılarından polis kurşunlarına hedef olan, polis kurşunlarıyla can veren kara adama ilişkin görüntüler yer almasın Amerikan toplumundan...
Bizim bölgemizdeki, komşumuzdaki, ötemizdeki, berimizdeki çocukların ağladığı, ağlatıldığı yetmiyormuş gibi Amerikan'ın kara çocukları da ağlıyor yüzlerce yıldan beri...

Bugün Amerika'da kara ağlıyor, eziliyor, nefret soluyor...
Ve ölüyor...


GÜN GELECEK KARA ADAMLAR, KARA ÇOCUKLAR SORUNLARINI ÇÖZECEK; BİLİYORUM, UMUYORUM…
NE YAZIK Kİ ŞİMDİLİK DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK ÖZGÜRLÜKLER ÜLKESİNDE...




*Bir kara adam...

VE TUVALET KAĞIDI...

Elinde oyuncak tabancasıyla, parkta oynayan  12 yaşındaki çocuk; "yalnızca" kara teni nedeniyle tek kurşunda canından oluyorsa...
Ne olacak bu gidişin sonu ?...
Dünyayı karıştırmayı bir yana bırakıp da...
Kaygılanmalı artık ülkesi için; bu yaşananlar nedeniyle Big Brother...












Bekleyiş...

ADAM GODOT'U BEKLİYOR... BİZİMKİLER DE SON HARFİ (Ş) İLE BİTENİ...NE YAPACAKSINIZ; TERCİH MES'ELESİ...







AKP'de YİĞİT BULUT kavgası varmış diyorlar...

BUNLAR KÜÇÜK ADAMLAR; BİR YİĞİT BİTER/BATAR, BİR BAŞKASI ÇIKAR...BİTİREBİLİYOR MUSUNUZ ONLARI YARATAN DÜZENİ; SEN BANA ONDAN HABER VER...
DİYOR SELMA...





Çenesine vurmuş mu nedir ?...

MASON OLSA NE OLUR?...SİZ DE FASONSUNUZ Üstad Kadir Mısırlıoğlu; YEDİ DÜVELİN AMACINA YÖNELİK ÜRETİM YAPAN, BU ÜLKEYİ PARÇALAMAK İÇİN, BU ULUSU BÖLMEK İÇİN... O'NUN VARLIĞINA BORÇLU OLDUĞUMUZ BU ÜLKEDE YAŞARKEN; BU NASIL YAVŞAK BİR "ÜSTAD" İNSAN Kİ, SON GÜNLERDE SÜREKLİ SALDIRMAKTA, BU DÜNYA İLE İLİŞKİSİNİ KESMİŞ OLANA...BU SALDIRILARI YAPAN "ÜSTAD" PAZARLAMAKTA KENDİNİ; MÜSLÜMAN DİYE, ŞU DİN BEZİRGANLARININ CİRİT ATTIĞI PİYASAYA...













Son turfanda dönme; NİRAN...
Geçmiş; Viran...
Gelecek; gün geçip, dönene kadar devran...

Diyor ki bugün sanki;
DÜN; DÜNDÜR... 
DÜZENİN DÜMENİNE GİRMEK; BÜGÜNKÜ ÜLKÜMDÜR...



BİR SEN EKSİKTİN...
KADRO TAMAMLANDI...
GERÇİ OLACAK O KADAR UYUŞTURUCU KULLANA KULLANA ZATEN BEYNİ ÇOKTAN BULANIKTI...





LEYLA SAYAR'ın ardılları...Bilindiği gibi önce dansöz LEYLA SAYAR; ardından dansör7eşcinsel KUDRET ŞANDRA bu yolu açtı...Ne güzel memleket ?...Her türlü soysuzluğu yaşa , sonra da dinci düzende, başına örtüyü geçir, geçmişini türbanla kapat/kapla, kendini AKla... Nasıl ki komünist ideolojiyi kendine göre yorumlayan OPORTÜNİSTLER ( oportünizm,kişinin menfaatine en uygun düşen yolu seçmesidir,fırsatçılık durumlarında da kullanılır. ) var...Bunlar da işte; DİN PAZARININ, DİNCİ TAİFENİN OPORTÜNİSTLERİ...











İyi ki doğdum...

EVET...
İYİ Kİ DOĞDUM, İYİ Kİ VARIM... 
1 ARALIK 1953'DEN DAHA NİCE YILLARA; 
HIRSIZI EVİNE KADAR KOVALAYA, KOVALAYA...
PİÇİN BABASINI SORA, SORA...
BOYUN EĞMEDEN BASKILARA...









Ve Öğrencilik...

80'lerin başında... 12 Eylül sonrasının liberalleşme özentiliklerinin yaşandığı yıllarda...Güneri Cıvaoğlu'nun yönetiminde çıkan GÜNEŞ gazetesindeki "ŞEYTANIN GÖR DEDİĞİ" köşesinde Çetin ALTAN yazmıştı bir yazısında; 80 yaşında ve ölüm döşeğindeki bir kadının öyküsünü...

ALTAN'ın anlatımındaki 80'lik kadın; sürekli okur, yazar, sürekli kendini geliştirirmiş, açlık duyarmış öğrenmeye, durmaksızın heves edermiş bilgilenmeye...
Gün gelmiş Ölüm Meleği AZRAİL; dikilmiş karşısına,  canını almak amacıyla...
Kadınsa şu sözlerle direnmiş ona:
- Dur; daha dersim bitmedi !...

İşte o kadın var ya o kadın; o kadın benim, ben SELMA...
Bilgi Üniversitesi'nde alacağım  "yaratıcı yazarlık" eğitimim nedeniyle, yeniden başlıyorum ders çalışmaya...


VE BİR SON BİR GELİŞME; BEDELLİ ÇIKTI... CAN BEDELİ; 18 BİN TL OLARAK AÇIKLANDI...




ANLADINIZ MI NEDEN EN AZ 3 ÇOCUK ?...
ANLADINIZ MI YOK EDİLEN KIZLAR İÇİN NEDEN SESLER KISIK?...
DOĞURUN OĞLANLARI; ÇARŞAFLI KULUÇKA MAKİNALARI...
PARANIZ VARSA; VERİRSİNİZ 18 BİN GAYME, OĞLUNUZ SİZDE KALIR, AKBABALAR DE BÜTÇE'Yİ DENKLEŞTİRİR...
EĞER PARANIZ YOKSA; ORTADOĞU PETROL SAVAŞLARINDA KELLELER , ŞEY PARDON  OĞULLAR İHTİMAMLA ŞEHİD EDİLİR...
EY NİSA TAYFASI;
FITRATINIZDA VAR İŞTE; BOŞALTIN TÜM KAMUSAL ALANLARI...
GİRİN GERDEĞE; ..DOĞURUN OĞLANLARI...
BOŞ DURMAYIN ÇARŞAFLI KULUÇKA MAKİNALARI...





Selma ERDAL; İstanbul, 2 Aralık 2014