Günlerden 1 Aralık 2009...Bayram öncesi Ankara’dayım…
Bursa-Ankara yolculuğum sırasında Eskişehir’e yaklaştıkça kasvetle
kararmaya başlıyor içim… Bursa’dan uzaklaşırken, yeşilden, temiz sudan ve
havadan uzaklaşıyor olmak içimi sıkıyor, acıtıyor ama yine de yol almak
gerekiyor ara sıra Ankara’ya… Ne de olsa İstanbul doğumlu, ana-babadan Bursa
tohumlu kızım; Ankara’da evli… Başkent’de yaşıyor, çalışıyor dolayısıyla
benliğim metazori alışıyor şu Ankara’ya…
Sanayileşme olgusu nedeniyle Bursa’da yeşil alanlar; konut yapımı nedeniyle
beton grisine boyanırken, toprağın bereketinden, suyundan, havasından dolayı Bursa
yine de yeşil, ona saldıran açgözlü düşmanlarıyla inatlaşırcasına yeşilini yine
de korumakta… Ya Ankara ?... Kemal
ATATÜRK’ün Başkenti; çoraklığını zorlama yeşillendirmeyle saklamaya çalışırken,
GÖKÇEK elinden epeyce çekmekte ve yitirmekte yapay yeşilliğini de,
yap-satçıların gri beton konutlarıyla dolarken dağ, tepe… Özellikle de ATATÜRK
ORMAN ÇİFTLİĞİ; hamburgercilere, kokoreççilere, kebapçılara peşkeş çekilmiş…
İsli duman kokulu havası, çalışanlara lojman niyetine çalınan tarlası, tapası…
Sonuç olarak; ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ’ne yapılan saldırılar eşliğinde, Atamız’ın
çiftliği de can vermekte, soluk alması giderek olanaksızlaşmakta Ankara’nın…
Ve insanlar… Başkentimiz diye yabanın gözüne itibarımız olarak sunulan bu
kentde; yapılar kurşuni, hava kurşuni,
insanlar kurşuni… İnsanlar bezgin, bıkkın, mutsuz, umutsuz… Herkes günümüzün
egemenlerinden yakınmakta… Bu yakınmalara bakınca da insan şaşırmakta; nasıl
gelebildiler diye iktidara ikinci kez ?... Aldandık diyenler var… Bulgurla,
nohutla tavlandık diyenler var… Kömür aşkıyla
bu karaya bulandık diyenler var…
Kolay değil; Ankara soğuk… Benzemiyor Bursa’nın havasına… Yok Ankara’nın
ardında güvenle yaslanacağı, Anadolu’nun karasal ikliminden Ankara’yı koruyup,
kollayacağı bir Uludağ’ı… Bursa’nın sonbaharı,kışı; Ankara’nın yazları gibi… Bu durumda ne yapsın
Ankara’nın yoksulu, garibi ?... Satmış oyunu çuval, çuval kömüre… Isınmış
kömürle kara kışta, ama yine de umut kalmamış bakışta; iş yok, iş yoksa aş yok…Kuşkusuz
Ankara’da aşk da yok… İnsanlarda işve, cilve; hak getire, gülmeyi unutmuşlar…Ankara’daki
yoksulluğu göremiyor mu RTE ve taifesi
?… Biteviye dönüp, durmakta “açılım” üzerinden PKK’lıları kalkındırma sahifesi…
Ve şimdilerde RTE’nin alternatifi, seçeneği diye, bilinen-bilinmeyen iç ve dış
güçlerce siyaset pazarına sürülen Mustafa SARIGÜL; Ankara’nın yoksulunun,
garibanının umudu olmuş… Oysa hangi yoksul, gariban; umudu olan siyasetçilerden
ne zaman umduğunu bulmuş, bulabilmiş ya da gelecekde bulabilecek ?... Bu
SARIGÜL olmuş, solup, sararmış gül olmuş…
Bir zamanlar Alevicilik yaptığı için BAYKAL’ın CHP’sinden dışlanan, bir
aralar DSP’ye yaslanan SARIGÜL; Ankara’nın her mahallesine, köşesine, bucağına
açmış temsilciliğini… Örgütlenmesinin alt yapısını oluşturmuş…
SARIGÜL’ün bürosunun önünde
duruyoruz, kızımla konuşuyoruz; bize kulak misafiri olan Ankaralı gençten bir
adamcağız sözümüze karışıp diyor ki:
-
İstanbul
bırakılıp, Ankara’ya gelinir mi ?...
Yanıtlıyorum onu:
-
Belediye
başkanlığı için değil Ankara’ya gelişi, gelmek isteyişi… RTE’ye karşılık
hazırlıyormuş onu Amerika…
Anında yanıt geliyor Angaralı’dan:
-
Aaaa, bak bu
Recep’den daha iyi…
Kızıma dönüyorum:
- Amerika ne karışırmış bizim işimize, başımıza
seçeceğimize diyeceğine, “Bu Recep’den daha iyi” diyor… Nerelere geldik ?...
İşte Amerikan mandacılarının istedikleri oldu, düşleri gerçekleşti… Halk çoktan
onay vermiş Amerikan karışmacılığına… Oysa Kurtuluş Savaşı neden verilmişti
?... “Ya İstiklal, Ya Ölüm” sözleri neden söylenmişti; halkımız bunları çoktan
unuttu, sinsice, saldırganca tüm değerlerimiz,davalarımız, savlarımız,
savunmalarımız, ilkelerimiz, ülkülerimiz bu halka unutturuldu…
Mustafa SARIGÜL hareketi halka duyurulurken; yazılı ve görsel basına yansıyan
duyumlardan, ihrama sarınmış görüntülerinden
öğreniyoruz ki meğer Umre’ye de gitmiş SARIGÜL… Oysa biz onu Alevi
bilirdik, ALEVİCİLİK yaptığı gerekçesiyle BAYKALCILAR tarafından partiden
dışlandığını sanırdık… TÖ gibi saf değiştirmiş, takunyalarını giymiş… Ne için
?... Ülkeye egemen olmak için… İşte şimdi işlem tamam…
Ne BAYKAL’ın ne de ECEVİT’in koltuğuna oturamayan SARIGÜL; bugünlerde
RTE’ye eşdeğer, onun ikamesi, onun alternatifi, onun seçeneği, onun yerine
oturtulması düşünülen adam…O şimdilerde derde derman… SARIGÜL gelecek; dertler
bitecek…Öyle mi acaba ?...
Ve 30 Mart 2014 yerel seçimleri öncesi; yine derde derman diye sürüldü siyasal alana Mustafa SARIGÜL... Sonuçlar ortada; yarardan daha çok zarar verdi siyasal ortama... Bir türlü gelemedi CHP'nin başına; doğal olarak da dertleri bitiremedi... Bir türlü gelmeyen, gelemeyen GODOT gibiydi, CEMAAT hazretlerinin çıktı tüm çabaları boşa...
Usandılar mı, utandılar mı onlar; demokrasi adına ?...Hiç sanmam..
Selma ERDAL







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder