24 Ocak 2015 Cumartesi

CAN ULUSOY İÇERİKLİ BİR CAN ERTAN YAZISI VE YORUMLAR...

Can ERTAN - Can Ulusoy: ‘’İsmet Paşa sofra arkadaşımızdı’’

Can Ulusoy, 1983 doğumlu gencecik, pırıl pırıl bir akademisyen ve aydın.
Ulusoy, Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi mezunu İstanbul Üniversitesi’nde Uluslar arası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. Şu an Galatasaray Üniversitesi‘nde doktora tezi hazırlıyor: Tez konusu: Taşra Aydınlanması. Tezi Bursa ve Konya’yı merkeze alıyor.
Ulusoy, edebiyat ve düşünce içerikli 8. Kıta dergisinin sahibi ve yazarı.
Şair Metin Güven ile birlikte Onaltıkırkbeş edebiyat dergisini çıkardılar. Ulusoy’un Doğu Batı Dergisi, Türkiye Günlüğü gibi dergilerde makaleleri yayınlandı. Hürriyet’in Tarih Eki’nde yazı yazdı.
**********
Can Ulusoy, CHP’nin unutulmaz isimlerinden, yakınlarda yitirdiğimiz Mecdi Ulusoy’un oğlu. Can, güzel bir anı anlatıyor:
‘’Orta okuldan beri baba ve anne etkisiyle politikaya ilgi duydum; akademik kariyer yapmaya karar verdim. Evde babam ve İsmet Paşa’nın Deniz’lerin idam edildiği gün CHP Kurultay’ında çekilmiş fotoğrafı vardı. Bebekken, annem sofrada bir kaşık İsmet Paşa’ya bir kaşık bize uzatırdı. İsmet Paşasofra arkadaşımızdı.’’
***********************
Ulusoy’a ‘’CHP üyesi misin?’’ diye soruyorum.
‘’Hiçbir partiye üye değilim. Sosyalistim.’’ yanıtını veriyor.
Ulusoy’un CHP için yaptığı bir saptama var:
‘’İçinde solcular olan sol olmayan bir parti.’’
Ulusoy devam ediyor: ‘’ Kılıçdaroğlu sonrası CHP’yi 1946 sonrası CHP’ye benzetiyorum. O zaman sağcılaşarak iktidar olunmak istendi. DP lileşme fayda sağlamadı AKP’lileşme de sağlamaz. CHP seçim stratejisini AKP programının bir benzerinin ilanı üzerine kurdu. AKP bulgur-nohut dağıtacak CHP para, dilenci ekonomisinin iki yüzü. Amerika’ya mesaj vermede de yarıştılar.’’
*********************
Can Ulusoy CHP’nin farkını hissettiremediğini düşünüyor:
‘’CHP’nin AKP’den farkını ortaya koyacak hiçbir politikası yok. Adli kovuşturmalardaki tutumlarını geride bırakırsak tabi. CHP’nin radikal bir iktisadi değişim politikası, farklı bir dış işleri perspektifi yok. ‘Neden CHP’ye oy verilmeli?’ nin cevabını vermek zorundalar. Gerekirse bu değişim işin bir iki seçim kaybetmeyi problem etmemeliler.’’
*******************
Ulusoy, sosyalist sol için şu değerlendirmeyi yaptı.:
‘’Kendimi yakın hissettiğim bir oluşum yok. Sol kanattaki partilerin program düzeyinde çok farklı eğilimlerin görüşlerini yansıttığı bir durumla karşı karşıyayız. Bu yüzden Türkiye’de bir sosyalist sol kanattan bahsetmek güç. Sol’un temel sorunu, sıradan insanın hayatına müdahale edememesidir. Türkiye’de cemaatlerin ve RP’den AKP’ye uzanan çizginin en önemli başarılarından biridir bu. Soyut siyasal söylemlerin ve ideolojilerin kitleleri ayağa kaldırma şansı yok.’’
*************************
Can Ulusoy, son olarak, AKP’ye değiniyor:
‘’AKP’nin yumuşak karnı, topluma muhafazakar-dindar bir söylemi empoze ederken, partinin hakim kesiminin ve yükselen yeni sermaye grubunun tüketim dünyasına entegre olmasıdır. Tırnak içinde kullanmamız gereken laiklerle-dindarların birbirine en çok benzediği süreci yaşıyoruz. Bu açıdan dindar ve laik olmanın sosyal bir karşılığı yok. Tüketime eklenmiş dindar ve laikler, tüketime heves edenler ve tüketemeyenler var. Bu noktada AKP’nin yumuşak karnı “Bu nasıl Müslümanlık?” sorusudur. İhsan Eliaçık gibi İslamcılar bu noktada CHP’den daha tutarlı ve gerçeğe işaret eden bir söylem geliştiriyorlar.’’
*************************
Can Ulusoy’un geleceğin en önemli sosyal bilimcilerinden olacağını umut ediyorum.
Peki, Bursa CHP örgütü, Can Ulusoy’un farkında mı?
CHP, ‘’yaşlılar partisiyiz, gençlik yok!..’’ diye dövünüyor.
İşte, Ulusoy gibi birikimli bir genç akademisyen var.
CHP burnunun ucunu göremeyecek mi?

Yorumlar
  • samet

    Röportaj yapılan kişi ile ilgili aşağıda yapılan ucuz yorumlara kayıtsız kalamadım. Ama ne desem bu 'Laik' arkadaşlar yine yaftalacaklar. Sanırım en güzel tespiti Etyen Mahçupyan yapmış. http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=896315&title=yorum-etyen-mahcupyan-laikligin-cehaleti&haberSayfa=0
  • Umut Beyaz

    Can Ulusoy'un Chp ile ilgili tespitlerini son derece önemli ve doğru buluyorum.Ama malesef halktan uzak gardrop Atatürkçülerinin yapıcı eleştirilere dahi tahammülü yok.Malesef eleştirileri küfür olarak algılayacak kadar kısıtlı bakış açısına sahipler.Onların halkla kucaklaşan, çözüme yönelik politika üreten Chpye değil kendi dünyasında kısır kavgalarıyla gittikçe küçülen Chp ye ihtiyacı var.Yazık... Not: Can Ulusoy ne yetmez ama evetçidir, ne liberaldir ne de zengindir.Bilgi sahibi olmadan yorum
  • Atılım Akdeniz

    Can Ulusoyu tanımıyor olabilirsiniz, makalelerini okumamış, sivil toplum örgütlerine ne gibi katkılar yaptığını, kaç genci sosyalist mücadelenin içine kattığını bilmiyor olabilirsiniz. Bilmediklerinizi kabullenin önce. Ondan sonra da "solu sizin tekelinize kim verdi?" ," Teorisyen nedir?" , " Sosyal bilimciler nasıl çalışır?" gibi şeyleri araştırın öğrenin.yıllardır Chp'nin içine ettiğiniz yetmemiş gibi şimdi de yaptıklarınızı eleştiren solculara göz diktiniz. Şu anki Chp'nin solla ne ilgisi var
  • Devrim Kaya

    Can Ertan ,kim bu söyleşi yaptığınız çok zeki insan.Okumiş çocuğa benziyor,CHP genel başkan yapsın tamamen AKP'ye dönüşsün CHP.AKP ile din yarışına girin diyen kof liberal tezler.Söyleşi yaparken böyle yüce insanları bulmanız isabet olmuş.Yoksa nice olurdu devrimci partilerin hali.
  • Cenk Yıldırım

    illaha Can Ertan , sol düşmani ismi nerden buldunuz.Hazret 'sosyalist partileri beğenmiyormuş.AKP çok başarılı ve somut çözümler öneriyormuş. Git AKP 'ye üye ol o zaman dener adama.Boş lakırdi sabah akşam CHP 'ye küfür edince solcu mu oluyor insan.
  • Recep güler

    Sabah akşam CHP ile uğraşanlardan gına geldi.Can Ulusoy kendi egosunu tatmin etmek için diğer zengin çocuklarından farklı olarak dergi çıkarmış.Dergiyi Bursa'da duyan bilen yok .Vatandaşı da tanımıyoruz.CHP'ye gölge etmesinler yeter.
  • Mustafa AYDIN

    Sayın Can Ertan ; Bu Can Ulusoy'un solla ilgisini anlamadık.Ne zamandır liberallere solcu payesi veriyorsunuz.CHP 'nin 'Yetmez ama evet'çilerden alacak akla ihtiyacı yok. Can Ulusoy olsa olsa 'Taraf Gazetesi'ne yazar olur.

12 Ocak 2015 Pazartesi

Hem Nalına; Hem Mıhına





*Ünleme:
Türkler sessiz olmaya, sessiz kalmaya koşullandırıldığı için…
Söz gümüşse; sükut altınmış ya…
Altın da çok değerli sayıldığından; yastık altlarına atılmış ya…
ÜNLEME diye azarlandıkça da Türk…
Sesli harfler kalmış boynu bükük…



*Kitapsız:
Kitapsız bir benlik; benzinsiz bir araç gibidir…
Benzinsiz bir araç nasıl ki trafiğe çıkamaz…
Donanımsız beyin de internette  gerçek bilgiye ulaşamaz…
Ancak gönlüne oyuncak arayışıyla ona, buna bulaşır…


*İkoncan:
VAR olmaktansa, VARLIKLI olmak sorunsalına takılıp kalınca bir tür insan;
Ona denir İKONCAN…
Olunca da İKONCAN; tüketim toplumunun piyasaya sürdüğü her türlü uyuşturucuyla yaşadığını sanırken, gerçekte ayakta uyuyacan...



*Sadri Alışık filmleri:
Hiç düşündünüz mü geçmiş yıllara göre; neden Sadri Alışık filmlerinin gösterilmediğini?...
Çünkü dudakta sigara (Redkit bile çoktan bıraktı)…
Elinde bardak; ya şarap dolu ya da rakı…
Ya sözleri?...
Ne varmış ki sözlerinde denirse;
Derim ki; Turist Ömer garibanı “Şişenin üzerine yemin eder” abi…
Ve ekler sözlerinin gerisini;
“Ne demiş James Bond ?...Şişede durduğu gibi durmaz”
Şişede durmayınca da, şişe de elinde durmaz…
RTÜK hazretleri hemencecik dumanlattırır havayı,
Rakı, şarap Sadri abimizin kafasını dumanlamadan önce…

Hey gidinin memleketi; hey !...
80’lerde kitaplardan korkuyla, kitaplar yakılır, kitaplar dumanlara karışırdı…
2000’li yıllara doğru çıktığımızdan beri yolculuğa; kafalardan önce, rakı, şarap şişeleri duman, duman…
Kitaplardan korkunuzu anladık da; arpa suyundan, üzüm suyundan korkulur mu be agam?...



* Yerleşke seceresi:
Üşenmesin kimsecikler; herkes şöyle bir döksün seceresini ortaya…
Ve belgelesin; şöyle bir geriye doğru en az 50 yıla ilişkin yerleşim yerini, yerleşkesinin yerini…
Ve de gerçekler çıksın ortaya;
Görelim bakalım en öncesinde kim sarılmış baltaya ?...
Bugün kentin “soylulaştırılması” girişimleri karşısında yeşil-kırmızı bayraklarıyla sokaklara çıkanların öğrenelim neresiymiş yerleşkelerinin yerleri, yurtları ve de soyları, sopları ?...
Şunun şurasında 30 yıl öncesinde; olsa da karşılarında zabıtanın yasakları, belediyenin copları…
Talan etmediler mi İstanbul’un, Bursa’nın; İzmir’in, Ankara’nın topraklarını?...
Henüz daha bir nesil öncesinde;
Yaşananlar nasıl da canlı; belleğimin güncesinde…
Anadolu’nun bağrından, tarım topraklarından kaçıp da OCCUPY durumunun ilk örneğini gerçekleştirmediler mi bugün kentlerle  ilgili kararlarda, en çok gürültü çıkaranlar ?...


*Feminist olmak:
Bir kadın, anne olduğunda; kızını düşünmüyorsa…
Kendi yanlışlarını, yanılgılarını; kızının da yinelemesine göz yumuyorsa…
Bana ne onun kızından…Bana ne gelecekte onun kızının;
Sömürülecek olmasından…Aşağılanacak olmasından…Yok sayılacak olmasından…Bana ne…
Toplum; değişiyorsa, dönüşüyorsa, evriliyorsa, devriliyorsa…
Ve yalnızca karanlığa geriliyorsa…
Ve kadın her geçen gün; kazanımlarından yitiriyorsa…
Kızlarını düşünmeyen annelerin bu yaşananlar karşısında da suskunluğu sürüyorsa;
Nasıl ki oğulları terör belası nedeniyle; ya dağlara kaçmışken, ya da dağdakinin kurşunlarıyla kanlar içinde toprağa düşmüşken suskun kaldığı gibi…
İşte o anneler kızlarının geleceğine karanlık bir yazgı biçilirken;  böyle tepkisiz, böyle suskun aldırışsız kaldıkça…
Üstelik de “kadına yakışan kariyer yalnızca anneliktir” kolaycılığıyla kandırılırken kızları… Suskun kalıp; onları uyarmadıkça, uyandırmadıkça...
Üstelik de bunları dindarlık adına yapıyorsa buyrukçular ve peşlerindeki kuyrukçular ve onların peşine takılıyorsa anneler; öyleyse bana ne onların kızlarından…
Onlar nasıl ki böylesine üşengeççesine, böylesine sorumluluktan kaçmacasına bir kolaycılıkla kendilerine dindarsa…Ben de yalnızca kendime feministim, bilginize sunarım sorumsuz analar…
Selma ERDAL; İstanbul, 12 Ocak 2015






11 Ocak 2015 Pazar

BİR ÇETİN ALTAN SÖYLEŞİSİ

İslamiyeti kim temsil edecek?
Yunus Emre mi, silahlı katiller mi?

Çetin Altan: İslam bir din olarak varlığını sürdürüp gidecek mi yoksa bir silahlı örgüt görüntüsü içinde mi kalacak, bunu Müslümanlar belirleyecek.


Köktendinciliğin panzehiri İslamın içinden çıkacak
Ortaokul, lise yıllarında delice bir tutkuyla okurdum yazılarını.
Yazı yazarken onu taklit etmeye çalışırdım. Bu çabamın fark edilmesi hoşuma giderdi.
Taklit ettiklerimiz, lezzetli sözleriyle sınırlı değildi…
Haksız bir not veren kompozisyon hocasına kâğıdı bir kez daha okumasını önermeyi, insan aklına aykırı ezberlerle cüretkârca alay etmeyi, sorunlarımızın gerçek sebeplerini merak etmeyi de öğrenmiştik arada.
300 yıl Mısır’ı kontrol eden Osmanlı’da neden bir Allah’ın kulu merak edip hiyeroglifi çözmemiş?
Türk köylerinde neden tenis kortu yok?
Köylü kadınlarımız neden makyaj yapmaz?
Ve tüm bunların medenileşmeyle ilişkisi ne?
Yeni kitabı ‘Enseyi Karartmayın’ı okurken içimden geçirdim…
Bizim ‘büyük ustamız’ Çetin Altan’dır!
Altan’a, Charlie Hebdo saldırısının sonuçlarını, Türkiye’nin geleceğini ve 87 yıllık hayatın ona öğrettiklerini sordum.
 
Charlie Hebdo saldırısını duyduğunuzda aklınızdan ne geçti? 
Acı duydum... Ölenlerin insanlığın az rastlanır, ışıklı beyinlerinden olması acıyı katmerleştiriyor. Vuran “Bir gâvuru vurdum” diyor ama gelişmiş dünya o vurulanın Wolinski olduğunu biliyor. Dünya sadece bir cinayetle birbirinden ayrılmıyor, Wolinski’nin değerini bilenler ve bilmeyenler diye de ayrılıyor.  Sanatın, yaratıcılığın, özgürlüğün, mizahın değerini bilenler, bilmeyenler diye de... Cinayetin, sanat, özgürlük ve yaratıcılık düşmanlığının hep İslam âleminin tarafında kalması Müslümanlar için övünülecek görüntü değil. Toplumların değeri, ne kadar çok katile sahip olduklarıyla değil, ne kadar çok yaratıcıya sahip olduklarıyla belirlenir.
Bu katillerle, fanatiklerle aynı dünyada nasıl yaşayacağız?
Yeryüzünde büyük gelir, kültür, birikim farklılıkları var. Bu yüzyılın ortalarına doğru dünya bir dengeye gelir. Ama o zamana kadar, geride kalanlar varlıklarını şiddete başvurarak kanıtlama ihtiyacını aşamayacaklar gibi. “Ben de varım” demek istiyorlar. Ama bunu sözle, çizgiyle, eserle, kitapla yapamadıkları zaman silahla yapmaya uğraşıyorlar.
Bunlarla nasıl mücadele edilir? 
İslam âlemindeki köktendinciliğin panzehiri de İslam’ın içinden çıkacak, çıkabilirse... Bu aslında Müslümanlığın imtihanı. Şu anda Müslümanlık bir silahlı örgüt gibi görünmeye başladı. İslam bir din olarak varlığını sürdürüp gelişecek mi yoksa bir silahlı örgüt görüntüsü içinde mi kalacak, bunu Müslümanlar belirleyecek. Yeniden dinin bir felsefesi, bir özü olduğunu,  tasavvufu keşfedebilirlerse, katillerle değil Yunus Emre’yle övünmeleri gerektiğini fark ederlerse, bu darboğazdan çıkarlar. “Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri, isteyene ver sen anı, bana seni gerek seni” diyen Yunus Emre’yi İslam âleminin yeniden okuyup, değerlendirmesi gerekiyor. Zaten Yunus’un kıymetini anladıklarında Wolinski’ye de kıyamazlar. İslam’ı kim temsil edecek? Yunus Emre mi yoksa eli silahlı katiller mi?
 
Diğer dinler bu sorunları nasıl çözdü? Her dinin fanatizme açılan kapıları vardır. İslam’ın çok parlak beyinler yarattığı dönemler oldu. Hıristiyanlar fanatizme Rönesans’la ve Reform’la denge getirdiler. İnsanlığın ortak bir kültürü olduğunu, İslam’ın da bunun parçası olması gerektiğini kavradığınızda çözüme yaklaşırsınız. Bu ortaklığı anlamak için İbn-i Rüşd’e bakmak gerekir. Aristo’yu çok iyi incelemiş, Batı medeniyetini de derinden etkilemiştir. Müslümanlar bu kadar kompleksli şekilde ezileceklerine, geçmişlerine ve kültürlerinin insanlığın ortak uygarlığındaki yerine bakmalılar. Bu, komplekslerinden kurtulmalarına yardımcı olur. Kendilerini insanlığın diğer parçasından ayırmak yerine, o parçayla bütünleşmeleri, bütün yaratılanları inandıkları Allah’ın yarattığı canlılar olarak görmeleri herhalde Müslümanlığa aykırı olmaz.
Bu son durumun Ak Parti gibi İslami çizgideki hareketler üzerinde nasıl etkileri olur?
Hem olumlu hem olumsuz etkileri olacak. İslam’ı dünyanın geri kalanından ayıran, İslam olmayan herkesi düşman gören, inkâr eden bir Müslümanlık özellikle siyasi alanda çok ciddi sorun yaşar. Bir ideoloji ya da din sorun yaşamaya başladığında, geçmişine, kaynağına bakarak çare arar. Müslümanlar da içlerinde tartışacaktır. İslam nedir, ahlakı nedir, felsefesi nedir tartışmalarının Müslümanlar arasında yoğunlaşacağı bir dönem yaşayacak dünya... Şimdilik kaçınmaya çalışıyorlar ama sonunda tartışacaklar çünkü bu, bir hayat memat meselesi haline geliyor.
TÜRKİYE HEP DÜNYANIN DIŞINA KAÇMAK İSTİYOR

Aziz Nesin'le...
Kitabınız okuyucuyu yaşam serüveninizde yolculuğa çıkarıyor. Onca mücadele, kavga, hapishane... Bugün dönüp baktığınızda... Değdi mi?
İnsanlar acı çekerken, ezilirken, yoksul kalırken ben daha keyifli bir hayat yaşasaydım, hiç sesimi çıkarmasaydım, bu yaşa geldiğimde asıl o zaman “Değdi mi” diye sormak gerekirdi. “Değdi mi insanların acısına arkanı döndüğüne” diye sormak gerekirdi. Yaptıklarım, yazdıklarım bir işe yaradı mı bilmem ama bir daha yaşasam gene aynı şekilde yaşardım. 
Türkiye’nin bugünkü gibi bir duruma gelmesini bekliyor muydunuz?
Türkiye dünyanın dışına kaçmak istiyor sürekli. Gelişmiş dünyanın kriterleri, demokrasi, hukuk burayı yönetenlerin hoşuna gitmiyor çünkü. Dünyayla bütünleşecek gibi oluyor sonra eski haline dönüyor. Türkiye’nin büyüyüp güçlenme enerjisi sandığımdan az çıktı. Refleksleri zayıf, enerjisi az. Bir türlü içine düştüğü tuzaktan kurtulamıyor ama eninde sonunda dünyayla bütünleşecektir. İstese de istemese de dünyanın bir parçası.
Toplumdaki, siyasetteki gündemin düzeyini, tonunu nasıl buluyorsunuz?
Gençler daha zeki ve esprili ama siyaset kurumunda hiç espri kalmadı, zekâ parıltısına pek rastlanmıyor. Nobran ve hoyrat bir bağırış çağırış var. Amele kavgasına benziyor. Küfür, kıyamet, kalaslarla birbirinin kafasına vurma... Ben 21. yüzyılda doğan gençlerin bu düzeysizliği aşacağını ümit ediyorum.
Basının durumunu nasıl görüyorsunuz. Eskiye göre iyi mi kötü mü?
Osmanlı’da ve Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yöneticileri pohpohlayıp karşılığında ‘ihsan-ı şahane’ alma alışkanlığı vardı. Yeniden o dönemlere döndük gibi gözüküyor. Padişahlar keseyle altın verirlerdi kendilerini övenlere; Atatürk milletvekili yapardı. Şimdi galiba ikisini birden veriyorlar.
ÖZGÜRLÜĞÜN, MUTLULUĞUN NE OLDUĞUNU BİLMİYORUZ

Milliyet'in Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi'yle...
Bugün dönüp baktığınızda “Keşke başka bir ülkede doğsaymışım” der misiniz?
Derim tabii. Aklı başındaki herkes de der ama Türkiye’den  vazgeçemiyoruz... İnsan doğup yaşadığı yere âşık oluyor bir şekilde, yanlış bir aşk gibi, tarif ettiğinde âşık olacağın kadın o değil ama onu seviyorsun... Ne yapacaksın...
Özgür, mutlu bir ülke olmayacak mı Türkiye?
Olacak elbette. Ama zaman alacak. Özgürlüğün, mutluluğun ne olduğunu bilmiyor ki, hep baskı altında yaşamış, hep ona aptal olduğu, akıllı birinin kendilerine yol göstereceği söylenmiş. “Benim de fikirlerim var” diyenin canına okumuşlar. İnsanın başının belaya girmemesi ancak aptal bir köle olduğunu kabul etmesiyle mümkün olmuş. Dokularına sinmiş bu korkular. Kolay değil böylesine ezilmiş bir toplumun belkemiğini doğrultması.
Gezi’yi nasıl izlediniz?  
Çok şaşırtıcıydı. Söylediğim o yüzlerce yıllık baskının en büyük kırılma noktalarından biri oldu. Bir lidere ihtiyaç duymamak, kendine güvenmek, fikrini söylemek için ayağa kalkmak çok yeni ve ümit verici gelişmeler.
Ülkeyi pozitif anlamda etkiledi mi? Yoksa otoriterleşmeyi mi tetikledi?
İkisi bir arada herhalde. Yeni bir itiraz biçimi olabileceğini gördü toplum. Sürü-çoban ilişkisinin çok ciddi bir sarsıntı geçirdiği bir olaydı. Böyle bir gelişme Türkiye’deki bütün yöneticileri korkutur. Buranın yöneticileri, tek kutsal fikrin kendilerine ait olmasını ister. Gezi o kutsallığa da bir isyandı. Sonuçları ilerde daha belirgin biçimde araştırılıp, ortaya çıkacak.
 
Bizdeki hep ‘uydurma’ bir demokrasi miydi?
Bizde demokrasinin uydurması bile olmadı. Demokrasilerde insanlar devlete ne yapacağını söyler, burada hep devlet insanlara ne yapacağını söylüyor. Seçim sandığında, isteklerini yerine getirecekleri değil, sana kimin emir vereceğini belirliyorsun.
Demokrasi hayali hep duvara tosluyor yani...  
İnsanlar duvara kafalarını vura vura sonunda bir şeyleri  değiştirmeleri gerektiğini öğrenecek. Bu koyu ümitsizlik yeni ümitler doğuracaktır. O ümidi ve yeni yapılanmayı gerçekleştiremezse Türkiye parçalanır.
Türkiye’deki toplumsal kırılmaya bakınca... Laik ve muhafazakâr kesimin uzlaşmalarını olası görüyor musunuz? 
Çok yaklaşmıştık. Gerçekleştirebilseydik hem Türkiye hem dünya için çok büyük, tarihi bir mucize olacaktı. Ne yazık ki galiba bu şansı kaçırdık. Bu iki kesimin barışması, beş yıl öncesine kıyasla çok daha zor artık.
AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan İslami, baskıcı bir rejim arayışında mı? 
2014 yılında bu mümkün mü? Buranın erkekleri biraz ürkektir ama bir de kadınlar var. Küçümsemeyin. Otuz beş milyon kadını evlerine hapsedecek, “Sadece annelik yap” diyeceksiniz... Yeter mi erkeklerin enerjisi bütün ülkenin ağırlığını taşımaya, üretimi yapmaya? Kadınların enerjisine muhtaç burası, kadınsız hiçbir çözüm olmaz. Baskı yaparsan kadınları ayaklandırırsın.
Gerçek demokrasi isteyenler ne yapmalı? 
Türkiye’den ümidinizi kesmeyin. Ümit ve iyimserlik, bir mücadelenin atardamarıdır. Kaybettin mi yenilirsin, yılgınlaşırsın. Yılgınlaşacak bir şey yok. Türkiye, tıkandığı noktadan çıkabilmek için önce eldeki olanakları deniyor, Kemalistleri denedi, şimdi dindarları deniyor. Sonunda bu yapının içinden bir çözüm çıkmayacağını anlayıp kendini radikal bir şekilde değiştirecek.

Çetin Altan, babasıyla...
Yeni muhafazakârların parayla, kapitalizmle ilişkilerini nasıl görüyorsunuz? En büyük yolsuzluk tartışmaları neden İslami bir parti döneminde patladı? 
Kemalistler devletin hiç olmazsa görüntüsünü korumaya çalışırdı. Bunların öyle bir özeni de yok. “Yıkalım geçelim” gibi davranıyorlar. Bir de yüz yıldan beri ilk kez devlet hazinesini ele geçirdiler. Yüzyıllık açlık... Kapışacaklar biraz. İttihatçılar da devlet hazinesini ele geçirdiklerinde böyle çıldırmıştı. Paraları kapışmışlardı. Sonunda parçaladılar ülkeyi, yerine yeni bir devlet kuruldu.
Rüşvet bir devlet geleneği mi bizde?
Her zaman. Üretimsiz toplumlarda rüşvet bitmez.
Halk neden çok büyük tepki göstermedi yolsuzluk iddialarına?
Yolsuzluğu piyango gibi görüyor. Bana da çıkabilir diye... Yolsuzluğun bitmesini istemiyor, yolsuzluktan pay almak istiyor.
BURASI BİR KADIN BAŞKALDIRISI YAŞAYACAK
"Hayatta en önemli şey kadın galiba” demiş oğullarınızdan biri... Ahmet Altan mıydı? Mehmet Altan mı? Bilmiyorum ama bu Ahmet’in söyleyeceği bir lafa benziyor.
Kadın mı gerçekten hayatta en önemli şey?
Benim yaşımdaki adama sorduğun soruya bak! Ama bu yaşta bile sana cevap vereyim: Kadınsız bir hayat, hayat değildir. Bir erkek ne yaparsa, kadına kendini beğendirmek için yapar. Kadın seni beğenmiyorsa, sahip oldukların hiçbir işe yaramaz.
Tek bir kadın mı, çok ve farklı kadınlar mı?
Benim yaşımda artık fark etmiyor ne yazık ki. Yaşlılığın en kötü tarafı bu.

Altan, 12 Mart darbesi sonucunda yazılarından dolayı tutuklanarak cezaevine girdi.
Ya bir kadın için nedir hayatın anlamı? Erkek mi?
Kadın, insanlık zincirinin halkalarının birbirine eklenerek uzayıp gitmesini sağlayan sihire sahip. İnsanlığın gelişmesi için doğru tercihleri yapmakla görevlendirilmiş doğa tarafından. Erkek kendini beğendirmeye çalışır, kadın tercih eder. Tercih ettiği erkekle, doğurduğu çocukla, o çocuğu eğitişiyle evrim zincirinin efendisi aslında kadındır. Evrimin efendisi olduğu için hayata yüklediği anlamlar da çok ve zengindir. Fiziksel güç eksikliğinin önemini kaybettiği bir çağda, pek uzak olmayan gelecekte kadınların ağırlığının erkeklerden fazla olacağını sanıyorum.
“Kaç kadın vardır ki, bütün alımlılığı, zekası, yüreği ve insanlığıyla kadındır” diye soruyorsunuz. Bu tür kadınlar az mı? 
Fiziksel gücün diğer her şeyden önemli olduğu binlerce yıl...  Erkek onu ezmiş. Kadın kendisini saklamayı, gizliliği, kandırmayı öğrenmiş. Ezilmek insana ağır yükler yükler. O yüklerden yeni yeni kurtuluyor kadın. Bu yüzyılın sonunda bildiğimiz bütün kadın tanımları değişecek.
Kadını döven, öldüren, eve hapseden hastalıklı bir toplum nasıl iyileşir?
Zor iyileşir. Onun için asıl değişimin kadından başlayacağını düşünüyorum. Burası bir kadın başkaldırısı yaşayacak bence.
Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kadın ve erkeğin eşitliği fıtrata ters”, Bülent Arınç’ın “Kadın sokakta kahkaha atmayacak” açıklamaları toplumda nasıl yankı bulur?
Kadınlardan korkan erkekler destekler bunu. Onların sayısı da epeyce fazla.
“Köylü kökenli, kadınsız Müslüman toplumlar, yaşamın amacını saptayamaz” diyorsunuz kitapta.
Kadınla erkeği ayırdığında bütünlüklü, sağlıklı, aydınlık bir hayat yaratamazsın, toplumu sakatlarsın. Yaşam sevinci biter. Kadınsız bir toplumun odun deposundan farkı kalmaz. Hem “Kadın” diye inleyen hem kadını evine hapsetmeye kalkan hem de kıskançlık krizleri içinde kadınları öldüren hastalıklı bir kalabalık olur.
MÜCADELE EDERSEN ÇOCUKLARININ,
TORUNLARININ YANINDA BAŞINI YERE EĞMEZSİN

Oğlu Mehmet Altan’la...
Allah uzun ömür versin! 100’e doğru ilerliyorsunuz. 
90'a dayandım. Ama doğrusu uzun bir ömür istemedim hiç. Şimdi de uzun bir ömür dilemiyorum kendime. Sen de dileme.
Ölümden korkmuyor musunuz?
Yok, ölümden korkmuyorum. Sadece o son ayrılış anının sorunsuz olmasını istiyorum.
Ölümden sonra hayata inanıyor musunuz? Yaşam açlığınız bitti mi?
Ölümden sonra hayata hiç inanmadım, şimdi de inanmıyorum.  Belli bir yaştan sonra hayat için bir açlık duymuyorsunuz, aksine hayat bir yük olmaya başlıyor. Daha yaşayayım gibi bir talebim yok doğrusunu istersen.
İnsanlara toplumsal sorunlarla mücadele etmeyi mi önerirsiniz, keyfine bakıp kısacık hayatın tadını doyasıya çıkarmayı mı?
Bu iş öneriyle olmaz. Neyi yapabiliyorlarsa onu yaparlar. Mücadele edecek gücü olan insanı öneriyle mücadeleden vazgeçiremezsin. O gücü olmayanı da öneriyle mücadeleci yapamazsın. Ama şunu söyleyebilirim: Mücadele edersen, çocuklarının, torunlarının yanında başını yere eğmezsin.
Bu mücadelede ayakta kalmanın yolu nedir?
Hayata, insanlığa ve kendine güvenmek... Güvenmekten vazgeçme. Sen hayata güvenirsen, hayat da seni korur.
Mutlu bir hayatın sırrı nedir?
Zamanı unutmak... Zamanı unutuyorsan mutlusun demektir.
YAZI YALNIZLIĞA NASIL ÇARE OLSUN!
 
Hayatınızın en mutlu dönemi hangisiydi?
Öyle bir dönemi hatırlamıyorum.
Ya en mutsuz dönemi?
Kerime öldüğünde. [Altan’ın 42 yıl evli olduğu eşi 1991’de hayatını kaybetmişti.]
Çocuklarınızla ilişkiniz nasıl?
Şanslıyım o konuda... Üçüyle de çok iyidir ilişkilerimiz, üçü de her gün mutlaka uğrar, konuşuruz. Birlikte güleriz.
Hangisi size daha çok benzedi yıllar içinde?
Onlar kendilerine benzediler...  Tabii belli bir hayat tarzının, bir mücadelenin içinde büyümenin getirdiği ortak ölçüler, değerler vardır. O değerlerden taviz vermezler. Baba çocuk olmanın ötesinde, aynı tür mücadeleler içinden geçmenin yarattığı ortak değerler bunlar.
Ahmet Altan’ın Taraf’tan ayrılmasına, gazeteciliği bırakmasına üzüldünüz mü?
Doğrusunu istersen asıl işine, roman yazmaya dönmesine sevindim.
Çocuklarınıza ne tavsiye veriyorsunuz?
Benim çocuklarımın kaç yaşında olduğunu biliyor musun? Ne tavsiyesi!
Anne-babanızdan beklediğiniz sevgiyi görmediğiniz için yazı yazdığınızı anlatıyorsunuz.  Yazı, yalnızlık ve sevgisizliğe çare oldu mu?Yazı birçok şeye çare olur da sevgisizliğe, yalnızlığa nasıl çare olsun? Yazarken unutursun, yazı bitince hatırlarsın.
TÜRKLERİN GÖÇÜ HALEN DEVAM EDİYOR
Türkler zevksiz bir toplum mu?Sanatsız bir toplumun zevki gelişir mi? Resmi bilmeyen bir toplumun zevki gelişir mi? Heykeli olmayan bir toplumun zevki gelişir mi? Toplumlar büyük kayalar gibidir, sanat onları yontup bir şekle sokar. Bütün toplumlar için geçerlidir bu.
Sokaklarımız, binalarımız bu yüzden mi çirkin? 
Türkler espas kullanamaz. Boşluğu değerlendiremez yani. Bir türlü yerleşik olmamaktan geliyor bu. Göç hâlâ devam ediyor, daha yeni yeni yerleşiyorlar. Ev bilmiyorlar. Estetik değerleri yerleşmemiş, güzellik çirkinlik gibi kavramları yok. Güzellik henüz bir ihtiyaç değil. Yerleşsinler, bir güvenceye kavuşsunlar, karınlarını doyursunlar sonra güzelliğin de bir ihtiyaç olduğunu fark edecek düzeye gelirler. “Şuraya bir oda daha yapalım” yerine “Şuraya bir ağaç dikelim” derler.
İNSANLIĞA KATKI YAPMAZSAN REZİL OLURSUN
 
Hükümetin ‘cihan devleti’ vizyonunu nasıl görüyorsunuz?
Saçmalamanın sempatik bir yanı vardır ama ciddiye almaya başlarsan tehlikeli olur. Hangi Osmanlı’dan bahsediyoruz? İstanbul’a saray yaptıracağız diye bütün dünyaya borçlanan Osmanlı’dan mı? “Hasta adam” denilen Osmanlı’dan mı? Yoksa onları saymıyoruz, Fatih, Yavuz, Süleyman dönemine mi bakıyoruz? Peki neydi onları cihan devleti yapan? Gidip etraftaki memleketleri istila etmek... İnsanlarımızı savaşta öldürmek mi istiyoruz? Gücümüz, silahlarımız buna yetiyor mu? 2014 yılında, 10 bin dolarlık adam başına milli gelirle, insanlığın teknolojik ilerlemesine zerre katkıda bulunmadan, cihan devleti olmazsın, rezil olursun...
ÇETİN ALTAN'A GÖRE
TÜRKİYE'NİN HAZİN GERÇEKLERİ
Gutenberg'in matbaayı icadı 1440. Türkiye'ye matbaanın gelişi 1727. Aradaki fark 287 yıl!
Anvers'te ilk gazetenin çıkışı 1605. Türkiye'de ilk gazete 1840. Aradaki fark235 yıl!
Dünyada ilk romanın yazılması 1532. Türkiye'de ilk romanın kaleme alınması 1895. Aradaki fark, 363 yıl!

SÖZLER ÜŞÜŞMÜŞ YAZIYA


Hep oku dediler bana...
Oku; Bir Çift Öküz...
Oku; Tırpan...
Oku; Kaçakçı Şahan...
Nasıl Yapmalı?... Lenin'den...
Bu Dünyadan Nazım Geçti; çıkmış Va'nü elinden ki kendisi Vala Nureddin olur...
Ve sanki ben;
Çamur, balçık bir ırgat Güneydoğulu...
Bir amele sanki kan, ter içinde...
Oysa ben;
İpekler içinde, bir ipekböceği...
Can erik ve şeftali baharlarıyla mutlu...
Yanık Balkan ezgileriyle;
Göçmenliğin yükünü vurmuş sırtına
Ardında yurdu, yuvası, ocağı
Olimpos'un gölgesindeki kent; sığındığı bucağı
Yeniden yeşermiş, yaşarmış, eh birazcık da başarmış
Bir ailenin çocuğu...
Yok bizde öyle;
Her zorluğa kılıf "boynu bükük mahsunluk"
Yoksun ve yoksul Anadolu çocuğu kimliğine sığınmaca...
Tüm zorluklara karşın inadına direnmece...
Ve sözlerim; düşündümse, düşündüğümü söylerim
Yok öyle birbirimize gücenmece...
Oku, oku nereye kadar ?...
Yeter artık; bu kalem yazar...
Sürekli yakınanlardan da bu yürek bezer...
Kendine güvensizi; herkes sezer ve ezer...
Kıpırdansın artık bu halk; çoktandır oldu uyur-gezer
Kıpırdansın, kıpırdansın diye söylendi bu sözler...






Sen kimsin ya da benim kim olduğumu biliyor musun soruları; özgüvenden yoksun, kerameti kendinden menkul ülke insanının ortak soru(n)ları...

Batı; kuralları katı, bizden en az 50 yıl öndeler...Bizimkiler de çok çalışmaktalar; egolarını ve cüzdanlarını şişirmekten yorgun düştüler...

Kadınlar evlenmek ister,erkekler evli kalmak ister.Özgür kadınsa;"good girls go to heaven,bed girls go everywhere" der.Bu bilmeceyi acaba kim çözer?...

Örgücü Derya,şarkıcı Seda,çöpçatan Esra,bugün ne giysemci İvana ve onların peşinde gezdikçe kadınlar;akılları kırdı kirişi,kalmadı entellektüel tek bir dişi...

Erkek; kadını alana kadar ona PERİ KIZI der, aldıktan sonra da CADI ..İşte bundan dolayı; Cinderella; evlendikten sonra olmuş Dırdırella...

Kemal Tahir; GANSTERLER KRALİÇESİ'nde "eller havaya dedi" diye yazar.Neredeyse son on yıldır; "eller havaya" denildiğindeyse oynuyor kadınlar, kızlar...

Manhattan; USA'da, anlamı şapkalı adamlar... Ve Tarlabaşı, İstanbul'da; yakında olacak 5.Cadde gibi ve değil mi ki "küçük USA'yız" ve belki de yakında İSA'nın peşinden gideceğiz, bu nedenle bizimkine de denmeli TAKKELİ ADAMLAR...

PARANIN NE ÖNEMİ VAR, MÜHİM OLAN İNSANLIK dese de ezgiler,diyor ki sezgiler;bu dünya, paran kadar konuş dünyası,özellikle hukukda, siyasette, ziyafette ve dahi kıyafette...

UYUYAN GÜZEL MASALI; insanları dondurup, yüzlerce yıl sonra uyandırma düşüncesine ışık tutmuş olabilir mi?...

Yeni nesil "why" diye sorguladığı için;kısaca Y KUŞAĞI... Hoop kardeş;o kadar yeniysen,karıştırma bizim eski defterleri, yeni bir şeyler söyle...

SPA bazı gevezelerin sandığı gibi Eşeğin yavrusu değil; Latince açılımıyla; Salus Per Aquam...Türkçe çevirisiyle; su ile gelen iyilik...

Dünyada ilk kültür varlıklarını koruma yasası Victor Hügo tarafından yazılmış; AKLIN ÜRÜNLERİNİ KORUMA KANUNU diye...Ama o günlerde sormayı akıl edememiş Victor; sanal ortamda yazdıklarımızı/yaydıklarımızı birileri aşırınca ne yapabileceğiz diye...

EPPUR SI MUOVE!... (Ama yine de dönüyor)İmza: Galileo...Ülkemiz gerçeğine uyarlarsak: Baskı nereye kadar susturur özgür benlikleri ?...Acaba hiç düşünüyor mu bunları birileri ?...

Kardeşe, kardeş demezsen; dışarıdan gelene efendi dersin. "Sırp Atasözü"...Eski Yugoslavya'da yaşadılar ve bedelini çok ağır ödediler; Sırplar'dan iyi mi bileceksin ülkeyi birilerine üleştirmeye çabalayan kimse?...

Salom,Selam,Hi,Hello, Bonzai; hepsinin anlamı MERHABA...Oysa BONZAI; yaşamları yutan demekmiş, eğer selam verirsen ona, zor çıkarsın sabaha...

Anatolia(Rumca'dan); GÜNEŞ Doğu'dan doğuyor demekmiş...Bizimkiler demiş ANADOLU...Her yeri ana-dolu; ama nedense hep babaların dediği olu...

Değer yargılarına göre; bazen(sosyalist,devletçi,Osmanlıcı, Cumhuriyetçi) bir Attila İlhan gelip, geçti bu Dünya'dan.Var mı onu anımsayan ya da gerçekten anlayan?...

HEZARFEN; bilimin pek çok dalında bilgi edinmiş olan kişiymiş; matematik, astroloji, Fen gibi...Var mı bildiğiniz Yeni Osmanlıda öyle biri?...

KAMPÜS dediğin KÜLLİYE değil; YERLEŞKE...CÜBBE dediğin; AKADEMİK BİNİŞ...Bunca yıldır öğrenememiş bu kavramları Arap aşıkı binlerce İbiş...

Giysilerinizin üzerinde ECOLABEL (Ekolojik etiket) var mı?...Bugün ne giysem diyeceğinize; bugün ne giydim, üzerimde ne var diye kaygılanın...

Beyinsel sıkıntılar olunca NÖROLOGlara gidilirken; ileri demokratik yapımızla birlikte NUROLOGlara gidenler çoğaldı; hayırlara vesile olsun...

Şu ülkenin halkı yarı aç, yarı tok gezer ama Türkiye 90'lardan beri yaklaşık 22 ülkeyi besler...Çelişkinin tanımı bu olsa gerek...

90'larda Çiller de TURBAN yolsuzluğunu örtmüştü TÜRBAN'la...Şimdiki bebeler bilmez ama İstanbul Bankası'nı UÇURAN da eşi Özer'di...

Gün gelecek bu günlerin de faturası çıkacak birilerine...Bedelini ödemek için birikimlerini yaptıklarına ilişkin duyumlar alıyor musunuz?...

Selma ERDAL; İstanbul, 11 Ocak 2014