18 Şubat 2014 Salı

Kara Gömleklilerden Günümüze

II.Dünya Savaşı öncesinde, Nasyonal sosyalizm güçlenirken; İtalya’da MUSSOLİNİ vardı, MUSSOLİNİ’nin de “kara gömleklileri” vardı. Bu “kara gömlekli” gençler; kamyonlara biner, faşist düzene karşı çıkan demokrat İtalyanlar’ı ellerindeki coplarla döverdi, halkın üzerinde bir sindirme ve baskı politikasını günden güne uygulamaya koyarlardı…

 MUSSOLİNİ’nin “kara gömleklileri” benzeri bir örgütlenme, son yıllarda ülkemizde sinsice, saman altından su yürütürcesine gerçekleştirilmektedir ki bu örgütlenmenin adı; özel güvenlikçilik…

Gün geçmiyorki özel güvenlikçilerin saldırısına uğramış yurttaşların görüntüleri yazılı ya da görsel yayın organlarında yer almasın… Özellikle halka açık olaylarda; örneğin konserlerde ya da açık hava gösterilerinde, “özel güvenlikçi” kimliklilerin izleyicilere saldırmadığı bir etkinlik olmasın; hiç olanaklı mı böylesi ?...
 Toplumsal yaşamda şiddet karşıtı bunca söyleme ve eyleme karşın, “özel güvenlikçi terörü” almış başını gidiyor, neredeyse PKK terörüyle yarışa geçmiş… İşte 29 Eylül günü de yine televizyon yansılarındaydı “özel güvenlikçi terörü” Gaziantep ilindeki bir hastane kapısı önünden yansımalarla… Hastaları için araç isteyen hasta yakınlarına copla saldırıyordu yansıya düşen görüntülerde hastanenin özel güvenlikçileri… Hem de ne saldırmak; sanki özel güvenlikçilerin karşısında yöresinin, kentinin halkı, bu ülkenin yurttaşı değil de, canına kast eden düşmanları var.

Geçen yıl da Adana’da yaşanmıştı Gaziantep’de yaşanana benzer bir özel güvenlikçi terörü… Üstelik en sıradan demokratik haklarını kullanmak isteyen halkımıza yönelik biçimiyle; “26 Ağustos Büyük Taarruz Etkinlikleri” nedeniyle Afyonkarahisar’a gitmek için Adana otogarından trene binen ADD üyelerini görüntülemek isteyen basın çalışanlarına saldırmıştı özel güvenlikçiler… Basın çalışanlarının görüntü almalarını engellemek için şiddet uygulayan “özel güvenlikçilerin terörü” televizyon yansılarına düşmüştü…
Kraldan çok kralcı “özel güvenlikçiler”; Kurtuluş Savaşımız’a, bağımsızlığımıza, Atatürkümüz’e, O’nun İlke ve Devrimleri’ne ilişkin ne varsa Türk Ulusu’nun toplumsal belleğinden silmek için olanca güçleriyle uğraşanların emrinde ve de olanca öfkeleriyle, saldırganlıklarıyla geçen yıl da Adana tren garında ortaya çıkmışlardı, 29 Eylül günü Gaziantep’de hastane kapısının önünde ortaya çıktıkları gibi, MUSSOLİNİ’nin “kara gömleklileri”ni çağrıştırırcasına…
Ve Gaziantep’de, hastane kapısı önünde ortaya çıkan bu özel güvenlikçiler; yalnızca hasta yakınlarına saldırmakla yetinmemişler, onların bu saldırganlıklarını kayda alan bir televizyon kameramanına da saldırmışlar, onu tehdit etmişler… Gerçi yaşanan olaylar Gaziantep Valisi’ne duyurulmuş, özel güvenlikçilerin işine son verilip, soruşturma açılmış ama yansıya düşen görüntülerin yaşanmışlığı ne olacak?...
Bir başka günde, bir başka yerde, bir yenisinin yaşanmayacağının güvencesini kim verecek ?...

Kimdir bu “özel güvenlikçiler”?...
Bunların etkisi nedir, yetkisi nedir?...
 Küreselleşme bağlamında pek çok alanda uygulamaya konan “taşeronlaşma” yönteminin sonucu, 1985’den sonra türeyen bu işkolu ve bu işkolunda çalıştırılan bu görevliler; sanki üstü örtülü bir “polis devleti” oyununun ülkemize uyarlamasında rol alan figüranlar…
Kamu kurum ve kuruluşlarında kadrolu işçi-memur alımına karşı bir seçenek olarak, ABD’li öğreticilerin yönlendirmesiyle ülkemizde işlemeye başlayan bu yöntem (ki taşeronlaşma, Türkçesi’yle yüklenicilik) giderek kurumsallaşmakta, devletin kadrolu çalışanı değil, hükümet edenlerin ki “özel güvenlikçiler” başlığı altında bir çeşit polis gücü olarak ya da kamu hizmetlerinin yerine getirilmesi bağlamındaysa hükümet edenlerin görüşlerini paylaşan şirketlerin işe alma yetki ve sorumluluğunu ellerinde bulundurdukları “sözleşmeli görevliler”…
Bir bakıma yandaşların/partililerin kayırılması, gerçek anlamda “arpalıkların dağıtılması” işlevini gören firmaların işe aldığı çalışanlar olarak kamusal alanda her an karşımıza çıkan “risk gurubu”, her an saldırılarına uğrayabileceğimiz “gövde göstericiler”, her an en sıradan yurttaşlık haklarımızı engelleyici “toplum teröristleri” ve belki de şu kabadayı imparatorluğunun “fedailer”i…
Nereye gidiyor bu ülke?...
Giderek yozlaşan ve tozumaya uğratılan demokratikleşme olgusu…
Çok seslilik yerine, yoksa amaçlanan yalnızca suskunluk mu?...
Ve sorular, sorular…
Her gün şiddete ilişkin görüntüler yansıya ya da yazıya düştükçe; endişelenmeden duramıyorum…Ve şunu da sormak istiyorum:
-Acaba devletimizi taşeron şirketlere resmen ve hukuken ne zaman teslim edecekler (fiilen teslim edildiğinden artık hiç kuşku yok da), “resmi açıklama” ne zaman yapılacak?...
Ve ULUS DEVLETİMİZ’in ruhuna; “yasin-i şerif” ne zaman okutulacak ?...

Selma ERDAL; Bursa, 14 Ekim 2008

İslamiyet ve Eşcinseller

Yazının başlığına takılıp da “İslamiyet ve eşcinsellik” konusunu irdelemeye kalkışacağım düşünülmesin. Kuşkusuz ne ilgi alanıma ne de bilgi alanıma girer bu konu… Dinsellik ve cinsellik konusunda; “ibadet de, kabahat de gizlidir, yalnızca kişiyi ilgilendirir” diyenlerdenim…
Öyleyse bu başlık niyedir diye sorulup, sorgulanacak olursa; “Eşcinselleri öldürmek caizdir” (*) diye buyurmuş İngiltere’de yaşayan fanatik İslamcı lider ki o Hint asıllı Müslüman Anjem Choudary…

Ve sonra da demiş ki; “Bir erkek, bir erkeği sevebilir. Bir insan bir eşeği de sevebilir. Ama bunu ileri götürürse ve bu dört şahitle kanıtlanırsa taşlanarak öldürülmesi caizdir”…
İşte Hintli fanatik İslamcı ve de potansiyel katliamcı Choudary’nin bu sözleri bana AHMEDİNECAD’ın sözlerini anımsattı…

 Eylül 2007’de Birleşmiş Milletler’in KÜRESEL ISINMA gündemiyle bir araya geldiği toplantıya katılmak için gittiği Amerika’da söylediği “İran’da eşcinsel yok” sözlerini…
Ve işte ben de o günlerde yazmıştım bu dizelerimi; demokrasi ve insan hakları kavramlarına İslamiyet açısından yaklaşan, yaklaşırken de gelecekte pek çok canları yakacak olan gidişe ve bu gidişe hız vermek için “bilerek ya da bilmeyerek” çaba gösterenlere bir gönderme olsun diye...
Çünkü Hintli fanatiğin sözleri nedeniyle kaygılarım depreşti yine…


 “Ahmedinecad Amerika’da; 25 Eylül 2007”


Komşuda pişer, bize de düşer diye bekleye, bekleye
Arasıra da tekleye, tekleye, çok yakında gireceğiz şeriatla gerdeğe…
İran İslam Cumhuriyeti, ihraç ettikçe rejim, biz gibi sınır komşusuna,
Bundan böyle pek kolay olmayacak geçim GÜLİSTAN’da…
Neyse dönelim konumuza;
Bugünlerde gözümüz kulağımız Amerika’da,
Tüm ülkelerinkiyle birlikte GÜLİSTAN’ın Baş nazırı da orada…
24 Eylül 2007 için, Birleşmiş Milletler’de gündem belirlenmiş; KÜRESEL ISINMA
Ayrıca Kolombiya Üniversitesi’nde Ahmedinecad’ı aşağılayıp, ısırma…
Birleşmiş Milletler toplanacak diye yola düşen Şeriatın Şahı Pers’in Hükümdarı; konuk olmuş özgür ve demokrat Amerika’ya Bakar mısınız adamdaki fiyakaya ?...
- İran’da homoseksüel yok, kadınlar da özgür !...(**)


 Birleşmiş Milletler’de ne konuşmuşlar ?...
Doğa’nın dengesini bozup, nasıl da kokuşmuşlar ?...
İkiyüzlü yalancı gözleriyle, birbirlerini suçlarcasına nasıl da bakışmışlar ?...
Biraz da ileri geri itişip, kakışmışlar;
Hepsi bir yana, Ahmedinecad’daki bu ne cesur açıklama ?...
- İran’da homoseksüel yok, kadınlar da özgür…

 Ne yorum, ne de sorulacak bir sorum yok, yalnızca kıssadan hisse;
Demek ki komşusu İran gibi olduğunda GÜLİSTAN
Homoseksüeller giyemeyecekler ipekten fistan
Önce onlar gidecekler okkanın altına
Kurulacak darağacı; Taksim Meydanı’na…
Kadınlar da özgür bırakılacaklar;
 Ya kırk katır, ya kırk satır
Ya da dişiliğini küstür, kıstır
Üstlen yeni kimliğinle; ya kölesin, ya cariye
Yoksa kelleni teslim edersin yeniçeriye…
Bu durumda; sordular mı GÜLİSTAN’ın cumhur başına,
O da yanıt verecektir, Ahmedinecad gibi fiyakayla:
 - Bizde homoseksüel yok, kadınlar da özgür…


 Şu yerel seçim öncesi; sardı sancısı…
29 Mart 2009 günü; seçmen ulusun bireyi olmaktan geri dönüp, ümmetçiliği mi seçecek, yoksa yeniden usunu başına mı devşirecek ?...
 Kuşkusuz yerel seçimler ülkenin yazgısını birdenbire değiştirmez; ama kurtarılmış bölgeler, ele geçirilmiş kaleler…
Bir gün bakmışsınız ki mızrakların ucuna geçirilmiş aydınlığı savunan kelleler…

 (*) Eşcinselleri öldürmek caizdir: http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Escinselleri_oldurmek_caizdir_&tarih=22.3.2009&News (**) İran’da eşcinsel yok: http://hurriyetusa/haber/haber_detay.asp?id=13058 Bursa; 24 Mart 2009

Başkana Suikast Girişimi

BİR HOLLYWOOD SENARYOSU: BAŞKANA SUİKAST GİRİŞİMİ
 “ya da memleket versiyonu ile; Sadrazam Muavinine Suikast Teşebbüsü”


 Dünya’nın gözbebeği bir memleket…
Topraklarının altı da, üstü de bolluk, bereket…
Ekonomik kriz, mriz teğetinden geçmiştir, daha fazlasına yoktur cesaret…
Milleti hür iradesiyle hayatda, bilmez esaret…
IMF, Dünya Bankası yalvarır kapısında; kasalarımız emrinize amade, memleketinize hizmet etmek kutsi bir ibadet…
Varlığınız ab-u hayat; ecnebi memleketlerin kapısını çalmazsanız prestijleri sarsılır, imajları için olur international felaket…
Sinemasalımız işte böylesi bir müreffeh, mesud ve de bahtiyar bir memlekette geçmektedir…
Bu memlekette inanç, itikad hayatın her sahasında zuhur ve de inkişaf etmektedir…
Bir timsali ve de misali olmayan bu memleket; globalization asrında, “think globaly, act localy” felsefesiyle 21.asrı fersah, fersah katetmektedir…
Memleketin demokrasi havarisi başbakanı ki aslında sadrazamdır payesi ve de onun tek gayesi; arşı alaya terfii ettirmektir milletini, ne var ki ayağına köstek olan şu military illetini defedemedikçe tahtından, ne elemdir ki gülememektedir bahtından…
 Baba-oğul-kutsal ruh üçlemesi gibi; cumhurun başı, sadrazam ve de sadrazamın muavini ne yazık ki olamamaktadırlar demokrasi yolunda bu memleketin tek hakimi…
Ve de hayata geçirememektedirler; thik globaly, act localy felsefesini, açılım babında ve de bu açılıma destek olsun diye her sahada F tipi organizationu ve en nihayetinde yedi düvele parselizationu…
 Ki bu memleket, üzerinize afiyet; bulunduğu coğrafyada muteber ve de muhim bir kuvvadır…
 Amma ve lakin military illeti; aynı yolda beraber yürüyen bu üçlü için mütemadiyen bir maniadır ve military illetinin ol cümle kelimeleri manidardır “memleketin bekası” cihedinde nazar-ı dikkat makamından…
 Bu manidar kelimelerin, manialı güruhu; sadrazamın muavini zat-ı muhteremin konağının civarına salar, birkaç serini, askerini…
Lakin acemilikle yakayı ele verirler; tezden derdest olurlar…
Bu vakıayı millet; sadrazamın muavininin ağzından işitir ki muavin atlatmıştır bir suikast belası, muhafaza eylemiştir evveliyatıyla Hazreti Mevlası ve de onun müsaadesiyle emniyet teşkilatının azası…
Bu münasebetle alakalı bir tahkikat ve de tetkikat içün nazarlar dikilir military teşkilatına…
Nizamiyeden müsaade verilemeyeceği müşkülatına tedbir olarak; hak, hukuk, guguk adamları, eda eyledikten sonra ezanın ardından namazları, “baskın, basanındır” deyü, karargaha avdet ederler…

Heyhat ki bu ilk fasılada evvela ricat ederler, çünkü military teşkilatının forbiden mevzuatı müsaade vermez bu baskına…
İşte bu karambolde, er Ryan’ın yerine, karargah’taki erin peşine düşer takipçiler; eri değil, memleketi kurtarmak içün…
Military teşkilatının en hassas amel ve emellerinin takibatıyla iştigal eyleyen bu karargahın telefonundan bir takım cümleler takılır tele-kulak hazretlerinin kepçesine…
Hasbıhal eyler iken bir er oğul ile babası; bozulur fiyakası Karargah’ın…
Çünkü hukukun gülen yüzü, yakalamıştır lüzumlu delili, kanıtı…
Dikilmiştir nizamiye kapısına; timsal-i misal “demokrasi anıtı”…
Çünkü muharebe ve de muhabere değil ama muhallebi çocuğu bu ser; vermektedir sır babasına, “yakılan evraklar” hakkında…
 Şu military teşkilatı; demek ki yaşamaktadır müşkülatı “ser verir, sır vermez” er tedarikinde…
Ve akabinde tahkikat için karartılmasın diye evrak-ı metruke, bal değil amma balmumu dökülüp, mühür basılır kapılara ve de pencerelere…
Sıkıştırılmıştır dencerelere en nihayetinde military teşkilatı…
Ajanslardan mütemadiyen yapılır ifşaatı; memleket ahalisine “sadrazam muavinine suikast teşebbüsü” cümlesiyle…
Artık AKlar ve de KARAlar meydana çıkarılacak, hukukun gülen teşkilatı sayesinde; Amerikancası ile baba-oğul-kutsal ruh ya da Türkçe meali ile cumhurun başı-sadrazam-sadrazam muavini AKlanarak, en muteber yerlerde saklanacak, military teşkilatı da itibarından alaşağı edilerek haklanacaktır…
Bu vakıalar serisi; hukukun gülen teşkilatının bir zaferi olarak demokrasi tarihinin şanlı sayfalarında yerini alacak, demokrasinin inkişafındaki mania; military teşkilatı en nihayetinde tuş olacaktır ve de milletin indinde kartal değil, baykuş olacaktır…
 THE NİHAYET (Amerikancası; THE END)

 “Muhakkak ve de şüphesiz ki; bu defalık, bu kadarcık yazılsa da senaryosu…
Yeni bir movie için bilhassa senaryonun ucu açık bırakılmıştır…
Yakında serial film babında gelişecek vakıalar için dönecektir directorün şaryosu…
Ve cümlemizin merakını muciben ve de aklımıza takılan pek çok suali yeni bir movie anlatacaktır…”
*Karilerimizin dikkatine:
 Karilerimizin de takdir edeceği gibi; “sadrazam muavinine suikast” filmi “Bir Amerikan Yapımıdır”…
Her ne kadar senaryonun orijinaline halel getirilmemesi hususuna bilhassa dikkat edilmişse de, bazı kelimeler lisanımıza adapte edilerek, karilerimizin Amerikanca’larının henüz inkişaf etmediği muharririniz bendeniz tarafından fikredilerek Osmanlıca neşriyat tercih edilmiştir...
Atide tamamiylen Amerikanca neşriyat, fikriyat, içtimaiyat, serbesiyat, intelengensiyat hususunda fazlasıyla hassasiyet arz edilecektir…

Selma ERDAL; Bursa; 27 Aralık 2009

Amerika Aldanıyor...

AMERİKA ALDANIYOR, AMA BİZ ALDANMAYALIM !... *”NEYİ KUTLUYORUZ ?...” soruları dolaşıyor gerçek ya da sanal ortamlarda… Tek bir sözcükle; bu soruyu soran/sorduran duygunun anlamı: TESLİMİYETÇİLİK… Bugünkü egemenlerin söylem ve eylemlerine öfkelenip, öfkeden umutsuzluğa kayıp, sevindiriyorsun onları bu soruyu soranların etkisi altında kalırken…Ki onlar; Kemal ATATÜRK’ün bizlere armağanı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yok edip de ortadan, II. Cumhuriyetçilerin GÜLİSTAN’ını tedavüle sürme telaşı içindeler kuşkusuz… Ama yine de sen teslim olma; sömürgeci yedi düveline karşı verilen bir KURTULUŞ SAVAŞI’nın ardından kurulan CUMHURİYETİ’ni kutla şanla, şerefle, kıvançla… Gün gelecek yine onlar geçmişde kalacaklar içlerindeki hınçla sen aydınlığa yol alırken… Bir zamanlar Kurtuluş Savaşı için halkına öncü olan Kemal ATATÜRK’e “bir sarışın eşkıya” diyen, sonra da bükemediği eli öpen Amerika; bugün yine aldanıyor, neden acaba ?... Elinden tutup, yönetime getirdiklerine bakıp, Ülkemizin kaynakları durmaksızın yabancılara akıp, Magazin medyasından sergilenen vur patlasın, çal oynasın yaşam kolaycılığına aldanıp; Sanıyor ki 86 yıldır pusuya yatıp, en sonunda tedavüle süreceği Sevr paçavrasını uygulatacak, parçalanacak Türkiye… Ama bir türlü kulak vermesini bilmiyor bu Türküye; Onun sandığı, sanmak istediği gibi hepimiz ne Hrantız, ne de Ermeniyiz Ne ümmetçi/tarikatçıyız, ne de bölücü teröristleriz Kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle; tüm ulusça MEHMETÇİĞİZ Ülkemizin bölünmez bütünlüğü ve ulusal birliği için sonsuza dek ULUSAL ANDIMIZ’a yeminliyiz… Bizlere saygı gösteren uluslar, bizden saygı görür… Tersine bir durumda, tüm ulus onların üstüne yürür… Olmasa bile elde top, tank, tüfek; varoldukça bizde bu yürek, kendi yağımızla kavrulmasını iyi biliriz… Bizler ATATÜRKÜMÜZ’ün yolunda, YURTDA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ diyen bir ulusuz… Hoşgörümüzü safdillik sayanların bize uzanan elleri olursa; “barış için savaşarak” onlara kan kustururuz… Bugün 29 Ekim 2009; CUMHURİYETİMİZ 86 yaşında… Cumhuriyetimiz’in 86.yılında, Atatürk İlke ve Devrimleri’nin aydınlanmasında, ülke bütünlüğümüzden ve ulusal birliğimizden ödün vermeyen bir yurttaş olarak; ülkemizin nereden gelip, nerelere götürülmek istendiğine ilişkin herkesi düşünmeye çağırıyorum !... Kurtuluş Savaşı, Lozan Barış Antlaşması ve Ulusal Andımız’la (Misak-ı Milli) sınırları çizilen ülkemizin; 1920’lerde ülkemizi paylaşan yedi düvele, günümüzde ABD (IMF) ve AB’nin buyruklarıyla nasıl da altın tabakta sunulduğunu, nasıl da peşkeş çekildiğini düşünmeye çağırıyorum !... Cumhuriyetimiz’in tüm kazanımlarını geriye götürmek isteyenlerin; bugün nasıl olup da bizleri yönetmesine olanak verildiğini ve de ülkemize yönelik saldırılara karşı onların nasıl da efendilerine danışmadan karar veremediklerini düşünmeye çağırıyorum !... Ve diyorum ki; Amerika aldansın onlara ödün verenlere, ama sakın ola ki bizler aldanmayalım… Kalktık ayağa bir kez; yeniden suskunluğa dalmayalım !... Atatürk İlke ve Devrimleri’nin aydınlığında Cumhuriyetimiz’i sonsuzluğa taşıyalım !... Kutlu olsun Cumhuriyetimiz’in seksen altıncı yaşı !... Eğilmesin tutsaklıkla; NE MUTLU TÜRKÜM diyenlerin başı !... Bursa; 29 Ekim 2009

Neyi Anlamıyorsun Nuri?...

*Hidayet Türkoğlu'nun telefonlu reklam filmi üzerine yazılmıştır



Takdim ü tehir farkı bu Nuri !...
 T-Ü-R-K harfleri birazcık yer değiştirmiş Nuri !...
En başa K harfi gelecek, T’nin yerine
AÇILIM denecek bunun adına; gerine, gerine
 Bu bağlamda aman dikkat et sen; özellikle de gerine
Ki password’unu saklasan da gözlerden
Gizlin, saklın mı kaldı ki be Nuri ?...
 Tüm bilgilerin USA’daki Deep Blue’nun elinde…
AÇILIM bu işte Nuri
Küresel canavarların elinde oyuncak olduğundan beri
 Sınırların da AÇILIM, sırların da
Sen avunadur elindeki teknolojik oyuncakla
Sahi bu arada sana ufak bir AÇILIM daha;
 Hani senin ülkeni ana, avrat, arı, güvercin, kırat
Demeden ayıracaklar ya dört bin parçaya
AB ümmeti de; “4G” araştırmalarını desteklemek için
Ayırmış 18 milyon avro bütçe
Çünkü diyorlarmış ki önce doğa, önce orman, önce çevre
Senin ülkense yalnızca sana kapalı devre
Holywood bile AÇILIM’a destek vermekte…
 Sen daha neyi anlamıyorsun Nuri ?...
Polat ALEMDAR bile STAR’laştı,
Her an Başbakan’a “koruma müsteşarlığı”na atanabilir…
Yansılarda bolca görünsün;
G20’ye AÇILIM üzerinden ifade ve hesap veren RTE
Uğur DÜNDAR bile memnun ve de mütehassis bir suretle sırıtsın
“Reha MUHTAR gel beni kurtar” yorumlarıyla
Yeter ki DOĞAN HOLDİNG kefeni yırtsın…
Öğrenmek şöyle dursun, öğrendiklerini de
Çok çabuk unutuyorsun Nuri !...
Bir zamanlar TÜRBAN;
TURBAN’ı örtmüştü BACI’nın gündeminde
Bugünlerde türban yerine AÇILIM örtüyor
Sana göstermek istemediklerinin üzerini
PKK kurşunlarıyla toprağa düşenlerin mezarını
Açığa çıkan açlıkla, işsizlikle boğuşma kazalarını
Sen password’ünü saklamaya çalışıyorsun ya Nuri
Onlar da işte bu gizli oyunlarını AÇILIM’la saklıyorlar
Ülkeni de, ulusunu da bir güzel haklıyorlar…
Güzel TÜRKÇEN oldu tükürükçe…
Ülke daha iyi olsun diyenlere değnek, çomak
Şeref, haysiyet kalmadı; halka biçilen değer ÇOMAR
Her gün suratına yemekte okkalı bir şamar
 Ulus, ülke gönence ersin diye düşleyenler
 Düşmekte, düşürülmekte yeni bir çukura
Verimli topraklar bulaştı çimentoya, çakıla
 Derelerin, ırmakların kuraklıktan suyu çekile
Ülke teslim edildi sırtlana, çakala
Saygı gösterilmekte bilgedense, kara sakala
Sen hala elindeki teknolojik oyuncakla
“Çağ atlaya, atlaya nasıl da AÇILIM gösterdik ama”
 Diyenlerin elinde oyuncak olduğuna ilişkin
Şu KÜRTSEL farkını anlamıyorsun be Nuri !...
Niye kızıyorsun Hidayet abi; ben bu kadar salak mıyım ?...

Selma ERDAL; Bursa;26 Eylül 2009

Komplo Teorisi mi Bu Yaşananlar ?...

YAŞANANLARI “Komplo Teorisi” BAKIŞIYLA DEĞERLENDİREN BİR YAZI

 Daha dünlere değin tek tip üniformalı MAO’nun Çin’i; şimdilerde Dünya Devi, onların söylemiyle bir EJDERHA…Yalnızca “bir lokma, bir hırka” işgücünü oluşturan milyarlık insan sayısıyla değil…Dünya pazarlarını ele geçirmesiyle o bir EJDERHA…Oysa MAO’nun “uzun yürüyüş”ünden önce “Çinliler ve köpekler giremez”di hiçbir yere…
Ama o günlerde neler yaşadıklarının ayırdında değillerdi bile “afyonlu” beyinleriyle…
1949’dan 1980 sonrasına değin değişen/değiştirilen “yeni dünya düzeni” ve de “küreselleşme masalı” bağlamında, Çin’e bulaşınca kapitalizm mikrobu, ilerleyen yıllarda “Gelişmiş Ülkeler” arasında onun da bir sandalyesi oldu ve artık onlara G8’ler adı kondu… yaklaşık 8 yıl önce, Bursa’da açıldı Çinli’nin ilk dükkanı; göz kamaştıran parıltılı, üç kuruş paralı, gerçekteyse niteliksizliği/dayanıksızlığı nedeniyle “sonuçta paralar çöpe gittiğinden dolayı” oldukça pahalı mallarla dolu olarak…
Ve 2008’de Dünya’da kriz söylenceleri çıkınca ve bizim esnaf da yavaş, yavaş sıkışınca Bursa’da esnaf dükkanlarının camlarına yazmaya başladı; “BABAN EVE EKMEK GÖTÜRSÜN İSTİYORSAN ÇİN MALI ALMA” diye…
 Gerçi esnafın böyle yazması/ gizli-açık “imdat” çağrısı yapması neyi değiştirdi ki ?..
Sanayileşmesi bir türlü “montaj sanayi”nden öteye gidemeyen ülkemizin ekonomik verilerine göre “sanayi başkenti” sayılan Bursa ya da ülkemiz Türkiye ne ki ?...
Koskoca Amerika Birleşik Devletleri bile açık pazar olmuştu Çin’in mallarına…
Amerikalı ev kadınlarının çamaşır makinaları bile Çin’de üretiliyordu ve de “marka” tutkunlarının özendiği tüketim mallarının her türü ve de cinsi…
Patent olsa da uluslararası tanınmış markanın ediniminde, malın üretimi, Çinli’nin ülkesinde, elinde…
 “Ve bu arada Doğa’ya saygısızca ve de kaygısızca yapılan “en düşük maliyetli üretim” sonucu, Kyoto Sözleşmesi’ne konu olan, ama sözleşmeye onay vermek için konuk olamayan yine bu ÇİN…” “Uluslararası borsada, büyük patronlar oynuyor kumar, çünkü onlar her dem daha çoğunu umar, yetmiyormuş onlara bu kar” söylenceleri dolaşsa da, BUSH amca koltuğu kaptırsa da bir türlü çözülemiyordu “küresel ekonomik kriz” niye ?…
Ve işte o zaman SAM AMCA (ki o şimdilerde OBAMA görünümünde bir demokrat) düşündü, taşındı; sanmayasın ÇİN sen bizi keriz, öyle bir çorap öreriz ki başına diye…
Tarihsel kimliğinle özdeşleşen “entrikacı” kişiliğinin bile böylesi düşmez usuna…Düşürüveririz seni; kendi pusuna…
Koskoca EJDERHA /Ekonomi Devi ÇİN… Tarihin başlangıcından beri beslemekte Türk soyuna kin…
Karıştırıveririz ortalığı; NewYork’da barındırdığımız Uygur Türkleri’nin Anası aracılığıyla, üstelik de olur bahanemiz ırk ve de din… 35 milyonluk Uygur’un birazcığını kırdırıversek Çinli’ye ne eksilir ki ?...Nasılsa çoğalırlar yeniden…Kışkırtıcı bildikleri konuğumuz Rabia Ana bile doğurmuş 11 çocuk… Her birinin omzunda olsun mavi boncuk…
Biz SAM Amca olarak götürürüz ülkelere demokrasi; bombacık, bombacık… Şu Avrupa’nın ortasında neredeyse kişi başına kurulmuş pek çok devletçik… Hiç olur mu 35 milyon işgal altında bir sömürgecik… Onları kurtarmak için elimizin altında nasıl olsa MEHMETÇİK “Milyarlık Çinli’yi yok etmeye yetmese de dipçik”… Onları Dünya pazarlarından silmek için işte bulundu bahanecik…

9 Temmuz 2009 günündeki son duruma göre; URUMÇİ’de katliam…
Binlerce Uygur’un öldüğünden söz ediliyor… Show Tv’de canlı yayında Uygur Türkler’inin Anası Rabia Kadir…RTE’nin inisiyatif alıp, sorunu çözmesini istiyor… Katliam, soykırım durdurulsun diyor… Başbakanımız (RTE için diyor) hakem rolü üstlensin diyor…

Rabia Kadir; Dünya Uygur Kongresi Başkanı… Yardımcısı Seyit TÜMTÜRK de Show Tv’nin canlı yayınında Ali KIRCA’nın konuğu…
Rabia Ana’nın söylediklerini Uygurca’dan, Türkçemiz’e çeviriyor…
Katliam/soykırım duyumlarını, Türk basını aracılığıyla Dünya’ya duyuran ve duyururken de RTE’ye bir başka “ONE MINUTE” çağrısı yaparak, Uygurlar’ın ONE MINUTE avazına olumlu yanıt veren RTE’yi Davos’dan on kat daha kahraman olarak tüm Dünya’ya bildiriyor…Ve sözlerini şöyle bitiriyor:
-Bu gidişin sonu bağımsızlık olabilir…
Ve Sanayi Bakanımız ivedilikle Çin mallarına boykot çağrısı yapıyor… Bazen Amerikan mandası, bazen Amerikan mangası olan ülkemizin Sanayi Bakanı; Çin mallarını protesto edin diyor…Oysa İmralı’daki İtalya’da barındırılırken hiçbir bakanın dilinden dökülmemişti “İtalyan mallarına boykot” çağrısı… Yalnızca ulusalcı yurttaşların kimilerini tutmuştu boykot sancısı…

Ve de en son duruma göre ÇİN; İtalya’daki G8 Toplantıları’na katılmıyor olaylar nedeniyle, ama G8’lerden olmayan Türkiye’nin RTE’si, İtalyan Cumhurbaşkanı’nın çağrısı üzerine İtalya yolcusu…

Sonuç: Dökülse de birazcık Uygur Türkü’nün kanı…
Yakında yanacaktır; Çinli Ejderin canı…
Anti-demokratik eylemler nedeniyle; ekonomik ambargolar, pazardan silmek için salvolar…
Dünya Çin’i birazcık haşlar; ama haşlayanların ülkelerinde de üretim yeniden başlar…
Üstelik de Uygur’a, uygar dünyada verilir bir yer…
Kuşkusuz karşılığında Uygur da bir bedel öder…
Bağımsızlığın, özgürlüğün, demokrasinin bedeli; biter her köşede Amerikan Şirketi…
 Az kaldı, az; küresel ekonomik krizin bitmesine…
Birazcık sabır; Uygur Türk’ü çekse de kahır…
Birkaç güne kalmaz; İtalya’dan gelir müjdeler, muştular…
Bizimkiler de bugün İtalya’ya uçtular… Hayırlara vesile olsun…
Selma ERDAL;  Bursa; 11 Temmuz 2009

Son Kertede Amaç :KÜRDİSTAN






10 Temmuz 2009 günü gündeme düştü Barzani’nin avanesiyle ve de yanında Musul-Kerkük hedayesiyle Türkiye’ye iltihak etme isteği…

Bu duyumun ardından başta TBMM Başkanı Köksal TOPTAN ve de CHP, MHP gibi ulusalcı partilerin sözcüleri yağdı, gürledi; Türkiye’nin kimsenin topraklarında gözü ve komşu ülkelerin üniter devlet yapısına yönelik hiçbir beklentisi, emeli, amacı olmadığına ilişkin açıklamalarıyla…

Kuşkusuz sıradan her Türk yurttaşı bilir ki federasyona yönelik bu katılma isteği/önerisi/duyumu; gelecekte MİSAK-I MİLLİ sınırlarına yönelik bir saldırıyı/bölünmeyi barındırmaktadır ardında…
Ve TBMM’yi oluşturan/doluşturan milletvekillerinin ne merdinde, ne namerdinde böylesi bir çağrıya onay verecek/verebilecek ne niyet, ne yürek, ne de cesaret ve ihanet duygusunun olduğu düşünülemez.
Bununla birlikte bu öneriyi elinin/dilinin tersiyle geri çeviren TBMM’yi oluşturan/doluşturan milletvekilleri; böylesi bir girişimin gerçekleştirilebilmesi için yıllardır pişirilip, kotarıldığı ve süslü, püslü ve de poşulu, püsküllü servis edilmek istendiğini bilirler mi / bilmezler mi / bilir de bilmezden mi gelirler, işte bu olgunun yanıtı tam olarak bilinmez. Bilinmez de halkın vergileriyle yaşamlarını üst düzeyde sürdüren bu seçkinler; nerelerde, nerelerde gezinmez ?...
Topraklarında adım atmadık, bir gececik olsun uykuya yatmadık ülke bırakmazlar.
Ve ille de AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ… Her seçilmişin özlemi ve bu ülkeye gittiklerine ilişkin gözlemi; sanki onlara bir kat daha mertebe kazandırır ki Osmanlı mebuslarının da Fransa serüvenleri / hatıraları, “Ben Paris’de iken” diye başlayan konuşmaları aynı etkiyi sağlarmış o dönemlerde…
1950’lerde MENDERES elimizi verdiğinden beri Amerika’ya; ayak basar seçkinlerimiz Okyanus ötesi o gizemli anakaraya… Dünya jandarmasının evine, Sam Amca’nın inine girmeden duramazlar…
O kurnaz tilki; plan ve projelerini Oval Ofis’de fısıldar bizimkilere, Clinton’ın Monika’yı mest ettiği hevesle… Ve döner bizimkiler; mutlu, müreffeh Türkiye düşleriyle ve nasıl olduğunu bir türlü kavrayamadan giderek uluslar arası alanda daha da aşağıya düşüşleriyle…
Oysa AMERİKA; anaokulundaki bebelere bile belletmek için, (her ne kadar tırmalasalar da AB’nin kapısını, Amerika vermiş tapusunu Orta Şark’dan) Ortadoğu ülkesi olarak Türkiye’nin geleceğine ilişkin haritaları çizmiş…
 İşte o haritaları barındıran Amerikalı Çocukların ATLAS’ı…
CHILDREN’S ATLAS; Amerikanca mahlası…
İlk basımı; 1993… Gözden geçirilmiş ve güncellenmiş basımı; 2004…
KÜRDİSTAN denen yer kime dert ?... Bebeler için çizilen haritaya bile yazılmış; Türkiye’nin Güneydoğusu için KÜRDİSTAN… Ve Türkiye’nin yanı sıra Irak’ın Kuzeyi’nde de…
Beyinleri/bilinçleri bu öğretiyle ( daha doğrusu bu dogmalarla ) oluşturulan çocuklar sormazlar mı; “Neden iki ayrı ülkede, iki ayrı KÜRDİSTAN ?... Neden biçilmiyor bunlara tek bir fistan ?...” diye…

 Bilindiği gibi Amerika’da yalnızca seçkinler gezmiyor, üstelik onların gözleri kör, kulakları sağır… Onların yerine partilerinin genel başkanları düşünüyor/konuşuyor ağır, ağır… Ağır; okkalı / etkili / güçlü anlamında değil elbette, eski dille “sakince”…
Bu nedenle sandalye tutkunları bir yana; binlerce, belki de onbinlerce Türk de yaşamakta Amerika’da ve onların çocukları da bakmakta bu ATLAS’a…
İşte bu ebeveynler yabanın ilinde, Amerikalı öğretmenlerin elinde; çocuklarımıza neler verilmekte, neler aşılanmakta diye hiç sorup, sorgulamazlar mı ki KÜRDİSTANLI Türkiye haritasını belleten bu ATLAS 1993’den beri tedavülde ?…
 Lobicilik… Kulisçilik… Amerika’da TÜRK GÜNÜ kutlamaları…
Ve bundan böyle işe gitmeyecek Müslümanlar; Ramazan ve de Şeker Bayramları…
Kim bilir, bu gidişle; Pensilvanya’daki son nebinin elini öpmeye gidenlere ayrıca yol izni de verilir… Amerika’daki Türkler aman ne çok sevinir… Varsın çocukların elindeki ATLAS; Türkiye’nin Güneydoğusu’nu KÜRDİSTAN diye tanımlasın, aman canım bu ne vesvese, bundan ne çıkar ?...

 Plan, proje yapılmış; 1993’de… O günlerden beri Güneydoğu Anadolumuz’da; PKK sorunu/terörü süregelmekte…
 10.Temmuz.2009 günü de BARZANİ; iltihak/katılma önerisiyle gündeme gelmekte…
Sonrasında Mahmur’dan davul, zurna eşliğinde katil, çapulcular inmekte…
Bugünlerde de ulusal birlik ilkesi yerle bir edilmekte ki sokağa yansıması Türk-Kürt boğazlasın birbirini diye gösterilmekte tüm çabalar…
Ve ülkeyi parçalamak için tur atmakta leş yiyici akbabalar…
 Kendi başını bağlayamayanlar; gelin başı bağlamaya kalkışıyorlar…
Gün oluyor; Suriye ile İsrail’inkini… Gün oluyor; İsrail ile Filistin’inkini… Bazen de Uygur Türkleri için ONE MINUTE demeye… ya da İran’la Batı’nın sorunlarını gidermeye…
 Oysa durumdan vazife çıkartmak için kapı, kapı gezen mahalle kadınları gibi ortalıkda dolaşacaklarına; iki ayrı ülkedeki “sözde” KÜRDİSTAN topraklarını birleştirmek için zaman, zemin yoklayanlara ONE MINUTE deseler ve haritalardaki KÜRDİSTAN yazılarını sildirseler…

Çocuklara ATLAS* basılmış; 1993’de…
1923’den yarınlara yolun açık olsun TÜRKİYE …
Bu gidişle ???...
Acaba var mıdır şu Amerika’da tek bir Türk; “Türkiye’de KÜRDİSTAN diye bir yer yoktur, çocukların ATLAS’ındaki bu yanlışı düzeltin” diye uyarabilecek ?...
Selma ERDAL