II.Dünya Savaşı öncesinde, Nasyonal sosyalizm güçlenirken; İtalya’da MUSSOLİNİ vardı, MUSSOLİNİ’nin de “kara gömleklileri” vardı.
Bu “kara gömlekli” gençler; kamyonlara biner, faşist düzene karşı çıkan demokrat İtalyanlar’ı ellerindeki coplarla döverdi, halkın üzerinde bir sindirme ve baskı politikasını günden güne uygulamaya koyarlardı…
MUSSOLİNİ’nin “kara gömleklileri” benzeri bir örgütlenme, son yıllarda ülkemizde sinsice, saman altından su yürütürcesine gerçekleştirilmektedir ki bu örgütlenmenin adı; özel güvenlikçilik…
Gün geçmiyorki özel güvenlikçilerin saldırısına uğramış yurttaşların görüntüleri yazılı ya da görsel yayın organlarında yer almasın… Özellikle halka açık olaylarda; örneğin konserlerde ya da açık hava gösterilerinde, “özel güvenlikçi” kimliklilerin izleyicilere saldırmadığı bir etkinlik olmasın; hiç olanaklı mı böylesi ?...
Toplumsal yaşamda şiddet karşıtı bunca söyleme ve eyleme karşın, “özel güvenlikçi terörü” almış başını gidiyor, neredeyse PKK terörüyle yarışa geçmiş…
İşte 29 Eylül günü de yine televizyon yansılarındaydı “özel güvenlikçi terörü” Gaziantep ilindeki bir hastane kapısı önünden yansımalarla… Hastaları için araç isteyen hasta yakınlarına copla saldırıyordu yansıya düşen görüntülerde hastanenin özel güvenlikçileri… Hem de ne saldırmak; sanki özel güvenlikçilerin karşısında yöresinin, kentinin halkı, bu ülkenin yurttaşı değil de, canına kast eden düşmanları var.
Geçen yıl da Adana’da yaşanmıştı Gaziantep’de yaşanana benzer bir özel güvenlikçi terörü… Üstelik en sıradan demokratik haklarını kullanmak isteyen halkımıza yönelik biçimiyle; “26 Ağustos Büyük Taarruz Etkinlikleri” nedeniyle Afyonkarahisar’a gitmek için Adana otogarından trene binen ADD üyelerini görüntülemek isteyen basın çalışanlarına saldırmıştı özel güvenlikçiler… Basın çalışanlarının görüntü almalarını engellemek için şiddet uygulayan “özel güvenlikçilerin terörü” televizyon yansılarına düşmüştü…
Kraldan çok kralcı “özel güvenlikçiler”; Kurtuluş Savaşımız’a, bağımsızlığımıza, Atatürkümüz’e, O’nun İlke ve Devrimleri’ne ilişkin ne varsa Türk Ulusu’nun toplumsal belleğinden silmek için olanca güçleriyle uğraşanların emrinde ve de olanca öfkeleriyle, saldırganlıklarıyla geçen yıl da Adana tren garında ortaya çıkmışlardı, 29 Eylül günü Gaziantep’de hastane kapısının önünde ortaya çıktıkları gibi, MUSSOLİNİ’nin “kara gömleklileri”ni çağrıştırırcasına…
Ve Gaziantep’de, hastane kapısı önünde ortaya çıkan bu özel güvenlikçiler; yalnızca hasta yakınlarına saldırmakla yetinmemişler, onların bu saldırganlıklarını kayda alan bir televizyon kameramanına da saldırmışlar, onu tehdit etmişler… Gerçi yaşanan olaylar Gaziantep Valisi’ne duyurulmuş, özel güvenlikçilerin işine son verilip, soruşturma açılmış ama yansıya düşen görüntülerin yaşanmışlığı ne olacak?...
Bir başka günde, bir başka yerde, bir yenisinin yaşanmayacağının güvencesini kim verecek ?...
Kimdir bu “özel güvenlikçiler”?...
Bunların etkisi nedir, yetkisi nedir?...
Küreselleşme bağlamında pek çok alanda uygulamaya konan “taşeronlaşma” yönteminin sonucu, 1985’den sonra türeyen bu işkolu ve bu işkolunda çalıştırılan bu görevliler; sanki üstü örtülü bir “polis devleti” oyununun ülkemize uyarlamasında rol alan figüranlar…
Kamu kurum ve kuruluşlarında kadrolu işçi-memur alımına karşı bir seçenek olarak, ABD’li öğreticilerin yönlendirmesiyle ülkemizde işlemeye başlayan bu yöntem (ki taşeronlaşma, Türkçesi’yle yüklenicilik) giderek kurumsallaşmakta, devletin kadrolu çalışanı değil, hükümet edenlerin ki “özel güvenlikçiler” başlığı altında bir çeşit polis gücü olarak ya da kamu hizmetlerinin yerine getirilmesi bağlamındaysa hükümet edenlerin görüşlerini paylaşan şirketlerin işe alma yetki ve sorumluluğunu ellerinde bulundurdukları “sözleşmeli görevliler”…
Bir bakıma yandaşların/partililerin kayırılması, gerçek anlamda “arpalıkların dağıtılması” işlevini gören firmaların işe aldığı çalışanlar olarak kamusal alanda her an karşımıza çıkan “risk gurubu”, her an saldırılarına uğrayabileceğimiz “gövde göstericiler”, her an en sıradan yurttaşlık haklarımızı engelleyici “toplum teröristleri” ve belki de şu kabadayı imparatorluğunun “fedailer”i…
Nereye gidiyor bu ülke?...
Giderek yozlaşan ve tozumaya uğratılan demokratikleşme olgusu…
Çok seslilik yerine, yoksa amaçlanan yalnızca suskunluk mu?...
Ve sorular, sorular…
Her gün şiddete ilişkin görüntüler yansıya ya da yazıya düştükçe; endişelenmeden duramıyorum…Ve şunu da sormak istiyorum:
-Acaba devletimizi taşeron şirketlere resmen ve hukuken ne zaman teslim edecekler (fiilen teslim edildiğinden artık hiç kuşku yok da), “resmi açıklama” ne zaman yapılacak?...
Ve ULUS DEVLETİMİZ’in ruhuna; “yasin-i şerif” ne zaman okutulacak ?...
Selma ERDAL; Bursa, 14 Ekim 2008
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder