4 Haziran 2014 Çarşamba

Yaşamın İçinden Yansımalar (I)



*Tütün:


Bursa’da bir belde; Görükle…Konuşlandırılmış tütün tarlasına üniversite…Ardından yap-satçıların elinde toprakların talanı…
Köylü ya minibüsçü ya da garson, komi ayaküstü yemekliklerde…Bir zamanların tütüncüsü, zeytincisi, enginar, bamya üreticisi köylünün iştigal alanı; artık içki, uyuşturucu, kadın satışı …
Minibüs alamayan, şoförlük yapamayan, garsonluk için yeterince yakışıklı ve becerikli olamayan da kiralık gidiyor, başka kentlerin köylerine “çoban durmak” için…
Ve onun karısı; sessiz, yoksul, dişsiz kalıyor geride tüm sağlıksız bedeniyle…Kayınvalidesinin yanında tek odada sığıntı, hem yoksul, hem de yoksun; paradan da, kocadan da…
ABD’nin “tütün ekme” buyruğuna boyun eğen ECO; düşündü mü acaba, halkın/köylünün düştüğü bu durumu, halk savunmanlığı yaptığını söylediği yıllar boyunca ?...Gerçi benim ki de soru mu ?... Partisinin iktidar olduğu büyük ve küçük koalisyon dönemlerine;  Vahdettin’i ve Fethullah Efendi’yi sevmekle meşgulken nasıl düşünebilirdi ki ?... Ve özellikle de Kanarya Adaları’na tatile giderken; nasıl düşünebilirdi ki ?...Ne de olsa O;  bir Robert Kolej çocuğu…





*Taslak:

Deniyor ya kutsal kitaplar kaynak gösterilerek; önce Adem yaratılmış, sonra Havva…Bir başka anlatımla; önce Adam, adamın kaburga kemiğinden de Kadın…Demek ki erkekler; taslak, ön tasarım, karakalem çizgi, karalamak, denemek, yanılmak…
Kadınlarsa; gerçek, ince ayrıntılarla bezenmiş, Yaradan daha bir özenmiş, hamuru da, çamuru da tam kıvamında…
Bu durumda niye; erkekle, kadını kıyaslamak/karşılaştırmak/ayrıştırmak ?...
Bilim de benzeri söylemiyor mu ?...Maymundan, adama…Son aşama da adamdan, kadına…Gel de kanma Darwin’in kuramına ?...

*Araplaşmak:

Bayramlar...Ulusal ve Dinsel içerikli bayramlar...Geçmişte ulusal bayramlar coşkuyla kutlanırdı; son 12 yıldır ulusal bayramlarda egemenler hasta, yurtseverler yasta...Ya dinsel bayramlar ?...Bu dünyadaki yaşam adresimiz ülkemiz, özgürlük, bağımsızlık savaşıyla kazanılmış topraklarımız ki onlara ilişkin değerlerimiz önemini yitirmekte giderek...Ve önemli olan dinsel değerler, kavramlar, bayramlar... Ve bayramlarda sokaklar...
Bayramlaşma, “gerçekteyse bayram ganimeti toplama” amacıyla sokaklara salınmış kızlar; yaşları 9 ile 12 arası…Her birinin başında saçlarını sıkıca kapatan örtüler, etekleri yerleri süpüren entariler ki önleri işli, Uzakdoğu üretimi, ama Arabistan styling… Ellerinde; topladıkları şeker ve paraları koymak için kadife keseler, onlar da işlemeli…Sanki Arap kızlarının işgali altında İstanbul…
Erkekler de onlardan geri kalmamış, onlar da Araplaşmış; giysileriyle, davranışlarıyla…Onlar da uzun beyaz sünnet entarili ya da sarıklı, şalvarlı, cüppeli… Sanki bir zamanlar Yavuz Sultan Mısır’a kadar gitmemiş de, Emeviler İstanbul’u işgal etmişler, egemenliklerini, üstünlüklerini, çöl kültürlerini dayatmaktalar Türk’e…Kuşkusuz satın da almaktalar dağı, taşı, tarihi köşkü, Boğaz’daki yalıyı…Bir zamanlar cariye, halayık, harem ağası olan Arap soyu; Türk’ü ezmekte, yenmekte petro-dolarıyla ve tüm yobazlığı, miskinliği ve bağnazlığıyla…
Onların peşinden giden bizim sürüngenler, kimliksizler, kimliğini yitirenler; neredeyse Arap olan ne varsa ona tapınmaktalar, secde etmekteler huşu içinde…Ama…
Ama yine de bir eksiklik var bence; bu denli Araplaşma girişiminde…Yine de yetersiz bunca Araplaşmak için verilen uğraşlar…Entariler, örtüler, sarıklar, çarıklar Araplaşmak konusunda gösterilen özen, itina; bakınca bu Arap özentililerin poposuna, dötüne, işte orada var bir falso, var bir eksiklik, var bir yetersizlik…Çünkü her Arap erkeğinde ve kadınında bulunan devenin hörgücü gibi popolar; bizim özentilerde noksan…Sen kendini Araplaşmak ba’bında istediğin kılığa soksan; her şey boşuna, her şey  nafile…
Demek ki ne yapmalı / ne yapılmalı ?.. Aklın yolu bir…Bu durumda; sosyeteye Brezilya poposu tasarlayan estetik uzmanları, artık destek vermeli bu Arapçı takımına…Onlara da deve hörgücü modelinde Arap poposu için…Ve üretilmeli onların bedenlerinde de azman döt modelleri… Üstelik de bu denli Araplaşmak yönünde verilen uğraşlar boşa gitmemeli ve özellikle de bunca istem/talep varken bence olmalı artık son trend; Arap poposu…
Öncü Ajda  ve türevlerinin Batılılaşmak uğruna kestirilen, biçtirilen bedenleri gibi, bundan böyle Arap dötlerinin seri üretimine geçmeli cerrahlar…Çünkü dötler olmayınca Arap dötü gibi; yavan kalıyor, inandırıcı olmuyor bu taklitçilik…Yoksa dönüp, durur mezarında; “Batı taklitçisi zihniyet”, günahı da olur sizin boynunuza…
Selma ERDAL


3 Haziran 2014 Salı

Saçmalama Hakkımı Kullanıyorum



Sarayda doğmadım ama gecekonduda da değil…
Ya bozkır nedir ?...
Yalnızca Coğrafya derslerinden öğrendiğim bir kavram
Üstelik adım ne Kardelen, ne Jeyan
Babamın adı da değil Hristo ya da Avram
Bu koşullarda benim anlatacak, açıklayacak ya da ağlanacak neyim olabilir ki be (m)adam?...Ancak böyle saçmalayabilirim…


Marlon Brando deyince; dilimin ucuna Naylon Branda geliveriyor.
Bilemiyorum, her nedense ?...


Bir zamanlar Erica Jong vardı; Uçuş Korkusu kitabıyla…Ülkemizdeki izdüşümü Duygu Asena oldu… Son yıllarda da Candace Bushnell var; Sex and The City kitabıyla... Onu da PUCCA tırtıklıyor, köşe yazısı diye yutturuyor dergiler aracılığıyla kadınlara…
Şimdiki kızlar çikolatayla kanmaz, hele gazozla asla; ama nasıl kanıyorlar bu kurnaz tırtıkçılara, anlaşılır gibi değil… Belki de bu nedenle öptükleri prensler kurbağaya dönüşüyor…


Ve kitaplar yazılıyor…Her gün yenileri düşüyor piyasaya…Banal, ucuz, sıradan, alt kültüre özgü, sokak dili/sokakça…
Ama önemli değil bütün bunların ekonomik meta olarak değeri kaç akça ?...Üstelik okuyucu kitlesinin anlayışı, algısı kaç megabyte?...


Evlilik dışı birliktelik soysuzlaştırıyor kadını diyorlar  ama 9 yaşında; babası ya da babası yaşındaki adamlarla yaşadıkları, onların tacizleri, tecavüzleri yüceltiyor mu henüz ergenlik çağına bile ulaşmamış  şu Havva kızlarını?... İşte onunla ilgili, bir bilgi vermiyorlar.


Yazsam hayatım roman olur derdi; her Türk yurtdaşı geçmişte…Dudak büker, küçümserdi okuru da, yazarı da onları…Oysa son yıllarda hiç de başka olmadı onların söylemlerinden ünlülerimizin sonları…Ve ünlülerimizin her birinin en mahrem/gizli/hazlı ve hızlı yaşamlarını, evliliklerini, boşanmalarını…Özellikle de yakalandıkları sayrılıklarla savaşımlarını okuyoruz…Kuşkusuz yazdıkları için okuyoruz…Ve o dudak büküp, küçümsedikleri, feleğin çemberinden geçmiş, yaralı yüreklerin; yalnızca sıradan bir halk insanı olmaktan başka ayrıcalıkları, özellikleri olmadığından alay konusu edilmelerini içim acıyarak yadırgıyorum…Nedendir böyle içinde yazma hevesi olanları baştan engellemek, önlemek, en başından onların yolunu kesmek?…Ne olur sanki  hayatı romansa ve o da yazsa, onun için de bundan böyle yaşam hep yaz olsa ?…Nasılsa eninde, sonunda siz yazarlar da yazmıyor musunuz yaşam öykülerinizi ve koymuyor musunuz önümüze “roman” diye ?... İşte Ayşe Kulin’in  Dürbününden Kırk Yılı…Ve Mine Kırıkkanat’ın  o can yakıcı sayrılığının kitabı…Ve daha niceleri; gündüzleri, geceleri…Onların yaşamlarına ilişkin bilmediğimiz ne kaldı ?...
Ola ki sokaktan geçen sıradan bir ölümlü derse ki “yazsam hayatım roman olur”…Yok olmaz; kesinlikle olmaz…Bu söylem çok ünlü sayın yazar bayları, bayanları gerçekten de çok bayar…
Oysa herkesin dönüp, dolaşıp geldiği yer aynı kürkçü dükkanı; ha başında, ha sonunda…
Ne var bunda ?...Eleştirme  şu yazma meraklısını, kalmasın hevesi kursağında…Andy Warholl’un 15 dakikalık ünlüsü gibi, o da bir kitaplık ünlü olsa; çok mu şu ölümlü dünyada ?...


Bilindiği gibi ve de göz ardı etmemek gerek;
Boş durmuyor nükleer santral lobisi...
Kimilerinin hobisi; canlı değil, kanlı para kazanmak…
Halka rağmen; halka nükleer santraları dayatmak…
Neyleyelim?...Bu durum da işte ileri demokratik ülkelerin yazgısı…


İçimde saklı kalan bir soru var, oda şudur ki; İslam Peygamberi Muhammed için çevrilen film provakasyon muydu, yoksa sanat mı ?...
Eğer sanatsa; ülkemizdeki sanat eserleri için “Böyle sanatın içine tükürürüm” diyenler, İsrail-Amerikan ortak sanat anlayışının bu ürününe de tükürebilirler mi ?...Yoksa işin ucunda Big Brother var diye, korkup, sineye mi çekerler ?...
Sineye çekmeleri durumunda da onların Muhammed Aşkı hakkında ne düşünebiliriz ?...Yoksa yalan mıydı diye sorgulayabilir miyiz ?...


Ve  Türk siyasal yaşamında karşılaşılan karizmatik liderler… Bilindiği gibi ilki ve en önemlisi Kemal ATATÜRK…Çanakkale Savaşı’nda kalbine gelen kurşunu saatinin sektirmesi sonucu şehidlik mertebesi yerine Gazi oluşu ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin O’nunla birlikte varoluşu…
İkincisi; bilindiği gibi Adnan MENDERES…Düşen Londra uçağından sağsağlim kurtuluşu gibi bir öyküsü olacak onun da… 2012’nin Ekim ayında da üçüncüsünden söz edilebilirdi ama nedense medyamız da, siyasetçilerimiz de  bu konularda bilgisiz olunca…Fırsat kaçmış oldu zannımca…Gündemi değiştirmek mi yoksa ÖZAL ailesinin son siyasetçisi oğul Ahmet’i gündeme getirmek için mi olduğu kesin sonuçlanmadan, ortada kalan duruma göre; geçmişin Başbakan ve Cumhurbaşkanı kimliğiyle, artılarıyla, eksileriyle de olsa bu ülkeye hizmet etmiş olan Turgut ÖZAL’ın zehirlenerek öldürüldüğü savına ilişkin mezarının 19 yıl sonra açılmasının ardından, bozulmayan gövdesi hakkında (elbetteki biyolojik açıklaması vardır bu durumun; bir çeşit mumyalama işleminden geçirilmiş olması gibi) …İşte bu durumda neler   üretilebilirdi acaba?...


Ruhani, mistik, ermiş, eren, evliya…Neler, neler üretilebilirdi, fısıltı gazetesiyle birlikte medyanın da konuyu büyütmesiyle ?…Ama olmadı, olamazdı; çünkü ANAVATAN Partisi siyaset dersinden sınıfta kaldı…Şimdi varsa da, yoksa da tek kişilik iktidar, tek bir karizmatik liderimiz var… Hiç kimseciler girmeye kalkışmasın sıraya !... Koymuyoruz kimsecikleri; yüreğimizdeki kutsal saraya !...


Kuşkusuz demokrasimiz ileri; ablamız Hilary…Suriye’nin bombacıkları düşünce bizim sınırdan içeri; nasıl da kaygılanmıştı kızcağız…
İşte bu ahval ve şerait içinde; Türkiye ABD’nin yanında (ve de onun için) Suriye ile savaşa girişse…Bizim Memetçikler kahramanca vuruşsa, Amerikalı Coniler computer aracılığıyla bombalanan hedefleri televizyonda yayınlayarak ratingle işi götürse, daha sonra silahlar sussa ve sıra gelse Holywood’un savaşlarına, bir diğer deyişle senaryolarına, filmlerine…
Örneğin; Suriyeli Arap’ın eline, kaçarken çorabını kaptıran Türkiye masalı yazıp, onları kurtaracak Amerikalı kahramanlar üzerine mi olurdu içerik?...Ve nasıl içlerine sindirirler bu senaryoları ONE MINUTE Gazileri?...Tükürürler mi bu sanatın da içine ?... Aman neye boşverin; benimkisi de saçma sapan bir merak işte…


Ve 28 Ocak 2013 günü Hükümet adına yapıldı bir açıklama ve dendi ki; biz adamların konuşmasını istiyoruz, silahların susmasını…Acaba madamların bir başka deyişle biz kadınların da konuşmasını istiyorlar mı ?...
Yoksa konuşmamızı sakıncalı bulup; bizlerin de silahlar gibi susmamızı mı istiyorlar ?...
Bir de bu konuya açıklık getirseler; fena olmaz değil mi kızlar ?...

Ve bu arada; silahların susmasını istiyoruz dedikleri 28 Ocak 2013'den beri "sözde" silahlar sustu ama sanki susanlar silahlar değildi de  Mehmetçik tarafı mıydı acaba ?...


Bizlerden öncekilerden kalan bir söylemle son verelim sözlerimize;
Güvenme insana; ÖLÜR!…Dayanma duvara; YIKILIR !...
Öyleyse ne yapmalı ?...Kendi ayaklarımızın üzerinde durmalı…




Selma ERDAL

Kalemime Takılan Ünlüler: HÜLYA AVŞAR

Artık MOLPED reklamlarında oynayamayan hatun; vara, yoğa öfkeli ve de vara, yoğa kızgın...Bilir, bilmez konuşur...Bilir, bilmez her şeye karışır, ahkam kesme üstadı... Koyunun olmadığı yerde, keçiler Abdurrahman Çelebi... Türkan'ınkiler gibi,  artiz etmişse de onu o güzel gözleri...Bu demektir ki ille de akıl dolu olacaktır sözleri...Olmadığını kendinden başka herkes bilir...Ama hatun her an, her şeye söyleyecek söz bulur... İbo'nun mavi gözlüsü söz söyledikçe; bu kalem onu nasıl unutur ?...  O koysa da kendini devletlu katuna ; kalemimiz takılır işte böyle Hülya hatuna da... 

*Hülya Avşar’dan Liberal Tanıtımı
Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derlermiş… İşte analarının dizi dibinde oturanların bol olduğu günlerde ortaya dökülen, bedenini sergileyerek bir yerlere gelen bir kadın ve ardında medya ordusu adım, adım… Buyruk da ulaşmış Big Brother’dan; “Bu ülkenin değerlerini yerle bir edin”…( Mehmet Ali BİRAND alıp da karşısına Hülya AVŞAR’ı… Arayınca onun bilgi dağarcığında “liberal” kavramı için bir yanıtı…İşte bu olay nedeniyle; 16 Ekim 2007 günü yazılmıştır bu dizeler… Usuma düştükçe böylesi olaylar, anlar; yarın kaygısıyla içerim daha bir sızlar…)

Elde var; vasatın egemenliğinde bir ülke, bir ulus
Gelecek; karanlık, kirli, sisli, pis
Kimsede kalmasın diye birazcık olsa da us
Otursun aydınlar, oturdukları yerde; sus, pus
Getirin ayak takımı kadın-erkek-dönme;
Onları durmaksızın kamuoyuna kus
Ve de altın tabakta dayat; yesinler diye…

İşte onlardan birisi; Hülya AVŞAR
Epeydir oldu kurtlu kaşar
Yalnızca o bilir,  o sınar;
Kendi sorar, kendi yanıtlar…


İnsan soyu bu; beşer, şaşar
Olsa da Mehmet Ali BİRAND,
Ne yazık ki uymak zorunda, verilen buyruğa;
“Toplumsal kirlenmeyi başar”
Sormak zorunda kalmıştır Hülya’ya;
“Liberal” tanımını, kuşkusuz “format” gereği…

Ve de doğrudur BİRAND’ın liberalliği
II.Cumhuriyetçileri de severliği
Yine de pek usum almadı ya
AVŞAR’ın tanımındaki “ülkesini, milletini severliği”ni…

Burada tartışılması gereken;
“Hülya’nın bilgisizliği mi
Yoksa onu bilgeden sayıp, halka sunan BİRAND’ın ilgisizliği”mi ?
Bunca aydın, bunca bilge dururken…

Dönersek Kaşar’ın, pardon AVŞAR’ın “liberal”  tanımına;
Kanımca bu tanımı da birebir benzedi
Kerameti kendinden menkul bu hatunun
Kendisiyle ilgili “rezillik” algılamasına…




Anımsayalım bir kez, ne demişti LASWELL “liberalizm” için ?
“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”
Hiç kuşku yok ki siyasetiyle, ekonomisiyle, dilediklerince sömürsünler…
İşte bu düşünceyi savunan bir kişi; hiç sevebilir mi “ülkesini, milletini” ?...
“Liberal” ne bilir, kamu yararı ilkesini ?...
Ve de hiç denilebilir mi;
AB’nin buyruğuna boyun eğip, onun kuyruğuna takılana,
Neredeyse yarı-sömürgecilikten yana olana “ilerici” ?...

Ramazan bitti, şimdilik  DİN huzura erdi, magazinizm saldırısından yana
Bir sonraki Ramazan’a değin; medya  müftüleri biraz dinlenirler
Şimdi magazinizmin ilgi alanında; SİYASAL BİLİMLER…
İşte Hülya AVŞAR ona da el attı;
Gündemde onun tanımları
Siyasal Bilimciler; hemen değiştirin kitapları…

Ki ben, yazıklar olsun bana;
Bunca okudum Siyaset Bilimi
Bir Hülya AVŞAR kadar olamadım
“Liberal” tanımını onun gibi yapamadım !...
Meğer ne demekmiş “liberal” ?...
“Ülkesini, milletini seven, AB’ci, ilerici”
Ey benim kıt zekam; gel de Hülya’dan ders al !...

Be hey AVŞAR kızı; kalktı göç eyledi Avşar illeri
Ama sen öğrenememişsin; “ne demek liberal ve de kim ilerici ?”…
Öncelikle “liberal”; uluscu değil, bireycidir
Bireycilik de; “Rabbena, hep bana” biçiminde özetlenebilir ki Türkçe meali;
Kendi hırslarını, ulaşma ve elde etme isteğini her şeyin üzerinde tutmak demektir
Gerektiğinde çıkar uğruna; beynini de, bedenini de isteyene vermektir/verebilmektir
(Aynaya bak göreceksin böyle birini)
Kısa bir sürede, kolay yoldan ünlü olmak ve de ününü sürdürebilmek için
Her yola başvurmak gibi erdem(sizlik)ler
Ki “rezillik” kavramının içini dolduran söylem ve eylemlere başvurarak…
Üstelik LASWELL’den de önce,
Onun düşün babası, önceli MACHIAVELLI de böyle buyurmadı mı ?...
“Başarıya giden her yol mübah”
Dinlere aldırmayın, olmaz günah
Sömürün; kişiyi, kurumları, kaynakları, küreyi/Dünya’yı…
Ve daha sonra da LASWELL kuramsallaştırdı bu düşünceyi;
“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diye
İşte günümüzde de liberaller;
Onun sözünden dışarı çıkmıyorlar
Dünya’nın tüm kaynaklarını kasalarına taşıyorlar
Bu sömürü düzeninin son aşaması KÜRESELLEŞME bağlamında,
Yalnızca Dünya’yı değil, evreni de talan ediyorlar Hülya AVŞAR
Olmuşsun  “piyasa”da  kaşar  ama
Gerçeklerin bir ayırdına varsan/varabilsen
Senin o kurnaz zekan bile bu liberallerin işine pek şaşar…
Benzemez onların sömürüleri; senin çalışanlarının haklarını yemene
Sıra sana bir gelirse; benzetirler varsıllığını, çöller ülkesi Yemen’e…


16 Ekim 2007’de Hülya AVŞAR ile Mehmet Ali BİRAND bir söyleşi yapmışlardı “liberal ve liberalizm” hakkında… “Bir Bilen”  olarak tanımlayabileceğimiz AVŞAR; BİRAND’dan  sonra da bir söyleşi daha yapmış parayı sayanın izlediği bir televizyon kanalında LDP’li bir siyasetçiyle…Anlatırken LDP’li siyasetçi partisinin ilkelerini; izlemiş onu huşu içinde, bir zamanlar Kaya ile RTE’yi izlediği gibi… Demek ki bugünlerde Kaya’dan koptuğu gibi, RTE’den de kopmuş AVŞAR…Bugünlerde artık o bir liberal… Üstelik de pek mutlu olmuş Liberaller onun bu ilgisinden ve kuşku yoktur ki haberdar da olmuşlardır liberalizm hakkındaki bilgisinden… Yine de ben olmamışsa onların bilgileri “liberal ve liberalizm” üzerine, şu yakın geçmişimizdeki BİRAND’a yaptığı beyanattan diye, işte üşenmedim düşürdüm yansıya… Mutlu olsun  bundan böyle liberaller de kavuştular “Bir Bilen” Hülya’ya…

Kıssadan, hisse:
               Bu ülkenin “Bir Bilen”i olarak bizler Süleyman DEMİREL’i bilirdik… Oysa “Bir Bilen”  DEMİREL değil Hülya AVŞAR’mış, ona sormayan düz yolda şaşarmış…

Hülya – LDP söyleşisi duyumu için yönlendirme:




*Hülya Bu…

Bundan böyle; “Neremi, neremi ?...” Banu için değil, Hülya için yeniden yazılmalı… AÇILIM üzerinden gündeme düşen Hülya; birazcık da böyle anılmalı… Attı kendini ortaya AÇILIM bağlamında; magazin borsasında yeniden tavan yapmaya… Üstelik magazin borsası ne ki ?... Ana haberlerde de oldu gündem; az daha tedavülden kalkacaktı ki bir yarısı Türk ise, diğer yarısı Kürt madem ve de  kaçmasın fırsat; öyle diyor ABD’li, AB’li, AKP’li ve de II.Cumhuriyetçi adem…Cuk oturdu valla bu  konu oldu Hülya’ya ballı badem…


30 Eylül 2009 günü, Adliye’nin önünde demiş ki; Türk tarafım şaşkın, Kürt tarafım gururlu…  Canınız neresinden isterse işte AVŞAR’ın kızı Hülya bu:

Hülya bu; gözleri boncuk, boncuk…
Daha kimlere verecek öpücük ?...
Hoca Nasreddin gönül kırmamak için dağıtırmış
Hülya ise çıkarı için herkese “verir”; mavi boncuk
Duyar gibi oldum; “Tohuma mı kaçmış” dediniz ?...
Olur mu a canım; o henüz gül goncası, tomurcuk
El bebek, gül bebek; en güzel yavrucuk…
Hem de en akıllısından, en zekisinden
Bukalemun gibi kadındır; duruma göre değişir
Hemencecik kurtulur düşüncenin bile eskisinden…

Daha düne kadar; “AKP’ye oy verdik,
Kumamla birlikte Kaya’yı sevdik
Türbanımı da takarım, kınamı da yakarım” derken
Bir de baktık ki Sadettin’e sarkan bir Hülya vitrinlerde…
Öyleyse ne yapmalı ?...
Tezden türbanı atmalı
Hemen bir haç takmalı
AKP’ye göz kırpma dönemini kapatmalı…
Erkek değiştiyse, merkep de değişmeli
Artık SARAN ailesiyle cilveleşmeli…
Bundan böyle;
Annesinin Katolik olduğu söylenen Sadettin’e
Çok şirin gözükmeli…
Ne olmuş a canım ?...
O bir Avşar kızı
Nerede alırsa hızı
Yörük çadırından çıksa da soyu
Selvi gibi olmasa da boyu
Pek değişkendir huyu…
Kimin koynuna girerse
Döner ondan yana

Şöyle bir geçmişi anımsa;
İbo ile lahmacun yedi
Tanju ile oldu Kanarya’nın yengesi
Kaya ile horon tepti
Eh sonunda oldu  Sadettin’e Katolik gelini derken
Bir de baktık ki olmuş AÇILIM sözcüsü,
Leke üzerinden beyanat verir de minik karga
O hiç düşer mi ondan arda ?...
Önce; “Sen biliyorsun ki neyi konuşuyorsun?...” fırçası
Türk yanımda sancım var, Kürt yanıma dönder beni açıklaması…

Hülya bu;
Kime verirse elini, ondan yana döner
Yakında onun da mumu söner…
Maksat gündem olsun
Hülya ortalıkta görünsün
Magazin borsasında ratingler düşmesin
Aman Hülya bize küsmesin…
Sözüm ona film yıldızı, star
Sanatçıyım diye hava atar
Ne film, ne dizi, ne gösteri
Görünmüyor ne zamandan beri sureti yansıda
Selülitler de iyice azdı,AÇILIM yapamıyor denizde
Giyemiyor ki hatun ne bikini, ne de tanga
Bu kez ipek gömleği üzerinde, yaptı son bir AÇILIM
Dokununca kimilerinin kanına sözleri
Savcıya şaşkın, şaşkın baktı o mavi gözleri…


Kimbilir kim vermiştir ona;
AÇILIM üzerinden açılım yapsın diye aklı ?...
Belki de Milliyet’lidir o kişi,  şimdilik Hülya’da saklı…
Bekleyeceğiz, göreceğiz yakında düşecekmiş süreti yansıya
AÇILIM muhabbeti ön hazırlık olsa gerek;
Haspanın televizyon programının tanıtımına…

Hülya bu işte; yeter ki sureti düşsün yansıya
Gündemde olsun, kasa para dolsun
Yoksa bu dümenin suyu nasıl döner ?...
Para için; türban da takar, haç da takar
Yeter ki  aç kalmasın soyu, sopu
Gerekirse Şeytan’a bile tapar
Hele ki; AÇILIM’ın alasını, RTE’den bile iyi yapar…

*Son gelen duyumlara göre; ifadesini alan savcının, o da ifadesini alacakmış yeni başlayacak olan programında… AÇILIM üzerine söyleşeceklermiş karşılıklı, höpürdetirken kahvelerini… Kim bilir belki de program sonrasında birlikte giderler öpmeye, Fethullah Efendileri’nin ellerini…
Selma ERDAL















2 Haziran 2014 Pazartesi

Kalemime Takılan Ünlülerden: FAZIL SAY

Uluslararası bilindik müzik adamımız Fazıl SAY; AKP hanedanlığına taktıkça kafayı, tehdit ediyor bu ülkeyi "Giderim haaa" diyerek... O giderim dedikçe; ben de yazıya döküyorum içimi "kara mizah tarzında" gelecekten ürkerek... Ve   "neden pes ediyor böylesine kolayca diye" birazcık da kızgınlıkla işte Fazıl SAY için yazdıklarım:


*Sayın SAY’ın VEDA Yazısı “ya da vedası”
 Bilindiği üzere değerli müzik adamı Fazıl SAY; bugünlerde yine demiş ay… Yetti gari, dayanamayacağım; pılıyı, pırtıyı toplayıp bu ülkeden ayrılacağım…
Bittabi ki SAY haklı; ne de olsa piyasa arabeskçilerce tutulmuş… SAY’ın sayınlığı unutulmuş, unutulmak bir yana anılmamış,  bilinmemiş…SAY’a göre, SAY’ın sayınlığı yenilmiş, yutulmuş…
İşte burada, soralım bir soru ilk satırda ; biçmeyelim kimseciklere ölüm fermanı ne kırk katırda, ne kırk satırda…Medet de aramayalım evliyada, yatırda…Yalnızca ve yalnızca el insaf diyerek soralım sorumuzu, ardından saralım yaramızı…

Ey çok sayın Fazıl SAY; müzik adamı olarak geçirdiğin bunca yıl ve de ay bir güncük de olsa şöyle beleşinden, parasız paylaştın mı müziğini halkınla ?... Hani derler ya; hayır için, hayrına…Vurdun mu piyanonun tuşlarına, bakıp da halkının kara gözlerine, kara kaşlarına ?... Dokundun mu onlara hiç müziğinin tınılarıyla ?... Yoksa RTE’nin yönetimindeki Türkiye’ye teğet geçen küresel ekonomik kriz gibi miydin ya da halka tepeden bakarak, halkın partisi olma savındaki CHP’den farksız mıydı onlarla ilişkilerin ?...

Magazin mikrobu bulaştırdı Fazıl’a bizim Hande (Bursalı’dır kızımız)… Sayın SAY’ın canı istedi mi gelmek gündeme; tutturuyor gitmek üzerine bir türkü… Parlatıyor birazcık samur kürkü; ama dönüp, dolaşıp geldiği yine aynı kürkçü… Kimseler buyur etmiyor SAY’ı; yaban ellerdeki kürkçü dükkanlarına…
Ve Fazıl da düşünüyor, taşınıyor; acaba nasıl gelsem gündeme ?... “Gidiyorum” diye kendini anımsatıyor…

Arabeskçiler’e bozulduğu gibi, kuşkusuz Gülben’i de kıskanmıştır; Çankaya’ya çağrılmadığı için… Yoksa türban yoluna, laiklik kurban ediliyor diye bu ülkede ona ne gam, ne tasa ?... Türbanı takacak, kafes ardına kapatılacak olan değildir ne kendisi, ne de evindeki kedisi… Sanki daha önceleri kaygılandı mı ki halkı için ?... Ona kalırsa…Zorda kalırsanız bu ülkede, savaş alanını hemen terk edin; daha önceleri Zülfü’nün, Melike’nin, Cem’in ve daha nicelerinin yaptığı gibi… Nasılsa gün gelir yapış, yapış el etek öper, dönersiniz tersine; iskele, sancak dercesine…

Sayın SAY; “tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış ya da bizim dağların ve de dağdalıların umurunda bile olmamış ya neyse, biz gelelim sadede” almış kaleme bir VEDA YAZISI…Bu onun kaçıncı gitme sancısı ?... Daha önce Aralık 2007’de de koy vermişti feryad-ı figanı gitmekten yana…Ve ben de GÜLİSTANIN GÜLLERİ bağlamında; BAŞLADI LAİK TAİFESİ PES ETMEYE* diyerek düşürmüştüm yazıya mizahi birkaç söz  Sayın SAY için 14 Aralık 2007’de…Şu benim GÜLİSTAN; bir sanal ülke…Ne yazık ki sinsice dönüşmekte gerçeğe… GÜLİSTANIN GÜLLERİ’ni oluşturmaktaki amacım; yaşananları/yanlışları/yanılgıları mizah yoluyla izahtır…Kimseciklerin sağı, solu değildir beni kaygılandıran; bu gidişle gelecek gayet siyahtır… Gündemi; 2002’den günümüze saniyesine varıncaya ve de gökteki atmacadan, yerdeki karıncaya kadar izlese de GÜLİSTANIN GÜLLERİ…Bazen zararlı bulmaktadır; okur, yazar ve de azar taifesi yazımı…Çekememektedirler mizah yoluyla yaptığım siyasal eleştiri nazımı… İşte bu fasılada eleştirel gelse de yazımın içeriği Fazıl’a; konuşan bendeniz değil, GÜLİSTANIN hükümranlarıdır, geçmişimizi,  geleceğimizi, yazgımızı ve de yazımızı sorgusuz, sualsizce aşıranlardır… Bursa; 30 Eylül 2010


*BAŞLADI LAİK TAİFESİ PES ETMEYE  (14 Aralık 2007)

İşte müjdeli, mes’ud bir havadis
Tesirimiz cümle Gülistan sathına yayılmasa da tamamiylen
Sabrettikçe bizdeki bu imanlı nefis
O kutlu günler de gelecektir
İman dolu Gülistan’da; Allah aşkıyla dağ, taş titreyecektir…


İşittik ki şu çalgıcı taifesinden bir zat
Vermiş yabancı medyaya beyanat
Terk-i diyar edebilirmiş Gülistanımız’ı
Çünkü laik taifesine münasip değilmiş gidişat…


Pek bir memnun ve de mütehassis olduk
Lakin birazcık da şaşırdık
Bu kadar da erken beklemiyorduk edeceğinizi pes
Muhalefetinize cevap için hazır ve de nazırdık; içimizde kaldı onca heves
Halbuse imana getirmek, biraz da pasif ve de fukara laik taifesini ürkütmek için
Lazımdınız bizlere…
Doğrusunu isterseniz, böyle pek bir aceleci davrandınız;
Şimdi kimleri muhatap alıp, laf yarıştıracağız ?...
Homurdanmaya başladılar mı da,
Hiçbir şey değişmemiş gibi “tabiyatiyle takiyye yapıp”; tebamızı neyle yatıştıracağız ?...
Şunun şurasında az kalmıştır menzilimize varmaya
Bize kafa tutanların külliyen kafalarını yarmaya
Heyhat bu sabah işitince beyanatınızı, vallahi şaşırdık
Amma yine de ciğerlerimizi rahatlamış bir nefesle, huzurla şişirdik…


Beklemekteyiz ki çorap söküğü gibi gelir ardı, arkası
Hatıralara götürdünüz bizi; gözümüzde canlandı seksen sonrası
O zaman da solcu takımı; toplayıp tası, tarağı
Terk-i diyar ettiler vatanı, daha sonra el, etek öpmek için bozmadılar sırayı
Ermeni kırması bir çalgıcı;
Saflarımıza bile geçti, oldu sonrasında sanki bir tarikat şeyhi…
Halep oradaysa, arşın buradadır;
Bugün, kolaydır böyle konuşmak; dolu cukkayla çalgıcı birader
Atide gün olur elin memleketinde paralar da suyunu çeker
Sonra sizi de görmeyelim karşımızda el, etek öpme yarışında
Ve de Gülistanımız’dan kaçırmak istediğiniz kerimenizi, türbanı başında…


Ne demişler efendim; batan gemiyi önce fareler terk eder
Bizi yormadan ve de sıkıntıya sokmadan
Eminiz ki kesesi dolu laikçi taifesi de arkanızdan teker, teker gider…
Merak buyurmayınız; savaşta da pes edenlere kurşun atılmaz
Ne var ki elin memleketine sığınana da pek iyi gözle bakılmaz…
Mücadelemize karşılık, mücadele veremeyen düşmanlarımızı biz de pek sevmeyiz
Sevmek de ne ki saygı da göstermeyiz,
Amma ve lakin edep, erkan biliriz, merasimde kusur etmeyiz
Sizleri iştigal  sahanıza münasip bir şekilde;
Davul, zurna eşliğinde; dualarla, tez zamanda selavatlarız…




Sayın Fazıl SAY; dönem, dönem yaşananlardan başı dönüp de veda etmek istese de bu ülkeye, zorla değil ya  ben edemiyorum işte…Sorunlarıyla da, sorunlara ilişkin türlü çeşitli yorumlarıyla da, yorumlarken yaşananları beni yoruşlarıyla da olsa edemiyorum bu ülkeye veda…
Yalnızca SÜRGÜN dizelerimle ara veriyorum okurla buluşmaya, bir başka yazı oylumuyla buluşuncaya…


SÜRGÜN
Yine de gitmedim “sürgün”e
Bırakıp burada kavgamı…
Pençelerini geçirdiler sırtıma
Oydular gözlerimi
Koydular karanlık odalar
Git dedikçe dilleri
Yılmadım,
Başkaldırdım yalana, dolana, talana
Şu kadınlığımla,
Ne Nazım, ne Zülfü
Ve niceleri gibi
Yine de gitmedim bu ülkeden
Yine de gitmedim bu kentden
Daha da bilendim kavgama…

Selma ERDAL