Sarayda doğmadım ama gecekonduda da değil…
Ya bozkır nedir ?...
Yalnızca Coğrafya derslerinden öğrendiğim bir kavram
Üstelik adım ne Kardelen, ne Jeyan
Babamın adı da değil Hristo ya da Avram
Bu koşullarda benim anlatacak, açıklayacak ya da ağlanacak
neyim olabilir ki be (m)adam?...Ancak böyle saçmalayabilirim…
Marlon Brando deyince; dilimin ucuna Naylon Branda
geliveriyor.
Bilemiyorum, her nedense ?...
Bilemiyorum, her nedense ?...
Bir zamanlar Erica Jong vardı; Uçuş Korkusu
kitabıyla…Ülkemizdeki izdüşümü Duygu Asena oldu… Son yıllarda da Candace
Bushnell var; Sex and The City kitabıyla... Onu da PUCCA tırtıklıyor, köşe yazısı
diye yutturuyor dergiler aracılığıyla kadınlara…
Şimdiki kızlar çikolatayla kanmaz, hele gazozla asla; ama
nasıl kanıyorlar bu kurnaz tırtıkçılara, anlaşılır gibi değil… Belki de bu
nedenle öptükleri prensler kurbağaya dönüşüyor…
Ve kitaplar yazılıyor…Her gün yenileri düşüyor
piyasaya…Banal, ucuz, sıradan, alt kültüre özgü, sokak dili/sokakça…
Ama önemli değil bütün bunların ekonomik meta olarak değeri kaç akça ?...Üstelik okuyucu kitlesinin anlayışı, algısı kaç megabyte?...
Ama önemli değil bütün bunların ekonomik meta olarak değeri kaç akça ?...Üstelik okuyucu kitlesinin anlayışı, algısı kaç megabyte?...
Evlilik dışı birliktelik soysuzlaştırıyor kadını diyorlar ama 9 yaşında; babası ya da babası yaşındaki
adamlarla yaşadıkları, onların tacizleri, tecavüzleri yüceltiyor mu henüz
ergenlik çağına bile ulaşmamış şu Havva
kızlarını?... İşte onunla ilgili, bir bilgi vermiyorlar.
Yazsam hayatım roman olur derdi; her Türk yurtdaşı
geçmişte…Dudak büker, küçümserdi okuru da, yazarı da onları…Oysa son yıllarda hiç
de başka olmadı onların söylemlerinden ünlülerimizin sonları…Ve ünlülerimizin her
birinin en mahrem/gizli/hazlı ve hızlı yaşamlarını, evliliklerini,
boşanmalarını…Özellikle de yakalandıkları sayrılıklarla savaşımlarını
okuyoruz…Kuşkusuz yazdıkları için okuyoruz…Ve o dudak büküp, küçümsedikleri,
feleğin çemberinden geçmiş, yaralı yüreklerin; yalnızca sıradan bir halk insanı
olmaktan başka ayrıcalıkları, özellikleri olmadığından alay konusu edilmelerini
içim acıyarak yadırgıyorum…Nedendir böyle içinde yazma hevesi olanları baştan
engellemek, önlemek, en başından onların yolunu kesmek?…Ne olur sanki hayatı romansa ve o da yazsa, onun için de
bundan böyle yaşam hep yaz olsa ?…Nasılsa eninde, sonunda siz yazarlar da
yazmıyor musunuz yaşam öykülerinizi ve koymuyor musunuz önümüze “roman” diye
?... İşte Ayşe Kulin’in Dürbününden Kırk
Yılı…Ve Mine Kırıkkanat’ın o can yakıcı
sayrılığının kitabı…Ve daha niceleri; gündüzleri, geceleri…Onların yaşamlarına
ilişkin bilmediğimiz ne kaldı ?...
Ola ki sokaktan geçen sıradan bir ölümlü derse ki “yazsam
hayatım roman olur”…Yok olmaz; kesinlikle olmaz…Bu söylem çok ünlü sayın yazar
bayları, bayanları gerçekten de çok bayar…
Oysa herkesin dönüp, dolaşıp geldiği yer aynı kürkçü
dükkanı; ha başında, ha sonunda…
Ne var bunda ?...Eleştirme şu yazma meraklısını, kalmasın hevesi
kursağında…Andy Warholl’un 15 dakikalık ünlüsü gibi, o da bir kitaplık ünlü olsa;
çok mu şu ölümlü dünyada ?...
Bilindiği gibi ve de göz ardı etmemek gerek;
Boş durmuyor nükleer santral lobisi...
Kimilerinin hobisi; canlı değil, kanlı para kazanmak…
Halka rağmen; halka nükleer santraları dayatmak…
Neyleyelim?...Bu durum da işte ileri demokratik ülkelerin
yazgısı…
İçimde saklı kalan bir soru var, oda şudur ki; İslam
Peygamberi Muhammed için çevrilen film provakasyon muydu, yoksa sanat mı ?...
Eğer sanatsa; ülkemizdeki sanat eserleri için “Böyle sanatın
içine tükürürüm” diyenler, İsrail-Amerikan ortak sanat anlayışının bu ürününe
de tükürebilirler mi ?...Yoksa işin ucunda Big Brother var diye, korkup, sineye
mi çekerler ?...
Sineye çekmeleri durumunda da onların Muhammed Aşkı hakkında
ne düşünebiliriz ?...Yoksa yalan mıydı diye sorgulayabilir miyiz ?...
Ve Türk siyasal
yaşamında karşılaşılan karizmatik liderler… Bilindiği gibi ilki ve en önemlisi
Kemal ATATÜRK…Çanakkale Savaşı’nda kalbine gelen kurşunu saatinin sektirmesi
sonucu şehidlik mertebesi yerine Gazi oluşu ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin O’nunla birlikte varoluşu…
İkincisi; bilindiği gibi Adnan MENDERES…Düşen Londra uçağından sağsağlim kurtuluşu gibi bir öyküsü olacak onun da… 2012’nin Ekim ayında da üçüncüsünden söz edilebilirdi ama nedense medyamız da, siyasetçilerimiz de bu konularda bilgisiz olunca…Fırsat kaçmış oldu zannımca…Gündemi değiştirmek mi yoksa ÖZAL ailesinin son siyasetçisi oğul Ahmet’i gündeme getirmek için mi olduğu kesin sonuçlanmadan, ortada kalan duruma göre; geçmişin Başbakan ve Cumhurbaşkanı kimliğiyle, artılarıyla, eksileriyle de olsa bu ülkeye hizmet etmiş olan Turgut ÖZAL’ın zehirlenerek öldürüldüğü savına ilişkin mezarının 19 yıl sonra açılmasının ardından, bozulmayan gövdesi hakkında (elbetteki biyolojik açıklaması vardır bu durumun; bir çeşit mumyalama işleminden geçirilmiş olması gibi) …İşte bu durumda neler üretilebilirdi acaba?...
İkincisi; bilindiği gibi Adnan MENDERES…Düşen Londra uçağından sağsağlim kurtuluşu gibi bir öyküsü olacak onun da… 2012’nin Ekim ayında da üçüncüsünden söz edilebilirdi ama nedense medyamız da, siyasetçilerimiz de bu konularda bilgisiz olunca…Fırsat kaçmış oldu zannımca…Gündemi değiştirmek mi yoksa ÖZAL ailesinin son siyasetçisi oğul Ahmet’i gündeme getirmek için mi olduğu kesin sonuçlanmadan, ortada kalan duruma göre; geçmişin Başbakan ve Cumhurbaşkanı kimliğiyle, artılarıyla, eksileriyle de olsa bu ülkeye hizmet etmiş olan Turgut ÖZAL’ın zehirlenerek öldürüldüğü savına ilişkin mezarının 19 yıl sonra açılmasının ardından, bozulmayan gövdesi hakkında (elbetteki biyolojik açıklaması vardır bu durumun; bir çeşit mumyalama işleminden geçirilmiş olması gibi) …İşte bu durumda neler üretilebilirdi acaba?...
Ruhani, mistik, ermiş, eren, evliya…Neler, neler
üretilebilirdi, fısıltı gazetesiyle birlikte medyanın da konuyu büyütmesiyle ?…Ama
olmadı, olamazdı; çünkü ANAVATAN Partisi siyaset dersinden sınıfta kaldı…Şimdi
varsa da, yoksa da tek kişilik iktidar, tek bir karizmatik liderimiz var… Hiç
kimseciler girmeye kalkışmasın sıraya !... Koymuyoruz kimsecikleri;
yüreğimizdeki kutsal saraya !...
Kuşkusuz demokrasimiz ileri; ablamız Hilary…Suriye’nin
bombacıkları düşünce bizim sınırdan içeri; nasıl da kaygılanmıştı kızcağız…
İşte bu ahval ve şerait içinde; Türkiye ABD’nin yanında (ve
de onun için) Suriye ile savaşa girişse…Bizim Memetçikler kahramanca vuruşsa,
Amerikalı Coniler computer aracılığıyla bombalanan hedefleri televizyonda
yayınlayarak ratingle işi götürse, daha sonra silahlar sussa ve sıra gelse Holywood’un
savaşlarına, bir diğer deyişle senaryolarına, filmlerine…
Örneğin; Suriyeli Arap’ın eline, kaçarken çorabını kaptıran
Türkiye masalı yazıp, onları kurtaracak Amerikalı kahramanlar üzerine mi olurdu
içerik?...Ve nasıl içlerine sindirirler bu senaryoları ONE MINUTE
Gazileri?...Tükürürler mi bu sanatın da içine ?... Aman neye boşverin; benimkisi
de saçma sapan bir merak işte…
Ve 28 Ocak 2013 günü Hükümet adına yapıldı bir açıklama ve
dendi ki; biz adamların konuşmasını istiyoruz, silahların susmasını…Acaba
madamların bir başka deyişle biz kadınların da konuşmasını istiyorlar mı
?...
Yoksa konuşmamızı sakıncalı bulup; bizlerin de silahlar gibi susmamızı mı
istiyorlar ?...
Bir de bu konuya açıklık getirseler; fena olmaz değil mi kızlar
?...
Ve bu arada; silahların susmasını istiyoruz dedikleri 28 Ocak 2013'den beri "sözde" silahlar sustu ama sanki susanlar silahlar değildi de Mehmetçik tarafı mıydı acaba ?...
Bizlerden öncekilerden kalan bir söylemle son verelim
sözlerimize;
Güvenme insana; ÖLÜR!…Dayanma duvara; YIKILIR !...
Öyleyse ne yapmalı ?...Kendi ayaklarımızın üzerinde durmalı…
Selma ERDAL













Hiç yorum yok:
Yorum Gönder