27 Ocak 2015 Salı
HOŞGÖRÜ ve YANLIŞLIKLAR
Kuşkusuz Anadolu kültürümüzde de, Rumeli kültürümüzde de en baskın özellik sevgi ve hoşgörüdür. Ardından konukseverlik, yardımseverlik gibi toplumsal özelliklerimizi de kültürel yapılanmamızı oluşturan ögeleri sayarken sıraya koyabiliriz. Ama hoşgörülü bir toplumsal yapılanmadan gelişimiz tartışmasız en belirgin özelliğimizdir.
O hoşgörüdür ki; üç anakaraya yayılmış bir devleti yüzyıllarca ayakta tutabilmiştir. Sevgi, dayanışma, kardeşlik, yardımlaşma gibi duyguların güçlülüğünün yanı sıra, bu üç anakarada hoşgörünün egemen oluşu böylesine uzun bir sürecin yaşanmasının gerçek nedenidir. Çünkü her renkten, dilden, dinden insanın birlikteliği ancak hoşgörü ortamında gerçekleştirilebilmiştir. Eleştirilecek yanları olsa da Osmanlı bu yaygın ve geleneksel hoşgörüsüyle pek çok sorunu çözebilmiştir.
Günümüze dönersek; geçmişte Anadolu ve Rumeli topraklarımıza, dolayısıyla da kültürümüze egemen olan hoşgörüden geriye ne kaldı ?...
Bugün dallardaki yeşil yapraklar yerine, dolar yeşiline tutkun olan günümüz insanı hor görünün pençesinde acımasız bir yarışın içinde... En sıradan mutlulukların bile tadını almaktan yoksun... Toplumumuza özünü kazandıran, tanımlamada öncelikle kullanılan baskın özellik artık hoşgörü değil; belirgin bir horgörü ortamından kaynaklanan eleştirel bir yapıdır. En sıradan olaylarda bile eleştirecek bir yan bulan, dolayısıyla da ortaya çıkabilecek en sıradan olumsuzluğa bağlı olarak mutsuz olan insanlarımız öylesine çok ki... Her işte, her kişide yanlışlıklar, yanılgılar aramak, ardından benliğini karamsarlıkla sarıp sarmalamak günümüz insanının öne çıkan bir özelliği oluverdi. Oysa değer mi ?...
Yaşam da, biz yaşayanlar da; olumlu, olumsuz yanlarımızla, doğrularımızla, yanlışlıklarımızla bir bütünsellik içinde daha güzel değil miyiz ?... Daha sıradan, ama daha insanca değil miyiz ?... Bizler bilgisayarın komut verdiği makinalar değiliz ki yanlışlık yapma yüzdelerimiz sıfıra indirgenmiş olsun...
İnsanız biz... Bedenimizde dolaşan kan delidolu aktıkça, pek çok yanlışlıklar yapacağız, yanılgılara düşeceğiz... Ama bir anda tüm terslikleri düze çıkaran, gözyaşlarımıza karşın yüzümüzü güldüren hoşgörü duygusu, hoşgörmeyi bilme olgusu yaşamımızı daha bir güzelleştirecektir. Ya yanlışlıklar ?... Kim yanlış yapmıyor ki ?...
Eşit olmadıklarını bile, bile
Zaman, zaman
Ellerimi ölçerim, bir diğeriyle
Bazen de ayaklarımı
Sanki biri daha irice...
Ya iki gözümle kaşlarım ?...
Gerçekten de oturmuş mu
Tam yerine ?...
Bir de;
Kul kusursuz olmaz derler
Sanırım bu söz doğru...
İyi de,
Tanrı'nın bile yanlış yaptığı düzende
Neden sorarlar bana soru ?...
Biraz boşvermişliğe, ince eleyip, sık dokumuşluğa hoşçakal diyen kişiliklere...
Nice sağlıklı günlere, güllere, gülücüklere...
Gözlerden yaşlar döküleceğine, kadehlerimize şaraplar dökülsün diyerek; hoşgörüyle, sevgiyle, muhabbetle Hayde Bre Şerefe !...
Selma ERDAL
ÖLÜMSÜZLÜK ve MUTLULUK
Şu üç günlük Dünya'da;
" Doğduk, yaşıyoruz, öleceğiz diye kaygılanmanın dışında bizleri umutsuzluğa düşmeden yaşatan nedir ?" diye hiç düşündünüz mü ?...
Bizler neyiz ?... Doğa'da bir çeşni, bir renk miyiz ?... Doğa'nın bir öznesi, yoksa nesnesi miyiz ?...
Ruh bilimcilerin egosantrik diye tanımladıkları ben merkezli iç dünyalarımızda yaşayıp giderken, nedense pek çok olgunun, oluşumun ya da olayın sorgulamasını yapmayız. Üstelik yapmamakla da kalmaz, bencilce nedenler/niçinler üreterek mutsuzluğumuz için gerekli koşulları yaratırız. Oysa Dünya'da mutluluğu bulmak, yaşanılası güzelliklerle bütünleşmek o denli zor değil...
Yaşanılası güzellikler; öylesine işte, sıradan, sıcak... Örneğin; komşunun bebesinin yeni çıkan dişine sevinmek gibi...
Baharda yeşeren şeftali ağacının pembe çiçeğinde yeniden doğduğunu duyumsayabilmek gibi...
Bir Akdeniz müziğinin notalarında düşlere dalabilmek gibi...
Bir gönül yoldaşının elini tutarken; yürek dolusu istek, tutku ve sevgiyi ortak bir potada eritebilmek gibi...
Ve bütün bunları yaparken ölüm korkusunu aşmış, coşkuları sonsuzluğa taşmış bir yürekle; kurdundan kuşuna, tavşanından böceğine, gülünden dikenine ve özellikle de insanına tüm Doğa'yı sevebilmek gibi...
İşte o zaman mutluluklar yaşamlarımızın en orta yerlerine gelip kurulacak, insanca güçsüzlüğümüzle tüm korkular, endişeler barışacak... O zaman insanlar sonsuzluğu daha bir anlamış, ölümsüzlüğü daha bir kavramış olacak... Doğum gibi ölümden de korkmamayı öğrenecekler... Çünkü bilecekler ki gönül dolusu seven yüreklerinden kalan anılar, kara topraklara karıştıklarında da onları dostlarına anımsatmaya yetecek...
Sevgiyle ürettikleri her güzel iş onların sonsuza dek anılmasına yetecek... Bu belki bir nakış deseni, belki bir şaka, belki bir şarkı, belki bir resim, belki bir yontu, belki de bol yoğurtlu bir mantı... Kişiyi unutulmaktan kurtarıp, sonsuzluğun yörüngesine oturtacak...
Sevgili Dostlar; yaşamak güzel... Bir insan olarak, bir çiçek olarak, bir böcek olarak yaşamak güzel... Her doğan yeni günde, Güneş'in ışıklarına "merhaba" diyebilmek güzel... Yaşamla barışınca da, toprağa karışınca da, bu Doğa'nın bir parçası olmak güzel...
Tüm mutluluklar sizin olsun, ölümsüzlükler de...
ÖLÜMSÜZLÜK
Ne demiş bilge ?
Evrende hiçbirşey yokolmaz
Yalnızca biçim değiştirir...
Evrenin soluğu
Geçmişi alır, bugüne eriştirir
Bugünü de yarınlara...
İşte bundandır
Benim ölümsüzlüğe kanışım
Toprağın derinlerinde
Binlerce yıl kalışım
Ardından; belki bir çiçek
Belki bir böcek
Olurum diye düşlere dalışım...
Düşlere dalarken, yudumladığınız şarabınız; mutlu etsin sizleri...
Selma ERDAL
ÇALIŞMAK ÜZERİNE DÜŞÜNMEK..
Voltaire Candide adlı yapıtında şunları yazar:
" Candide, Türk'e geniş ve görkemli bir araziniz olsa gerek der. Türk de şöyle yanıtlar; yalnız yirmi dönümlük...Bu araziyi çocuklarımla beraber eker biçerim; çalışma bizden üç büyük eksikliği can sıkıntısını, kötü alışkanlıkları ve yoksulluğu uzaklaştırır der..."
Kıssadan hisse sevgili dostlar; çalışmanın, çalışkanlığın yararlarını kim görmezden gelebilir ?... Kim Candide'le söyleşen bu Türk'ün dediklerini yadsıyabilir ?... Sanırım hiç kimse... Ama belki tembeller, belki dünyaya niye geldiğine hayıflanan karamsarlar... Bunların dışında beden ve beyin sağlığı yerinde olan, yaşam tutkunu insanların bu sözleri başka biçimde algılaması olası mıdır ?...
Düşünün bir kez; kimin şu dünyada ölüm acısıyla yüreği yanmadı ?... Kim şu dünyada sevdiceğinden ayrı kalmadı ?... Kim umutsuzluğa düşmedi ?... Ama derdine çözümü çalışmada bulanlar, çalışırken gönüllerini avuttular, can sıkıntılarını savuşturdular...
Oysa boş kaldıklarında acılarıyla değil saatler, saniyeler bile tükenmedi... Çalışıp, dolu dolu yaşadıklarındaysa gün onlara yetmedi. Üstelik çalışmaktan yorgun düşen bedenleri öylesine kolay uykuya geçti ki; bu kez de acılarını anımsayacak, başlarına gelenlere yanacak boşlukları kalmadı. Derken acıların odları küllendi, yüreklerde yeni sevgiler filizlendi. " Ölenle, ölünmez" denildi, yaşam böylece sürüp gitti...
İnsanlığın varoluşundan bu yana acıların en büyük ilacı, dertlerin dermanı çalışmak oldu, yalnızca çalışmak oldu... Çalıştıkça da ne canları sıkılıp yürekleri daraldı, ne de yoksulluğa düşüp dünyaları karardı. Yaşam daha bir kolay akıp geçti günlerin ardından...
İşte sevgili dostlar; çalışmak eyleminin böylesine önemli bir işlevi vardır bizler için... Gerçi burada önemle vurgulamalıyım ki; derdimizi, tasamızı dağıtalım diye durmadan çalışalım, işkolik olalım, yaşamayı unutalım demiyorum. Sakın ola ki böyle anlaşılmasın... Günlük sekiz, on saatlik bir çalışma sonrasında dostlarla, sevgililerle yaşanacak güzel anlar, paylaşılacak çay, kahve, şarap keyifleri, sofrabaşı söyleşileri, güzel bir müzik eşliğinde dans ve paylaşılacak başka güzellikler, ne hoşluklar varsa...
Ve yitirilenleri sevgiyle, özlemle arasıra anmak, ama öncelikle yaşayanlarımıza gönül dolusu sevgilerimizi sunmak...İnsan olarak daha ne bekleriz ki birbirimizden; sevgiyi, dostluğu, arkadaşlığı, kardeşliği paylaşmaktan başka ?...
Çalışmak; her derdimize çözüm... Tembellik, boşvermişlik, sorumsuzluksa tüm kötülüklerin, çirkinliklerin anası... Yalnızca Candide'deki Türk değil, Önderimiz Kemal Atataürk de çalışmanın önemini vurgulamamış mıdır ?... Türk Ulusu'na seslenişlerinde "çalşın" önerisinde bulunmamış mıdır ?... Üstelik söylevlerinde "Türk insanı çalışkandır" yargısına varmamış mıdır ?... Öyleyse biz neden o zaman başka bir biçimde davranma yanlışlığına / yanılgısına düşelim ki ?...
Kuşkusuz çalışmakla; güvenle yarınlarımıza bakabileceğimiz yaşamlarımız olacaktır. Neden kendimize daha güzel yaşamlar / yarınlar armağan etmeyelim ?...
Sevgi dolu, dostluk dolu, üretkenlik dolu güzel günlere sağlıkla ulaşılması dileğiyle...
Selma ERDAL
NELER OLUYOR BİZE ?...
ÇAY
Adam yakınıyor
Bu nasıl töre ?...
Alışamadım gitti
Bir bardak çay için
Teşekküre...
Sözü mü olur
Dostlar arasında
Bir bardak çayın
Bir fincan kahvenin ?...
Oysa düşünemiyor adam;
Enflasyon denen kahpenin
Belimizi büktüğünden beri
Bu cilve, bu naz...
Çayın yanına teşekkür de az,
Bundan böyle;
İçen parasını da ödemeli...
Ne yazık ki sevgili dostlar; birlikte içilen bir fincan kahvenin kırk yıl hatrını sayan bizler, bir bardak çayın parasını düşünür olduk. Düşünür olduk da bu yalnızca yokluktan, yoksulluktan mı ?... Yok canım bencillikten, paragözlülükten... Oysa bizler; insan olmanın erdemiyle, birbiriyle sevgiyle kucaklaşan, birbiriyle zor günlerini, acılarını paylaşan, komşuluk dayanışması denen çok özel bir sevgi bağını oluşturmuş bir halkız, bir ulusuz...
Bu konuda atalarımızın da özlü, güzel sözleri var. Örneğin; "Ev alma, komşu al" gibi ya da "komşu komşunun külüne muhtaçtır" gibi...
Ne doğru sözler değil mi ?... Neden derseniz; şöyle bir yaşam deneyimlerinizi bellek süzgecinizden geçiriverin. Kim diyebilir ki; "Dar günümde kan bağıyla bağlı olduklarım, komşularımdan önce yanıma koştu" ?... Kim diyebilir ki; "Zor anımda komşularım duyarsızdı, umursamazdı" ?... Pek çoğumuz diyemeyiz değil mi ?... Pek çoğumuz komşularımızın değerini biliriz, değil mi ?... Çünkü "komşuluk dayanışması" Anadolu kültürümüzde de, Rumeli kültürümüzde de daha dünlere kadar yaşayagelen bir gelenekti.
Ne kaygı vericidir ki; son yıllarda toplumsal dayanışma örneklerinden en güzeli olan "komşuluk dayanışması" giderek gücünü yitirmekte, insanlarımız birbirinden uzaklaşmakta, gerçekten de halkımız, ulusumuz bir bardak çayın bedelini bile düşünür olmakta, birbirlerinin sorunlarına aldırmamaktadır. İyi de neler olmaktadır böyle bizlere ?...
Kuşkusuz işin kolayına kaçmaktır; "televizyon yaşamımıza girdi, gireli; ilişkiler çok değişti, güçsüzleşti ve ne yazık ki, bizler de birbirimizden koptuk" demek...Birbirimizden uzaklaşmamızın , bağlarımızı güçsüzleştirmemizin nedeni için suçlu arayışına çıkmak da işin kolaycılığıdır...
Pek çok olay, olgu, oluşum karşısında bizi biz yapan değerler bağlamında tutum ve davranış sergileyerek, "biz böyleyiz" biçimciliğiyle değişime karşı çıkarak, tepki verirken; nedense "komuşuluk dayanışması" denen en saygın özelliğimizi yitirişimizi umursamıyoruz. Bu umursamazlık da giderek yayıldığı alanı daha da genişletiyor; artık çoğumuz yaşadığı kentini ve de kentlisini, daha da ileri aşamada ülkesini ve ulusunu umursamaz oluyor... Bu umursamazlığın pençesinde olanlar için "yalnızca ve yalnızca" bencilce çıkarlarının dışında hiçbir şeyin önceliği, anlamı ve önemi kalmıyor... Kapı karşı komşusunda; ne şiddet gören kadın, ne ebeveylerinin işkencesine ve de cinsel saldırısına uğrayan çocuk, ne şehidine ağlayan aile... Bütün bunlara duyarsız, bütün bunlara aldırmaz, bütün bunlara seyirci bir komşuluk algısı gelişiyor ülkemizde... Ki bu olumsuz ilişkiler ağının tüm ulusu içine almasının sonucunda da; ne ulusal birlik, ne ülke bütünlüğü kavramlarının tümüyle özünü yitireceği gerçeğini ve yaratacağı sonuçları düşünmek bile istemiyorum...
Aman sevgili dostlar; aman, sizler komşularınızla yakınlaşın, onları sevin, onlarla yardımlaşın, sorunlarını paylaşın, acılarına ortak olun...
Aman ne olur bu çok anlamlı dayanışma geleneğimizi yitirmemeye özen gösterin...
Ve şu an enflasyona da, yaklaşık üç aydır temel besinlerimize sinsice ve gizlice yapılan zamlara da boşverin; paranın canı cehenneme... Gidin komşunuzun kapısını çalın, bir fincan kahve, bir bardak çay içmeye evinize çağırın... Sürüverin cezveler kaynasın, demlikler fokurdasın... Sözcükler yüreklerinize mutluluk saçsın... Komşuluk dayanışmamız sonsuza dek yaşasın...
Selma ERDAL
26 Ocak 2015 Pazartesi
MEDYA PAPAZI
| Göster/ Gizle | ||
|
Bilindiği gibi toplum bilimlerin araştırma alanı, deney alanı, laboratuarı;
toplumdur, toplumda yaşanan olaylardır, toplumsal yaşamdır. Toplumsal yaşamdaki
olgular, oluşumlar, olaylar; bazan taraflı, bazan tarafsız bir değerlendirmeyle
teknolojinin yardımı, televizyonun aracılığıyla evlerimize taşınır. Günümüzde televizyonun ( ki genel olarak media'nın); toplumsal yaşamın biçimlenmesinde oldukça etkili olduğu, "yükselen değerler" bağlamında toplumu biçimlendirme/yönlendirme/etkileme işlevi gördüğü bir gerçektir. Televizyonun bu işlevinin ayırdına varan egemen güçler, MEDIA işletmeciliğine de girerek toplumsal yapıyı kendi amaçları doğrultusunda değiştirmede araç olarak kullanmayı iyice öğrenmişlerdir. Televizyon aracılığıyla, topluma tek yönlü iletilerin gönderilmesi sonucu yaşanan değişimi izlemeye alışım yaklaşık 10 yıllık bir süreci içermektedir. Televizyon aracılığıyla toplumsal yapımızın nasıl değiştirildiği, son incelemede nasıl kirletildiğinin anlatımı ve algısı için işte 28 Kasım 1999 günü yazdığım MEDYA PAPAZI başlıklı yazım...Bizleri "sarı kurdele"li yakınmalara götüren televiyonculuk anlayışı... *Sarı kurdele eylemini anımsamak için okuyunuz: SARI KURDELEM SARI...DAĞLARA SALDIM YARI.... http://selmaelma.blogcu.com/sari-kurdelem-sari-daglara-saldim-yari/739761 İşte MEDYA PAPAZI... Cumartesi geceleri, Pazarlar'ın tembel uykularına gebedir, bir başka deyişle geç yatıp, geç kalkma özgürlüklerimiz vardır zamanın bu dilimlerinde...Pazarlar hıristiyanların kutsal günleri ya, bizlerinse kurtarılmış günleri; dilediğimizce tembel, dilediğimizce zamandan kaygısız...Böyle düşündüğümüzde de, dar gelirlilerin tek eğlencesi-dinlencesi-söylencesi televizyonun karşısındaki yerlerimizi alıyoruz Cumartesi geceleri, Pazar sabahlarına değin... Şimdi; eğlencesi, dinlencesi tamam da söylencesi ne ola ki şu televizyonun denecek olursa, ben de sorarım o zaman siz hiç söylenmiyor musunuz tv yansılarından, uzman kimliğine bürünüp, töremiz, harsımız, geleneğimiz ( gerçekteyse bütün bunlar bizim bilgisizliğimiz, şarlatanlığımız, arsızlığımız demeleri gerekirken) diyenlere?...Doğrusu ben en çok söylenenlerden birisiyim, RTÜK'çüler bile yanımda ölü bir kütük sayılırlar... Gün 27 Kasım 1999, yansıda TGRT'nin Savaş AY'ı...Sihirbaz babadan doğma, şarkıcı anadan olma Savaş AY'ın; toplumsal değer yargılarımızı tartışması / irdelemesi, en dingin anlarımda bile damarlarımda hızla dolaşan kanımın kilometre saatindeki yükselişle Ölüm Meleği'ne trafik canavarı olarak değil ama beyin kanaması biçiminde bir çağrı çıkarabilir nitelikde olsa da, yine de izlemek istiyorum. Çünkü DGM savcı ve yargıçlarının bile ilgi alanına giren Sibel CAN; bazı şeyleri Savaş Abisi'ne anlatacakmış 27 Kasım Cumartesi gecesi... Son birkaç haftadır; "Bazı şeyler yalnız Savaş Abi'ye anlatılır" söylemi çıktığından beri, Cumartesiler'i Savaş Ay'la tansiyonumu yükseltiyorum. Biryerlerde, bir zamanlar adamlar ya da kadınlar sorumsuzca yaşıyorlar, gündeme oturuyorlar/oturtuluyorlar, eleştiriler, saldırılar, adı silindi, söndü, bitti derken, birden Savaş Ay'ın açıklamaları, aklamaları, paklamaları...Kısacası adam başımıza MEDYA PAPAZI kesildi...Her türlü çarpık ilişkiler, çelişkili yaşamlar, yasadışı tutum ve davranışlar, sonra gelsin MEDYA PAPAZI'na günah çıkarma girişimleri; "Ben bu kızı, çocukluğundan bilirim, arkasındayım" ya da "Ben bu adamı iyi tanırım, delikanlıdır" açıklamaları... ÖZAL'la başlayan "yükselen değerler" doğrultusunda her türlü görgüsüzlüğün, kuralsızlığın, toplumsal yozlaşmanın, bozulmanın o beylik deyişle TARİHİNİN YAZILDIĞI özel televizyon kanallarımızın sonunda bir de MEDYA PAPAZI oldu. Onun varlığıyla bazı şeyler yalnız Savaş Abi'ye anlatıldı; Özcan Deniz'i babasıyla barıştırdık, o şimdi hayırlı evlat...Sibel Can'ı akladık; o şimdi örnek Türk kadını... Soruları duyar gibiyim; "Bütün bunlar senin neden ilgini çekiyor ?" İşte yanıtım: Serde çevrecilik var ya, doğal ve kültürel çevremize yapılan her türlü saldırıya, saldırmadan duramam...Toplumumuz böylesi saldırılarla kirletildiğinde, özel televizyon yansıları karşısında savunmasız, korunmasız yurttaşlarımıza; "Türk'ün töresi, harsı böyledir" denilerek, şarkıcının, mankenin, futbolcunun, mafya babasının yaşam biçimleri, Türk'ün toplumsal yapısı olarak dayatılmaya çalışıldığında, ilgisiz kalamam, suskun kalamam...Umarım büyük çoğunluk da suskun kalamaz, kalmaz, kalmamalı... İşte 28 Kasım 1999'dan, bugünlere geldiğimizde; MEDYA PAPAZLIĞI ile başlayan ve de sinsi sinsi yaklaşan tehlike...İşte televizyon aracılığıyla oluşan toplumsal kirlenme... Gerçi ilk virus TRT eliyle DALLAS olarak verilmişti ya... Hey gidinin ÖZAL'ı...Hey gidinin ÖZALI'nın "ikibuçuk mediyası"... Öyle demişti ya ÖZAL henüz 80'lerin başında; gün gelecek, ikibuçuk medya kalacak |
ÖNCE EKMEK
| Göster/ Gizle | ||||||||||||||||||||
|
Yirmili yaşlarımda Dünya Klasikleri'nden önce, Türk Klasikleri diye
tanımlanabilecek kitapları okudum, Kemal Tahir'in "Devlet Ana"sı, Yaşar Kemal'in
"İnce Memed"i ve ille de Orhan Kemal'in kitapları... Orhan Kemal de Yaşar Kemal
gibi Adana ve yöresini anlatır, özellikle 1950'li yıllarda Adana ve yöresine
yerleştirilmiş Boşnaklar'ın yaşamlarını... El Kızı, Önce Ekmek, Avare Yıllar
onun bende iz bırakan, toplumumuzdan yazıya düşen gerçek yaşam öyküleridir. Bugün böyle birdenbire kitap eleştirmenleri gibi, konumu kitaplara ayırmış değilim, ama günümüzün ekonomik koşulları bana Orhan Kemal'in ÖNCE EKMEK kitabını anımsattı. Yaşanan bu zor koşulların nasıl aşılacağının belirsizliğiyle Orhan Kemal konuk oldu yazıma... Çünkü bu kitapta verilen ileti; önce ekmek, sonra inançlar/düşünceler üzerine... Ve bir bakıma Orhan Kemal bu kitabında, düşünürün birinin dile getirdiği gibi "Aç kalan insan inançlarını yer" düşüncesine göndermede bulunuyor gibi... İşte günümüzün ekonomik açmazlarında örümceğin ağına takılı bir sinek, böcek, minik kelebek gibi çırpınan insan da bugün artık önce ekmek derken, birer birer kutsal saydığı değerlerini de yitirmektedir. Örnekler mi ?... Öylesine çok ki ?... Devletten maaşını aldığı gibi, döviz alım/satımıyla spekülatif kazançlar peşinde koşarken euro'yu, dolar'ı iyice azdırıp, YTL'yi ezdiren memur örnekleri mi istersiniz ?... Çalışma saatlerinde kamu kurumundaki görevini bir bakıma memur yuppie olarak algılayanlar mı istersiniz ?... Sınır ötesi harekat olursa; borsadaki karından ne kadar zarar edebileceğini söylerken, "bunun neresi yaşamı katsayılara endeskli memur ?" dedirtenler mi istersiniz ?... Bütün bunlar "önce ekmek" anlayışından, paraya tapma alışkanlığına ulaşmış ülkemiz insanından örneklerdir. Daha anlaşılır bir dille, geçmişte "Devlet hazinesi deniz, yemeyen domuz" derken, şimdi 8.00-17.00 saatlerinde borsacılıkla iştigal eyleyen kamu görevlilerine ilişkin örnekler... Şimdi gelelim bir başka meslek dalına, uğraş alanına... Ki bu meslek de SİGORTACILIK... Sizlerde SİGORTA sözcüğünün çağrıştırdığı kavram nedir ?... Bende güvence, güven duyma... Ama günümüzde durum böyle midir ?... İflasın eşiğine gelmiş devletin sosyal güvenlik kuruluşlarını eleştirmek falan değil derdim. Derdim; özel sigorta şirketlerinin temsilciliklerinde çalışan gençlerin "amiyane deyişle" çevirdikleri fırıldaklar... Tam "güleriz, ağlanacak halimize" deyişine uygun koşullar... Bir sigorta şirketinin, yaşı henüz otuzu bulmayan temsilcisi gencimiz kolay ve çok para kazanmanın yolunu nasıl bulmuş ?... Yakışıklı sayılabilecek bu gencimiz, özel hastanelerde görev yapan hemşirelerle arkadaşlık kuruyormuş... Hemşirelerin yardımıyla ölümü yakın hastaların ailelerine ulaşıyormuş... Gidici hastaya yaşam sigortası yapılıyormuş... Hasta öldüğünde de tazminat belirli oranlarda aralarında bölüşülüyormuş... Elbetteki doktor raporları hastaneden sağlanıyormuş... Bu senaryoyu sigortacı gencimiz ne derece gerçekleştirme olanağı bulabiliyor orası belirsiz, ama artık gençlerimizin ölümlerden, acılardan bile kendilerine kar payı çıkarabilecekleri, yeni tanrıları paraya ulaşabilmenin yollarını her türlü düzmece yöntemlerle elde etme aşamasına geldikleri... Bir başka deyişle toplum değer yargılarını hiçledikleri, inançlarını yitirdikleri bir ortamın tohumları atılmış, filizleri yeşermiş... Artık gençlerimiz gerçek bir Machiavelist gibi düşünmekte, başarıya giden her yolu mübah görmektedirler. Göbeğinden yedi düvele ekonomik anlamda bağımlı ülkemizde, geleceğinden kuşkulu genç insanlarımızın bu yanlışlıklarını eleştirmeye gelince... Hiç hakkımız olduğunu sanmıyorum... | ||||||||||||||||||||
| Selma ERDAL | ||||||||||||||||||||
| *Kendi yazıma; kendimce yorumlarım: | ||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||
25 Ocak 2015 Pazar
Yıllar öncesinden bir yazım: KİMİN ÜSTÜNLÜĞÜ?...
Kimin Üstünlüğü ?... Hukukun mu ?... Hoca Efendi’nin mi ?...
“Herkes ANAYASA Mahkemesi Başkanı Haşim KILIÇ’ı gündeme getiriyor, HUKUKÇU
olmamasına karşın nasıl görevlendirilir BAŞKAN olarak diye…Bu ülkede ANAYASA
Mahkemesi’ne de Başkan olabilir, DANIŞTAY’da da görevlendirilebilir onun gibi
Hukuk eğitimiyle donanımlı olmasa da adamlar ve de madamlar; yeter ki Hoca Efendi’nin
sevgisiyle donanmış olsunlar…”
Adı üstünde DANIŞTAY; danışma mercii, makamı, çözümcüsü, başvuru yeri…
Kimler için kamu kurumları ile sorunları olanlar için, kamu kurumlarınca yapılan
işlemler, eylemler sonucu hak ve menfaatleri ihlal olanlar, zarar görenler
için… İşte bundan dolayı HUKUK okumuş herkes ki yalnızca fakülte anlamında
değil, ders anlamında HUKUK okumuş herkes DANIŞTAY’da tetkik
hakimi, yargıcı, sorgucusu olabiliyor, hele ki bir de “İMAM HATİP LİSESİ” çıkışlıysa.... Bilindiği gibi
pek çok kişi; ANAYASA Mahkemesi Başkanı Haşim KILIÇ Hukuk Fakültesi mezunu Hakim değil diye eleştiriyor... Ya DANIŞTAY’da
görevlendirilenler ?...
12 Eylül ürünü YÖK kararlarıyla; İmam Hatip Lisesi çıkışlılar İİBF’lerin
Kamu Yönetimi Bölümleri’ne ve Hukuk
Fakülteleri’ne girmeye başladıklarından beri, DANIŞTAY’a da, ANAYASA
Mahkemesi’ne üye olarak atanabiliyorlar… Özellikle de Hükümet kontenjanından
onları her mevkide ve de mertebede görmek olanaklı…
Şimdi DANIŞTAY ya da ANAYASA Mahkemesi’ndeki atamalar konusunu burada, 2009
yılında bırakalım dönelim 80’li yıllara…
1983 yılında, Bursa’da İller Bankası 2.Bölge Müdürlüğü’nde, işçi statüsünde
bir Teknik Ressam olarak çalışma yaşamımı sürdürürken bir Teknik Ressam daha
naklen geldi Ankara’dan, Bursa’ya… Ama önemli olan bu Teknik Ressam erkek iş
arkadaşım değil; onun eşi, zevcesi önemli olan…Ki o; Bursa Bölge İdare
Mahkemesi’nde görevlendirilmiş (ve de Haşim KILIÇ’ı eleştirenlere bir gönderme
olsun; “iktisat fakültesi mezunu” )bir bayan hakim… Birkaç yıl sonra da Mahkeme
Başkanlığı’na atanan ve emekli oluncaya değin ne yeri, ne de makamı
değiştirilmeyen, rahatsız edilmeyen, tedirgin edilmeyen, düzeni bozulmayan bir
Başkan oldu… Çünkü… Bu konunun “çünkü”sü
birkaç satır sonrasında…
Ve işte o İdari Yargı hakimi bayanın eşi ki benim iş arkadaşım, o
günlerdeki Teknik Ressam meslekdaşım; akşamdan aldığı alkolden aymadan,
arınmadan gelirdi göreve… Gözler baygın, üzerine alkol kokusu sinmiş
sarhoşluğuyla ama dilinde bir Hoca Efendi söylemiyle… Sekiz saatlik çalışma
süresinin en azından beş saati Hoca
Efendi’ye ayrılmış olarak tüketilirdi… Neyse ki ben 1984 yılında, U.Ü. İ.İ.B.F.
Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirip, diplomamı İller Bankası Genel Müdürlüğü’ne
“ibraz” edince, memur kadrosuna geçtim, Resimhane’den , daha doğrusu
vaazhaneden ayrıldım. Gerçi işçi sınıfından, memur sınıfına geçince “üniversite
okumuşluğun payesi olarak bu ülkede” maaşım azaldı, azaldı da bunun yanı sıra
kulaklarımdaki Hoca efendi propagandası da birazcık azaldı…
Bu arada okurun dikkatini çekerim yaşanan yıla…Yıl; 1984… Ve daha o
yıllarda kamu kurumlarını sarmış Hoca Efendi
propagandası… Reha MUHTAR “gel beni kurtar” bile daha sürmemiş Show tv
yansıları aracılığıyla kamusal alana Hoca Efendi’nin propaganda kayıtlarını… O bile
bu işe 90’ların ortalarında başladı; bölüm, bölüm yayınladı 96, 97 yıllarında
Hoca Efendi’nin sabırla koruk, helva olur kıvamındaki saman altından su
yürütmece öğütleri veren vaazlarını…Ama Hoca Efendi’nin yandaşları çoktan
yerleşmişlerdi daha o yıllarda DANIŞTAY’a ve iller bazındaki kurumlarına ve de
pek çok başka kamu kurumuna…
Bana dönersek yeniden, kamu görevlisi olarak statüm işçi sınıfından, 657
sayılı Devlet Memurları Yasası’na tabii konuma kaysa da, Hakim Hanımın Kocası
(bizim Teknik Ressam arkadaşımız böyle anılırdı kurum içinde) yine sekiz
saatlik çalışmasını Hoca efendi’den söz açarak bir vaiz gibi oda, oda dolaşarak
tamamlamaktaydı alkol kokan nefesiyle… Sanki onun İller Bankası 2.Bölge
Müdürlüğü’nde bulunma gerekçesi; kanalizasyon, içmesuyu projeleri çizmek değil
de, çalışanlara Hoca Efendi aşkı, sevdası aşılamak…Ve bu arada zevcesi hanımefendi
çoktan oldu İdare Mahkemesi başkanı
(hadi vermeyelim “kaçıncı” diye Mahkeme’nin sayısını)…
Yine bu yıllarda geldi mi Bush Efendi Körfez’e?…TÖ de “bir koyup, beş
alacağız” boş sözleriyle soktu mu ülkeyi sıkıntıya?… Düştü mü memuru, işçisi,
esnafı külliyen Türk halkı enflasyon
nedeniyle ekonomik anlamda sıkıntıya ?... Eh ben de uzayda yaşamıyorum ya
nasiplendim her namuslu Türk yurtdaşı gibi bu sıkıntıdan… 90’lı yıllar
çocuklarımın lise, üniversite çağları (ellerinizden öperler diyemeyeceğim,
neredeyse her ikisi de ellerini öptürecek yaşlara geldiler artık)…Yalnızca
çocuklar okusa iyi… Bakmaz eksik etek, dul kadın kişiliğine; master, doktora
alma derdinde anaları… İşte o dönemde bir evden üç kişi gidiyor okula…
Dolayısıyla bende ekonomik kriz tam boyda, her memur gibi battım, batacağım…
Boş mezar çukuru bulsam neredeyse kendimi atacağım… Ve bunca derdin, sıkıntının
arasında kulaklarımda her gün mesai sekiz saat süresince mırıl, mırıl Hoca Efendi
vaazı… Av peşinde koşan kedi sarman,
anlıyor ki bitti bende derman; vaazın yanı sıra, yanında bir öneriyle duyuruyor
bu kez avazı:
- Katıl bize, sıkılmadan okut çocuklarını…
Veriyorum ivedilikle yanıtımı:
-Beynimi (düşüncelerimi, değerlerimi anlamında) satmakla, bedenimi satmak
arasında bir fark yoktur benim için…Ben satılık değilim… Batarım, çıkarım; ama
satmam kişiliğimi, erdemli bir yurttaş olarak, alnı ak yaşarım…
Arkadaş; satmadığım için Atatürkçü kişiliğimi, dik başlı olmakla suçluyor
beni… Yanılıyorsunuz diyorum, dik başlı değilim ben, yalnızca başım dik... Ve
banka kredileriyle (ki bugün de memur; kredi kartlarına tutsak, RTE’nin
söylemiyle birer “şerefsiz”) bata, çıka okullar tamamlanıyor… 1997’de dolunca
20 yılım emekli ikramiyemden kalmıyor kuruş kapansın diye banka borçları; ama
bugün Atatürkün yolunda, aydınlık yetişkinler olarak ayaklarının üstünde bu
kadının çocukları…
Nasıl ki yoksul üniversite öğrencilerine atmak için pençelerini pusuda
bekleyen karanlık yolcuları, her kurumda, kuruluşta, özel ya da kamu ayrımı yapmaksızın
daha seksenlerde yatmışlardı pusuya… Bugün neden her alanda kolayca çıkmaktalar
kürsüye ?... İşte o günlerdeki yatırımlarından dolayı… Günümüzde kimileri
abartmaktalar olayı; sanki onlar ansızın, birden bire çıkmışlar gibi ortaya…
Rehavet içinde yaslanınca bu ülkenin etkilileri ve yetkilileri boşvermişlikle arkaya; ülke de, ulus da işte
bugün böyle olur kaygılı…
Dönersek Hoca Efendi sevdalılarına; henüz emekli olmadan Bursa’da villa mı
edinmişler?...Edinirler…
Tek de olsa çocukları sıkıntıya düşmeden çocuklarını mı okutmuşlar ?... Okuturlar…
Başkanlık koltuğundaki Hakim Hanım
65.yaşına kadar mı oturmuş yerinde, hiçbir yere kıpraşmadan ?... Oturturlar…
Ve onlar sıkça buluşurlardı “izin alıp görevlerinden” değişik kentlerde
Hoca efendi sevdalıları olarak, gelirlerdi bir araya…Ve bu yaşananları görmez
miydi yetkililer,daha o günlerde mi boyanmıştı gözleri kör, karaya ?... TÖ
elbetteki takunyalı…Ama daha sonrasında DYP-SHP ikilisi; elbetteki Çiller
yürekten “kurnaz tilkisi” ama ya KARAYALÇIN Murat ?... O da başlayan karanlığa
baharat… DYP-Refah dönemi; Hoca Efendi’cilere kol kanat dönemi, RTE’yi
ellerinde büyüteni… DSP-MHP-ANAP üçlüsü; özellikle de bu dönemde siyasal
yaşamda en güçlüsü ECEVİT, sağ yanında Hüsamettin ÖZKAN… Yeter ki ECO’nun olsun
makam; Hoca Efendi’ye sevgiler, Vahdettin’in ruhuna saygılar…
Bugün Başkent Üniversitesi’nin Patronu Prof. Dr. HABERAL Ergenekoncu
nitelemesiyle içerde ya, niye ?... Karaoğlan ellerine düştü “hasta” diye, söylenceler
yayılmıştı kalsaydı orada daha çokça, olacaktı sonunda “mevta”… Bilemiyoruz ki
bunlar nasıl zırva ?... Ama bu söylencelerin doğru olduğunu sanınca Rahşan Hanımefendi;
apar, topar çıkardı “Eşim ve Ben Partisi” Genel Başkanı Bülent Beyi HABERAL’ın
Hastanesi’nden ve pek çok şaibe içeren, suçlayan, bu hastalanma öyküsünde türlü
komplo teorileri arayan açıklamalar düştü o günlerde gündeme…
Dönersek ana izleğimize, ana konumuza; bu ülkede yayılan Hoca Efendi
sevdalanmasına… Bu sürecin 1980’lerden beri, iğneyle kuyu kazar gibi işlendiği,
karınca adımlarıyla yaklaştığı belliydi. Cumhuriyet’in altı oyuluyor, Devrim
Yasaları teker, teker çiğnenip, bir kenara konuyordu…ECEVİT de neler
yaşandığının ayırdında bile değildi henüz, sağ yamacında imam efendi suratlı
sosyal demokrat mı, demokratik solcu mu
ne oldu belirsiz bir Hüso… Ulusalcılar
daha o günlerde uyanmaya başladı teker, teker; bu gidişin sonu aydınlığa paso…
Oysa nasıl da bağırmıştı TBMM’de türbanlı Merve KAVAKÇI’ya ; “Burası Devlet’e
meydan okuma yeri değil” diye ?...
Bugün sanıyor ki sıradan yurtdaş,
anıları, ülkede yaşadıkları balık hafızasına yem olan yurtdaş; AKP
sayesinde Hoca efendi böylesine güçlü, böylesine Devlet’in kurumlarına işlemiş…
Böylesi bir kanı; bütünüyle bir yanılgı…Tersine Hoca Efendi sayesinde bugün AKP
iktidar…Hele ki bir kez çıksın yoldan, dinlemesin söz; kuşkusuz yedekte
alternatifi, seçeneği var…
Ve yine kimileri bozuluyor Haşim Kılıç’ın ANAYASA Mahkemesi Başkanlığı’na;
o Hukukçu değil, nasıl olur ANAYASA Mahkemesi’ne Başkan ?... Ama onun Başkan oluşuna
itiraz edenler; Hoca Efendi sevgisinin 80’lerden beri nasıl da gizli, açık,
sinsi, aşikar yayılmasını görmezden
geldikleri, bu yayılmanın önünü kesmedikleri, uzak görüşlü olamadıkları için
yanlışlığı kendilerinde arasınlar, kendilerine bozulsunlar… Ve bugün bu
yaşananlarda hiç sorumlulukları yokmuş gibi boş yere yaygara koparmasınlar…
Başkalarını bilmem ama ben hiç yemiyorum onların göstermelik yaygaralarını…
Selma Erdal; 15 Kasım 2009, Bursa
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













