9 Aralık 2014 Salı
Er...Asker...Nefer... Bugün Sağ Kalanlara Ölüm Bir Başka Sefer...
DÜN...
27 Haziran 2006, Kanal D, Anahaber'de Mehmet Ali Birant duyuruyor:
Filistinliler; 20 yaşındaki İsrailli er Şalit'i kaçırmışlar...
İsrail Dışişleri Bakanı, Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'den arabulucu olmasını "rica" ediyor...
Gül de Filistinliler'i arıyor, sorunun barışçıl bir yolla çözümlenmesi için...
Ve Dünya kamuoyu bekliyor, ne olacak diye...
Bense bekliyorum; ne İsa'ya, ne Musa'ya ( ki ne Doğu'ya ne de Batı'ya) yaranamayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin itibarının/saygınlığının kalıp kalmadığını, sözünün dinlenip dinlenmeyeceğini görmek için ...
Batı'ya yaranmak için; neredeyse bağımsızlığından, en önemlisi de Lozan Barış Antlaşması'nın kazanımlarından vazgeçercesine verilen ödünler...
"İktidara gelmelerine katkıları olduğu sürekli tartışılan" Araplara yaranmak için de; LAİKLİK ilkesinden verilen ödünler...
Ve bugün, RTE'nin, ülkemizin uluslararası alanda saygınlığını, sözünün dinlenebilirliğini nereden, nerelere getirip/getirmediğinin sınanacağı bir olay yaşanıyor...
Hamas'ı ülkemize çağırarak, ona "meşruluk" kazandırma girişimiyle olmuyor; sözünü dinletebiliyor musun, arabuluculuk girişimine değer veriliyor mu?...
Sonuç???
Göreceğiz...
BUGÜN...
9 Kasım 2014... Dün geceden beri ulusal kanallardan yayılıyor ülkeye; 3 erin şehid edildiğinin duyurusu...
Sınırda erlerimiz ölüyor...
Sınırın karşısından ateş açıldı deniyor...
Başka bir söylenceye göre de "cinnet geçiren erin; diğer arkadaşlarını vurduğu" ileri sürülüyor...
Duyumlarla, varsayımlarla, tahminlerle, söylencelerle, kulaktan kulağa yayılanlarla, fısıltı gazetesiyle yetiniyoruz...
Ulusal, yerel tüm gazeteler; yandaşların, candaşların, kandaşların...
Ola ki karşı çıkarsan eleştirmek için; onların türettiği yalanların, yanlışların...
İlle de doğru haber alma hakkı vardır yutdaşların diye elini sokarsan altına taşların...
Akrep mi sokar, yoksa yılan mı bilinmez ama...
Tutuklanıp bir yerlere sokulmak, tıkılmak hakkınız; devlet eliyle garantili, güvenceli...
Bu Cumhuriyet'i korumak için görevlendirilmiş asker; bugün kendisini bile korumaktan acizken...
Sonuç olarak;18 bin gaymeyi sayanlar yaşar...
Sayamayanlar mı ?...
Sana ne be onlardan kadın; varlıkları, canları sana mı ipotekli ?...
Selma ERDAL; İstanbul/İsyanbul, 9 Kasım 2014
Yalnızlık....
İşte yeni bir gün...Yeni bir günde Güneş'le yeniden buluşmak, mutlu olmak...İnsanlarla kucaklaşmak, yalnızlıktan uzaklaşmak, yaşamın en güzel yanı değil midir?...Umalım ki yalnızlık kapımızı çalmasın...
Yalnızlık...Gerçi zaman zaman kim başını alıp gitmek, kendini dinlemek, kısaca yalnız kalmak istemez ki?...Bu süre ne kadardır?...Belki beş dakika, belki bir saat, belki bir gündür. Sonra?...Kuşkusuz ardından duygusal bir açlığa düşeriz. Beynimizdeki, benliğimizdeki yalnızlığın açlığı, midemizdki açlıktan bile daha çok yıpratır bizi...O an bir annenin, bir sevgilinin, bir arkadaşın, bir dostun yakınlığını özleriz. Yalnızlık duygusu o an bize ölümün soğukluğunu çağrıştırır. Ardından ruhumuzdaki dayanılmaz sancıları yenmek için belki bir dosta telefon ederiz, belki de ayaküstü bir merhaba demek için çalarız kapısını...
Yalnızlık...Ne denli sıkılsak da, ne denli alıp başımızı çekip gitmek istesek de; en dayanılmaz, en acı veren duygulardan biridir yalnızlık...Halk Türkülerimiz'de bu duygu ne de güzel dile getirilmiştir; "Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm" deyişiyle...Çünkü yalnızca bu üç oluşumun etkisiyle ortaya çıkan bir duygudur yalnızlık...
Ayrılırsınız; yalnızlık duygusuna kapılırsınız...
Yoksul düşersiniz; iyi gün dostlarınız sizi terkeder, yalnızlık duygusuna kapılırsınız...
Bir yakınınız ölür; yalnızlığı en derin hücrelerinizde duyarsınız...
Yalnızlık...İnsanları belki de en çok bunaltan, ruhunu daraltan bir duygudur yalnızlık...
Kim ister dostlarından ayrı; bir sözcüğe, bir gülücüğe özlem duyulacak bir yaşamı?...Ne denli varlıklı olsanız da, eğer bu varlıklarınızı paylaşacağınız aileniz, sevdikleriniz, dostlarınız yoksa, yalnızlık denen en acı, en yalın gerçekle yüzyüze kaldıysanız, yaşamdan nasıl tad alabilirsiniz?...
Yalnızlık...Dar gününüzde kapınızı çalacak bir dostunuz yoksa...İçinizi dökecek bir arkadaşınız, "Bir fındığın içini yar senden ayrı yiyemem" diyebileceğiniz bir sevgiliniz yoksa...Hastane köşelerine düştüğünüzde bir "Geçmiş olsun" diyecek yakınınız yoksa...Kısacası yalnızlık kapınızı çalmış, gelip beyninizin, ruhunuzun içine dalmışsa, bu yaşamın ne tadı kalır, insan bu Dünya'dan nasıl tad alır?...Oysa yaşam paylaşılınca güzeldir...
Mutluluğunuzu, sevincinizi, kederinizi, paranızı, pulunuzu, sağlıkla yenecek bir lokmanızı, başınızı koyduğunuz yastığınızı paylaşacağınız birileri varsa işte o zaman yaşam daha bir anlamlıdır. Üstelik ne demiş bizden öncekiler?..."Yalnızlık Tanrı'ya mahsustur"...Bizler onun kulları...Bize sunulan bu güzellikleri başkalarıyla paylaşmadıktan, yaşamın tadını anlamadıktan sonra bence günahların en büyüğünü, en bağışlanılmazını işlemiş oluruz. Hem de bir başkasının hakkına saldırmışçasına, parasını pulunu çalmışçasına, saçı bitmedik yetimin hakkını yemişçesine; en büyük günahı işlemiş oluruz.
Dostlarım, diyorum ki; yalnızlığınıza son verin...İnsanları sevin, onlarla yaşamın güzelliklerini paylaşın, arkadaşlarınızla gülüşün, konuşun, kolkola girip kırlarda gezin, Güneş'le sevişin, ama sakın yalnız kalmayın...Yalnızlığın karanlık dehlizlerine dalmayın...Ve şimdi oturduğunuz yerden kalkın, en yakınınızdaki bir dostunuzun kapısını çalın, onunla kucaklaşın, yanağına sevgi dolu bir öpücük kondurun, yalnızlığınızı korkusuzca dondurun...
Selma ERDAL; İstanbul/İsyanbul, 9 Aralık 2012
Yalnızlık...Gerçi zaman zaman kim başını alıp gitmek, kendini dinlemek, kısaca yalnız kalmak istemez ki?...Bu süre ne kadardır?...Belki beş dakika, belki bir saat, belki bir gündür. Sonra?...Kuşkusuz ardından duygusal bir açlığa düşeriz. Beynimizdeki, benliğimizdeki yalnızlığın açlığı, midemizdki açlıktan bile daha çok yıpratır bizi...O an bir annenin, bir sevgilinin, bir arkadaşın, bir dostun yakınlığını özleriz. Yalnızlık duygusu o an bize ölümün soğukluğunu çağrıştırır. Ardından ruhumuzdaki dayanılmaz sancıları yenmek için belki bir dosta telefon ederiz, belki de ayaküstü bir merhaba demek için çalarız kapısını...
Yalnızlık...Ne denli sıkılsak da, ne denli alıp başımızı çekip gitmek istesek de; en dayanılmaz, en acı veren duygulardan biridir yalnızlık...Halk Türkülerimiz'de bu duygu ne de güzel dile getirilmiştir; "Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm" deyişiyle...Çünkü yalnızca bu üç oluşumun etkisiyle ortaya çıkan bir duygudur yalnızlık...
Ayrılırsınız; yalnızlık duygusuna kapılırsınız...
Yoksul düşersiniz; iyi gün dostlarınız sizi terkeder, yalnızlık duygusuna kapılırsınız...
Bir yakınınız ölür; yalnızlığı en derin hücrelerinizde duyarsınız...
Yalnızlık...İnsanları belki de en çok bunaltan, ruhunu daraltan bir duygudur yalnızlık...
Kim ister dostlarından ayrı; bir sözcüğe, bir gülücüğe özlem duyulacak bir yaşamı?...Ne denli varlıklı olsanız da, eğer bu varlıklarınızı paylaşacağınız aileniz, sevdikleriniz, dostlarınız yoksa, yalnızlık denen en acı, en yalın gerçekle yüzyüze kaldıysanız, yaşamdan nasıl tad alabilirsiniz?...
Yalnızlık...Dar gününüzde kapınızı çalacak bir dostunuz yoksa...İçinizi dökecek bir arkadaşınız, "Bir fındığın içini yar senden ayrı yiyemem" diyebileceğiniz bir sevgiliniz yoksa...Hastane köşelerine düştüğünüzde bir "Geçmiş olsun" diyecek yakınınız yoksa...Kısacası yalnızlık kapınızı çalmış, gelip beyninizin, ruhunuzun içine dalmışsa, bu yaşamın ne tadı kalır, insan bu Dünya'dan nasıl tad alır?...Oysa yaşam paylaşılınca güzeldir...
Mutluluğunuzu, sevincinizi, kederinizi, paranızı, pulunuzu, sağlıkla yenecek bir lokmanızı, başınızı koyduğunuz yastığınızı paylaşacağınız birileri varsa işte o zaman yaşam daha bir anlamlıdır. Üstelik ne demiş bizden öncekiler?..."Yalnızlık Tanrı'ya mahsustur"...Bizler onun kulları...Bize sunulan bu güzellikleri başkalarıyla paylaşmadıktan, yaşamın tadını anlamadıktan sonra bence günahların en büyüğünü, en bağışlanılmazını işlemiş oluruz. Hem de bir başkasının hakkına saldırmışçasına, parasını pulunu çalmışçasına, saçı bitmedik yetimin hakkını yemişçesine; en büyük günahı işlemiş oluruz.
Dostlarım, diyorum ki; yalnızlığınıza son verin...İnsanları sevin, onlarla yaşamın güzelliklerini paylaşın, arkadaşlarınızla gülüşün, konuşun, kolkola girip kırlarda gezin, Güneş'le sevişin, ama sakın yalnız kalmayın...Yalnızlığın karanlık dehlizlerine dalmayın...Ve şimdi oturduğunuz yerden kalkın, en yakınınızdaki bir dostunuzun kapısını çalın, onunla kucaklaşın, yanağına sevgi dolu bir öpücük kondurun, yalnızlığınızı korkusuzca dondurun...
Selma ERDAL; İstanbul/İsyanbul, 9 Aralık 2012
Yeniden Başlamak
İnsan yaşamında geçen günlerle birlikte, gelip geçen/yaşanan güzellikler de vardır. Ama yalnızca güzellikler mi? Bazen dertler, sıkıntılar...Bazen acılar, ayrılıklar...Bazen doğrular, bazen da yanılgılar...Evet; yanılgılar...
Gerçekten de insan yaşamı yanılgılarla doludur. Düşünmeden atılan adımlar, söylenen sözler, düşünmeden verilen kararlar...Ardından yanılgılar, yanılgılar...
Ve kararan dünyalar, yaşamlar, gönüller...
Öylesine ki ölümü bile düşünmecesine/düşlemecesine...Bu dünyanın ne denli yaşanılası, ne denli güzelliklerle dolu olduğunu unuturcasına ölümü düşünmecesine...Oysa yaşamak öylesine güzel ki...İşte gelinen bu umutsuzluk noktasından geriye dönebilmek öylesine önemlidir ki...
Ama nasıl?
Kuşkusuz yine kendi kendimize yardım ederek, kendimizi umutsuzluğun kör kuyusundan çıkarıp, umudun sınırsız hoşluklarına bırakarak...Zararın neresinden dönülürse kardır demesini öğrenerek...
Ve büyük bir dürüstlükle yeniden başlamayı becererek...
Elbette ki becererek, her türlü yanılgının ardından, yeniden başlamayı becererek...
Yolda yürürken; ansızın tökezleyip düştüğümüzde, üzerimizdeki tozu toprağı silkeleyip, yeniden yola koyulabilmeyi becerdiğimiz gibi...Çocukluk günlerimizde; bir topun, bir kuşun peşinden koşarken ufacık bir taşa takılıp düştükten sonra dizlerimizden sızan kana, gözlerimizden süzülen yaşa aldırmayıp yine çocukça oyunlarımızı sürdürdüğümüz gibi...Çocukluğumuzda oyunlarımıza geri dönmeyi becerebildiğimiz gibi, yetişkinliğimizde de yanılgılarımızın ardından umuda/yaşama geri dönebilmeyi becerebilmemiz, yaşam oyununa geri dönebilmemiz, dönmemiz...
Yanılgılarımız; bizim yaşam deneyimlerimiz, kişiliğimizin yapı taşlarının yerli yerine oturmasını sağlayan olgular, oluşumlar...
Ben doğrularım gibi, yanılgılarımı da seviyorum. Yanılgılarımla umutsuzluğa düştükten sonra benliğimi yeniden umuda bırakmayı becerebilmenin bir insanlık erdemi, bir insanlık başarısı olduğunu düşündüğüm için yanılgılarımı seviyorum...
Yanılgılarım nedeniyle umutsuzluğa dökülen gözyaşlarımın bir gün sonra doğan umutlarla birlikte sevince dönüşmesinin verebileceği hazzı yaşadıkça yanılgılarımı seviyorum...
En önemlisi de yanılgılarımın ardından doğruyu bulabilmenin giderek daha da kolaylaştığını algıladıkça/yaşam deneyimlerim arttıkça yanılgılarımı daha çok seviyorum...
Bu yanılgılarımın ardından büyük bir dürüstlükle/coşkuyla/sevgiyle/iyiniyetle yeniden başlamayı seviyorum. Her doğan günün ardından gelebilecek mutlulukların umuduyla yaşama sıkı sıkı sarılabilmenin tadını duyumsamayı seviyorum.
Ve en doğrusu yanılgılarımla/aldanışlarımla/doğrularımla/güvenişlerimle yaşamayı seviyorum...
Ve benden başkalarının da benim gibi düşünebileceğini düşünmeyi seviyorum...
Ve herkesin yeniden başlamayı becerebileceğini biliyorum/istiyorum/umuyorum...
Ve yeniden başlamayı becerebilenleri, becerenleri de çok seviyorum...
Selma ERDAL; 9 Aralık 2012
Gerçekten de insan yaşamı yanılgılarla doludur. Düşünmeden atılan adımlar, söylenen sözler, düşünmeden verilen kararlar...Ardından yanılgılar, yanılgılar...
Ve kararan dünyalar, yaşamlar, gönüller...
Öylesine ki ölümü bile düşünmecesine/düşlemecesine...Bu dünyanın ne denli yaşanılası, ne denli güzelliklerle dolu olduğunu unuturcasına ölümü düşünmecesine...Oysa yaşamak öylesine güzel ki...İşte gelinen bu umutsuzluk noktasından geriye dönebilmek öylesine önemlidir ki...
Ama nasıl?
Kuşkusuz yine kendi kendimize yardım ederek, kendimizi umutsuzluğun kör kuyusundan çıkarıp, umudun sınırsız hoşluklarına bırakarak...Zararın neresinden dönülürse kardır demesini öğrenerek...
Ve büyük bir dürüstlükle yeniden başlamayı becererek...
Elbette ki becererek, her türlü yanılgının ardından, yeniden başlamayı becererek...
Yolda yürürken; ansızın tökezleyip düştüğümüzde, üzerimizdeki tozu toprağı silkeleyip, yeniden yola koyulabilmeyi becerdiğimiz gibi...Çocukluk günlerimizde; bir topun, bir kuşun peşinden koşarken ufacık bir taşa takılıp düştükten sonra dizlerimizden sızan kana, gözlerimizden süzülen yaşa aldırmayıp yine çocukça oyunlarımızı sürdürdüğümüz gibi...Çocukluğumuzda oyunlarımıza geri dönmeyi becerebildiğimiz gibi, yetişkinliğimizde de yanılgılarımızın ardından umuda/yaşama geri dönebilmeyi becerebilmemiz, yaşam oyununa geri dönebilmemiz, dönmemiz...
Yanılgılarımız; bizim yaşam deneyimlerimiz, kişiliğimizin yapı taşlarının yerli yerine oturmasını sağlayan olgular, oluşumlar...
Ben doğrularım gibi, yanılgılarımı da seviyorum. Yanılgılarımla umutsuzluğa düştükten sonra benliğimi yeniden umuda bırakmayı becerebilmenin bir insanlık erdemi, bir insanlık başarısı olduğunu düşündüğüm için yanılgılarımı seviyorum...
Yanılgılarım nedeniyle umutsuzluğa dökülen gözyaşlarımın bir gün sonra doğan umutlarla birlikte sevince dönüşmesinin verebileceği hazzı yaşadıkça yanılgılarımı seviyorum...
En önemlisi de yanılgılarımın ardından doğruyu bulabilmenin giderek daha da kolaylaştığını algıladıkça/yaşam deneyimlerim arttıkça yanılgılarımı daha çok seviyorum...
Bu yanılgılarımın ardından büyük bir dürüstlükle/coşkuyla/sevgiyle/iyiniyetle yeniden başlamayı seviyorum. Her doğan günün ardından gelebilecek mutlulukların umuduyla yaşama sıkı sıkı sarılabilmenin tadını duyumsamayı seviyorum.
Ve en doğrusu yanılgılarımla/aldanışlarımla/doğrularımla/güvenişlerimle yaşamayı seviyorum...
Ve benden başkalarının da benim gibi düşünebileceğini düşünmeyi seviyorum...
Ve herkesin yeniden başlamayı becerebileceğini biliyorum/istiyorum/umuyorum...
Ve yeniden başlamayı becerebilenleri, becerenleri de çok seviyorum...
Selma ERDAL; 9 Aralık 2012
5 Aralık 2014 Cuma
OSMANLICA BAHANE; SON AŞAMADA...ARAP HARFLERİ DAYATMACA...
Milli Eğitim Şurası karar almış; Osmanlıca liselerde zorunlu ders...
Bu durum nasıl olur racona ters ?...
ARAPÇA zorlamasına tepkiler artınca; karar verdi dünkü Osmanlı'nın kulu reaya...
Sorsan; "reaya" nedir diye, bunu da bilmezler ya...
Neyse...
Neden icap etti bu Osmanlıca, ne verdi bu hale sebebiyet diye
Sual eyleyenlere bir izahat verilmiş ve denmiştir ki;
Bu nesil; dedelerinin mezar taşlarını okumaktan aciz...
Ve dahi konmuştur en hakiki tarihini ilim etmesine haciz...
Fil hakika keyfiyet bariz...
Atideki vazifemizdir;
Resmiyet tesis ettirmek memleketimiz sathında;
Devlet-ü Ali Osmani'nin lugatiyle terennüm etmek, haberleşmeyi
Ve dahi vakanivüs matbuatını...
Be hey gafil, be hey garp meftunu kafir !...
Ceddinin harfleriyle, imar edesün bundan kelli haberleşmeni...
Kaleme alasın nameni, azilnameni ve bilumum kitabetini...
Her kim olursa muhalif; emrümüz kat'idir bilesünüz
Ve dahi keyfiyet şahsımızındır...
"Vurun kellesini" deyu işitirsünüz kelamımızı,
Nakledersiniz selamımızı; Cehennem zebanilerine...
----------
Bunca yıldır gaflet ve delalet içinde uyuyan...
Osmanlı gibi azametle rehavete dalan...
Yurtseverlik, devrimcilik, çağdaşlık söz konusu olunca
Mangalda kül bırakmayan halkım...
Yaşanan bu karşı devrimin oluşumunda
Varsa bir oy'un...ya da görüp de sesiz kaldığın bir oyun
Unutma; bu yaşananlardan dolayı sen de suçlusun...
...............
Son 12 yıldır; ben demiştim, ben yazmıştım diye açıklamaktan usandım, bıktım...
Pek çoklarınca; yazdıklarımdan dolayı "sanal sözel savaşlar" yaşadım...Ne çok saldırılara uğradım...
Ve geldiğimiz son; açık, apaçık...
Ve ben demiştim, ben yazmıştım...
Özellikle kara mizah yazılarımın düşsel ülkesi; MEMLEKET OF THE GULİSTAN...
Bu geleceği anlattı; başlangıç olarak 2007 yılından...
Sakalım yok ki sözüm dinlensin
Ama
Ben yazdıkça MEMLEKET OF THE GULISTAN diye; telefonlarım dinlendi...
---------------------------
Ve daha önce de pek çok kez yazdım;
Sarayları da...Osmanlıca'yı da...
Ne var ki sarayın yerini tutturamadım
Ben Topkapı Sarayı'nı öngörmüştüm Gülistan Padişahları'na...
Meğer onlar göz dikmişler Atatürk'ün Ormanları'na...
Üstelik OSMANLICA zorunluluğu getireleceğine ilişkin öngörülerim nedeniyle
MEMLEKET OF THE GULISTAN genellikle yazıldı Osmanlıca diliyle...
(Serde KAMU YÖNETİMİ orijinli bir akademik geçmiş olunca; hukukçular gibi bizler de öğrenmek zorunda kalıyoruz OSMANLICA...)
Ve yine daha önceleri pek çok yazımda yer verdiğim gibi, bir kez daha yineliyorum şu savımı da;
Bekleyin, göreceksiniz ki pek yakında, (Big Brother İncil'e el basıp da yemin eder de...) Kuran-ı Kerim'e el basıp yemin edecek mebusan taife...
Ve dahi daha neler, neler vuku bulacak ya da neler, neler çıkacaktır atide kaderimize diye sual eylerseniz ve birazcık da vaktinizi israf ederseniz, buyurunuz beklerim ol cümle karilerimi; MEMLEKET OF THE GULISTAN kelamlarımın sahifesine...
http://mirnavvv.blogspot.com.tr/2012/01/koseli-gezegen.html
Öyküler Öksüz Kalmasın: Kanadı Yaralı Güvercinle, Yüreği Yaralı Kadın
Kanadı Yaralı Güvercinle, Yüreği Yaralı Kadın
Mayıs'ın onüçünün bitip, ondördünün yaşandığı ilk anlar...Mudanya'daki geçmişin tren istasyonundan otele dönüştürülen MONTANIA'nın terasında oturan kadın ve erkek ayrılığı konuşuyorlar...Kadının gözleri dolup dolup boşalıyor...Tatlı tatlı esen poyrazın yeli gözlerini silmese, deniz taşacak...Erkek hırçın, erkek uzak, erkek kadın duygusallığına yenilmemek için saldırgan:
-Bıktım artık senden...Bu gözyaşlarından...Uzaklaştırdın beni kendinden...Seninle olsam da, olmasam da sürekli baskı altındayım...Bu da beni,senden başkalarına itiyor...
Kadın başını çeviriyor, artık onun olmayacağını, onunla olamayacağını söyleyen erkek gözyaşlarını görmesin diye...Başını ışıktan yana değil de, karanlık sulardan yana çeviriyor, sessiz denizin karanlık derinliğine dalan yalnızca gözleri değil, yalnızlığın başladığı yerde umutsuzluğa düşen bedeni...
Oysa deniz tatlı tatlı bir şarkı söylemekte; şırıl şırıl...Gökte ay; gümüş bir tepsi gibi, çevresinde ışıktan halkalar...Kadın bir denizin karanlığına dalıyor, bir ayın ışıktan halkalarına...Gözlerini, mutsuzluğa akan yaşlarını erkeğin bakışlarından kaçırmak için...
Bardaklarındaki içkiler yudumlandıkça, birlikteliklerinin son demleri de tükenip gitmekte...Kadın bardağında kalan son iki yudumu bırakıyor, anı daha da uzatmak, ayrılığın başlangıcını geciktirmek için...Bir eli masada, öylece sessiz beklemekte, belki uzanır da tutuverir diye, umutla beklemekte...Ama erkek aldırmazca bıkkınlığını anlatıyor...Kaçıp gidivermekten, uzaklardan sözediyor...
Üstelik onlar daha üç yıl önce yine bu kıyılarda mutluluğu yakalamamışlar mıydı ya da kadın mı öyle sanmıştı?..Ya şimdi yaşananlar?...Öyleyse kadın aldanmıştı.
Erkek; gitmek için istekli, kadının son iki yudumunu alıp kendi bardağına döküyor, kadının umutlarını da yokediyor...Bardaklardaki içkiyle birlikte, artık söylenecek sözler de tükeniyor...Kadın anlıyor ki; o şimdi yalnızlığına tutsak biri...Erkekse gidecek; o kadına ya da o kadınlara...O an kadın beyninde yinelediği sözleri, dudaklarından sese dönüştürmemek için direniyor;"Ne olur bırakma beni..."
Oysa kadın onun çekip gidebileceğini, onu birgün bırakabileceğini hiç ama hiç düşünmemişdi, belki de düşünmek istememişdi...Onunla sonsuz güven duygusunu yaşamışdı...Ya şimdi; önünde koskocaman bir yalnızlıktan başka ne vardı?...
Erkek sabırsızca bir kez daha yineliyor:
-Artık gidelim mi?...
Kadın suskun, yazgısına boyun eğmişçesine, yalnızlığa doğru ilk adımını atıyor...Otelin önüne bıraktıkları araca doğru yürüyorlar. Şimdi o araç bile ne denli yabancı...Kadın aracın ilk alındığı gün erkeğin söylediklerini anımsıyor:
-Sana yakışır kadınım...
Henüz Mart başında, mutlu bir birliktelik yaşanırken, yeni alınan bir aracın kadına yakışacağını, yaraşacağını söyleyen erkek, bu gece bıkmaktan, bitirmekten, ayrılıktan sözediyor.
Suskunluğuyla yerine oturan kadın, erkeğin aracı çalıştırmasını, onu kaçınılmaz sona, yalnzılığına bırakıp gitmesini beklemeye başlıyor.
Aracı çalıştıran erkek, tam Bursa yoluna dönerken birden duruyor. Arabadan fırlarcasına Mudanya'nın ortasındaki parkın basamaklarına yöneliyor...O an ağaçtan atlayan azman bir kedi, pençelerinin arasına aldığı bir güvercinin başını koparmak üzereyken, erkek çevikçe atılarak güvercini kapıyor. Kadın arkasına dönüp de ne olduğunu anlamaya çalışırken, erkeğin sevecen sesini duyuyor:
-Kuş, güvercin...O kedi seni öldürecek miydi?...Sakın korkma, seni yaşatacağız, sakın kendini bırakma, hemen Bursa'ya hastaneye yetişeceğiz...
Kadın o an, az önce onu bırakmaktan, çekip gitmekten, ayrılıktan sözeden hırçın, acımasız erkeğin gittiğini, tanıdığı, taptığı erkeğin geri geldiğini duyumsuyor.
Erkek elinde kırık kanadından kanlar akan güvercinle araca biniyor. Bir elinde güvercin, diğer eliyle aracı sürmeye çalışırken, kadına dönüyor:
-Çek dediğimde vites kolunu düzelt olur mu?...
Kadın suskunluğundan sıyrılmadan bir erkeğe, bir kanadı kırık güvercine bakıyor; işte o sevecen, o sıcak erkek...Gerçi şu an onun yürek yarasından akan kanı görmüyor ya da görmezden geliyor, ama güvercinin kanadından akan kana üzülüyor.
Erkek yol boyunca güvercine umut dağıtıyor, kadından da sigarasını yakmasını, vites kolunu çekmesini istiyor, elindeki güvercini bırakmadan...
Vatan Hastanesi'nin önüne geldiklerinde, hızla araçdan inip, acil servise koşuyorlar...Hemşire erkeğin elindeki güvercini görünce küçük bir çığlık atıyor...Şaşkın...Hekimler de...
Erkek güvercini kedinin ağzından nasıl kaptığını anlatıyor, kanadını sarmalarını istiyor, sonra ekliyor:
-Sanırım hastanenizin ilk hayvan hastası bu güvercin değil mi?...
Hekimler onu doğruluyorlar, mutlu gülüşmelerle...Gazlı bezle kanadı sarılan güvercin bir bebe gibi kundaklanıyor...Hastaneden çıkarlarken, erkek kadına dönüyor:
-Şimdi sen buna bakarsın, iyileştirirsin. Bu kırık kanatla o uçamaz ama civciv gibi evde gezinir, sana arkadaş olur.
Kadın yanıtlıyor:
-Ama ben hiçbir güvercine dokunmadım. Nasıl bakılacağını, insana nasıl alıştırılacağını bilmem. Sakın ölmesin...
-Ben sana öğretirim. Üstelik o altı aydan önce iyileşemez...
-O iyileşene değin gitmeyecek misin, bırakmayacak mısın beni?...
-Dedim ya ancak altı ayda iyileşir...Sonra eğer uçabilirse, o nereye uçarsa ben de oraya giderim.
O gece kadın uyandıkça kalkıp güvercine bakdı, ona su içirdi. Önüne ekmekler ufaladı. Sabah uyandıklarında güvercin daha bir diriydi. Sağlam kanadını sargılardan kurtarmış, evin içinde dolaşıyordu.
Ya kadın?...
O şimdi umutlu...
Güvercin evcil hayvanmış, altı aya kalmadan eve alışırmış...
Üstelik o kırık kanadıyla belki de hiç uçamazmış...
Selma Erdal
Öyküler Öksüz Kalmasın; BOHÇACI KADIN da Anlatılsın
BOHÇACI KADIN
Tombul bacakları birbirine sürtünmekten pişmiş, sulanmış, yanıyordu. Sırtında bohçası, ayağında kirden rengi kaçmış şalvarı, başında yemenisi, tere toza bulanmış bedeniyle çarşafçı kadın Bornova'nın en dışındaki BMC Blokları'nın karşısındaki parkta çocuklarını eğlendiren ev kadınlarını görünce durdu, sırnaşık sırnaşık konuşmaya başladı:
-Güneşliklerim var, bohçamı açayım mı?...
Kadınlar ilgilenmemiş görünmek için, ondan yana bakmadılar, o yokmuşçasına aralarında konuşmalarını sürdürdüler. Erkekler de gri çirkinlikleriyle yükselen, yoksula yuva diye üretilmiş soğuk beton yapıların önüne dizilmiş banka reklamlı banklarda oturuyorlardı.
Bohçacı kadın onların ilgisizliğinin ayırdında, arsız arsız bir kez daha yineledi:
-Güneşliklerim var, fiskos masalarına örtülerim var, çeyizlik çarşaflarım var. He deyiverin de açayım bohçamı...
Erkeklerden dökük saçlı, kır sakallı olanı homurdanırcasına çingene gacısını yanıtladı:
-Para yok, para...Neyi açıyorsun?...
Bu sert çıkış karşısında parktaki kadınlar; "Eh artık bu bize bulaşmaz da, şimdi gider" düşüncesiyle rahatladılar. O da iri çingene gözleriyle kadınlara doğru baktı, tıslar gibi iki sözcük fısıldadı:
-Aç sürtükler...
Buradan iş çıkmayacağını anlayınca, İstanbul yolundan Topçu Tugayı'na doğru yürüdü. Tugay'ın önündeki çimenlikte erler oturmuş, Manisa yolundan İzmir'e giren araçları seyrediyorlardı. Onların yanlarına gitti, ne de olsa erkek kokusuna dayanamazdı.
Yaşı kırkbeşlere ulaşmıştı ama, ah şu genç erkeklere duyduğu ilgi, ilgiden de öte tutku...İşte bu tutku olmasa, ne böyle sıcaklarda sırtında bohça sokak sokak dolaşır, ne de aç sürtüklere, boyalı şıllıklara çarşaf, havlu satmak için yalvarırdı. Ama evde onu bekleyen karayağızı ne yer, ne içerdi?...Ne yiyip içtiğini bırak, bir de elinden kaçardı ki işte buna dayanamazdı.
O yanlarına varınca, erler sanki ondan kaçarcasına kararlı bir biçimde kalktılar, Tugay'ın kapısına doğru yöneldiler, ardlarından bakakaldı.
Yorulmuştu, bir de susamış...Kimden bir bardak su isteyebilirdi ki?...Çatlamış dudaklarını yaladı, acıkmıştı da...Ama henüz hiç satış yapamamış, bir lira bile kazanamamıştı ki nerede kaldı akşama eve götüreceği şarapla, pirzolanın parasını denkleştirmek...Ne çileydi şu çektikleri ?...
Naylon terlikler içindeki ayaklarına baktı. Parmak araları kaçkez su toplamış, kaç kez patlamış, çatlak patlak derilerine toz toprak karışmış; kime dert, ne gam?...O yerlerde sürünse de bu yaşamı sürüklemek, sırtındaki bohçayla birlikte ince bıyıklı karayağızını taşımak zorundaydı; yoksa kuşu uçar, başka dala konardı. "Aman, aman ben neler düşünüyorum böyle?" dedi kendi kendine.."Akla gelen, başa gelirmiş...Ben o baro olmadan değil uyumak, soluk bile alamam"
İçinden bir ses; "Kalk gacı, kalk...Ne çalıştın ki böyle eğlenirsin...Kalk, düş yollara" dedi. Yeniden sırtlandı bohçasını; "EVKA Blokları'na giderim, oradakiler varlıklı, bunlar gibi aç değil" diye kendini umutlandırdı.
Sıcak iyicesine delirmişti, tombul bacaklarındaki pişikler de...Güneş dağların ardında yitip gitse, o da evine dönse, yatağına uzansa, iki bacağı birbirinden uzaklaşsa...Biraz da talk pudrası...Belki o zaman canı burnundan uzaklaşırdı.
Evi usuna düşünce yiye karayağızını anımsadı; "Olur ya şarabını çekince, canı bir de beni çekerse?".O an bir ikileme düştü; bir yandan pişikleri, bir yandan istekleri..."Olsun, yeter ki onun gönlü olsun. Bu baroda kaç gacının gözü var. Şarabı eve yığmasam, onu dışarılara salsam, leş kargaları gibi üstüne üşüşür kaltaklar..."
Böyle düşüne düşüne ayaklandı. Bol şalvarına karşın bacakları birbirine değiyor, pişiklerinin acısı da artıyordu. İyicesine apışık apışık yürümeye başladı. Gözü EVKA Blokları'nda otoyola attı kendini, düşleriyle birlikte...
Bir an ayaklarının yerden kesildiğini, uçtuğunu duyumsadı, ardından da sert bir zemin...Manisa yolundan gelen sebze yüklü bir kamyon onu aldı, başka dünyalara taşıdı.
Geride sıcaktan yumuşamış asfaltda yemenisi kana bulanmış bir kadın cesedi, düğümü çözülmüş bohçadan çevreye dağılmış renk renk çeyizlik çarşaflar, bir de Fredo Bebe talk pudrası kaldı.
Selma Erdal
Öyküler Öksüz Kalmasın... Bu Yazımızda SÜRTÜK'ü Anlatalım
SÜRTÜK
Deli dolu tombulca sarışın meyhanenin içinde önce şöyle bir dolaştı, kapının yanına geldi, çevresini çapkınca süzdü. Masalarda erkek erkeğe meyhanenin sürekli müşterileri demleniyorlardı. Tabak, bardak, çatal seslerinin arasında yankılanan bağrıyanıkların yavuklularına yolladıkları sövgüler, övgüler birbirine karışıyordu. Sigara dumanlarının sisleri arasında kime sokulacağını, kimin masasına yanaşacağını kestirmek öyle pek kolay olacak gibi değildi. Derken süzüle süzüle, kelli felli subay emeklisi Refik Bey'in masasına geldi. Refik Bey; bu sarışın sürtüğün masasına gelmesinden, öncelikle kendisini seçmesinden hoşnut, mutlulukla bardağına rakı doldurdu. Bu etine dolgun sarışına sokuldu, rakısının yanına en sevdiği mezesi beyaz peynirinden bir parça da ona uzattı:
-Şerefine Sürtük'çüğüm!...
Meyhane Sürtük'ü cıvıl cıvıl neşesiyle, rakıdan da bir yudum aldıktan sonra, gözlerini Refik Bey'in mavi-yeşil gözlerine dikti, ona sessizce baktı. Adamın yüzündeki sevecen gülümseyiş karşısında, güvenle onun göğsüne sokuldu. Refik Bey özlediği sevgiliyi bulmuşçasına, onunla buluşmuşçasına gözlerini yumdu, bir an düşlere daldı. Belki bir on dakika kendi kendine kaldı. Yeniden rakısından bir yudum alma isteğiyle gözlerini açtığında, Sürtük iki masa ötedeki Kılıbık Kemal'in yanındaki yerini çoktan almıştı. Ardından seslendi:
-Seni Sürtük, seni!...Ne tez terkettin beni?...
Kılıbık Kemal'in dizleri üzerinde kendine yer bulmuş olan Sürtük hiç aldırmadı bu yakınmaya...Ama yan masadaki Hovarda Celal, Kemal'e takılmadan duramadı:
-Aman Kemal Abi; Ümran Yenge geliverir de, seni böyle Sürtük'le kucak kucağa görürse valla dayağı yersin...Hem sen bu akşamın bulaşıklarını yıkadın mı ki buralarda böyle gönül eğliyorsun?...
Ellibeşlik Kılıbık Kemal'in şaraptan kızarmış yanakları daha da kızararak Celal'i yanıtladı:
-Gelme üstüme Hovarda!...Kırk yılda bir cadıdan kurtarıp kendimi, şuralarda gönül avutmaya çalışırım, gelme üstüme...Hem ne o öyle; hovardasın diye, tüm dişiler, tüm sürtükler senin mi olacak?...Biz erkek değil miyiz yani?...
Köşe masalardan bir yerlerden ses geldi:
-Soğan erkeği !...
-Yok canım, damızlık boğa !...
Bir başka erkeğin hır çıkarabileceği bu sataşmalara; Kılıbık Kemal sessizliğe alışmış kişiliğiyle yanıt vermedi, belki de veremedi. Üstelik o evdeki cadının ne saldırılarına, ne sataşmalarına katlanıyordu da, onların yanında bu sözlerin ne yaralayıcılığı olabilirdi?...Ah ondaki dil yaraları; nasıl da kanar dururdu içinde...Değme kabadayının bıçak yaraları belki onun yaraları gibi sızlamazdı.
Gençliğinden bu yaşa gelinceye, Ümran Sultan diye diye tutkuyla sevdiği, zamanla bir cadıya dönüştüğüne tanık olduğu karısının o keskin, o yaralayıcı, o yırtıcı sözleri...Sessizce şarabından yudumladı, sarımsakli pancar turşusundan kocaman bir parça ısırdı, ağzında gezdirdi. Sarımsağın o enfes kokusuyla hazların en güzelini yaşar gibiydi. Gerçekteyse Ümran Cadısı'nı çıldırtan o katlanılmaz kokusunu koklar gibiydi. Sabaha dek onun yüzüne yüzüne soluyarak, o dayanılmaz sarımsak kokusunun yaşlı cadıyı nasıl da çileden çıkaracağını düşündü, hınzırca gülümsedi. O işte hep böyle sessizce çıkarırdı aldığı dil yaralarının onulmaz acılarını...
Hovarda'nın da, köşe masadakilerin de sataşmalarına aldırmadan dizlerindeki Sürtük'e baktı:
-Tanrım bu ne güzellik böyle, cıvıl cıvıl bir ses...Ruhumu dinlendiriyor, Ümran'ınki gibi beni delirtmiyor...
Derken omzunu sıkıca kavrayan bir elle irkilen Kemal birdenbire düşler dünyasından, gerçeğe düştü. Karısı Ümran; gözleri yuvalarından fırlamış, saçını başını yolmak, leşini yemek için bekleyen bir akbaba gibi arkasında dikiliyordu. Ne olduğunu anlayamadan kendini karısının pençeleri arasında buldu. Bu ansızın gelen saldırı karşısında ürken Sürtük, dizlerinden kalkarak yeniden Refik Bey'in masasına gitti.
Ümran'ın saldırısıyla meyhane dostu Kemal Bey'in başına gelenleri izlerken hüzünlenen Refik Bey, Sürtük'le birlikte yeniden neşelendi:
-Sürtük'çüğüm; sen neden beni bırakıp gidersin?...Burada başbaşa demlenmek varken, ne işin var başka kucaklarda?...
Dilimlediği elmadan bir parça da Meyhane Güzeli Sürtük'e uzatan Refik Bey, yeniden büyük bir hazla rakısını yudumlamaya başladı. O sırada köşe masadakiler de karısı Ümran'ın elinden kurtulmak için yerlerde debelenen Kemal Bey üzerine kumara başlamışlardı bile...
-Bence Ümran karısı bu gece Kılıbık'ın en az iki dişini kırar...
-Yok deve...Ne lan adamı hepten erkeklikten sildiniz be...Bunun elleri armut mu topluyor?...Ah ulan, ah!...Ne dişli kaltak be...Benimkine höst dedin mi pusup kalıyor...Bende olacaktı böylesi; kızdırır kızdırır, sonra yatakta azdırırdım...
Meyhane tam anlamıyla bir savaş alanına dönmüştü. Kırılan tabaklar, devrilen masalar, dökülen içkiler, saçılan mezeler, en önemlisi de hepsinin orta yerinde bir adam, karısından dayak yemekte...
Sabrı taşan Meyhaneci Hasan; elinde kocaman bir kasap bıçağıyla mutfağından fırladı:
-Yettiniz be !...Gidin de ne yapacaksanız, evinizde yapın...Dükkanımın da bir şerefi var, şanı var...Ben meyhanemde karı kısmına, erkek dövdürtmem...Defolun şimdi hepiniz...
Hasan bir an soluklandı, çevresine bakındı:
-Sürtük; sen de doğru kafesine !...Ne daha duruyor musun orada?...
Meyhaneci Hasan'ın sesiyle havalanan limon sarısı kuş; hızla süzüldü, kafesine girdi, salıncağına tünedi...Cıvıldamadan öylece gözlerini Ümran Cadısı'nın üzerine dikti. Yüreği pıt pıt atıyordu.
Selma ERDAL
321
0
0
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





























