Kanadı Yaralı Güvercinle, Yüreği Yaralı Kadın
Mayıs'ın onüçünün bitip, ondördünün yaşandığı ilk anlar...Mudanya'daki geçmişin tren istasyonundan otele dönüştürülen MONTANIA'nın terasında oturan kadın ve erkek ayrılığı konuşuyorlar...Kadının gözleri dolup dolup boşalıyor...Tatlı tatlı esen poyrazın yeli gözlerini silmese, deniz taşacak...Erkek hırçın, erkek uzak, erkek kadın duygusallığına yenilmemek için saldırgan:
-Bıktım artık senden...Bu gözyaşlarından...Uzaklaştırdın beni kendinden...Seninle olsam da, olmasam da sürekli baskı altındayım...Bu da beni,senden başkalarına itiyor...
Kadın başını çeviriyor, artık onun olmayacağını, onunla olamayacağını söyleyen erkek gözyaşlarını görmesin diye...Başını ışıktan yana değil de, karanlık sulardan yana çeviriyor, sessiz denizin karanlık derinliğine dalan yalnızca gözleri değil, yalnızlığın başladığı yerde umutsuzluğa düşen bedeni...
Oysa deniz tatlı tatlı bir şarkı söylemekte; şırıl şırıl...Gökte ay; gümüş bir tepsi gibi, çevresinde ışıktan halkalar...Kadın bir denizin karanlığına dalıyor, bir ayın ışıktan halkalarına...Gözlerini, mutsuzluğa akan yaşlarını erkeğin bakışlarından kaçırmak için...
Bardaklarındaki içkiler yudumlandıkça, birlikteliklerinin son demleri de tükenip gitmekte...Kadın bardağında kalan son iki yudumu bırakıyor, anı daha da uzatmak, ayrılığın başlangıcını geciktirmek için...Bir eli masada, öylece sessiz beklemekte, belki uzanır da tutuverir diye, umutla beklemekte...Ama erkek aldırmazca bıkkınlığını anlatıyor...Kaçıp gidivermekten, uzaklardan sözediyor...
Üstelik onlar daha üç yıl önce yine bu kıyılarda mutluluğu yakalamamışlar mıydı ya da kadın mı öyle sanmıştı?..Ya şimdi yaşananlar?...Öyleyse kadın aldanmıştı.
Erkek; gitmek için istekli, kadının son iki yudumunu alıp kendi bardağına döküyor, kadının umutlarını da yokediyor...Bardaklardaki içkiyle birlikte, artık söylenecek sözler de tükeniyor...Kadın anlıyor ki; o şimdi yalnızlığına tutsak biri...Erkekse gidecek; o kadına ya da o kadınlara...O an kadın beyninde yinelediği sözleri, dudaklarından sese dönüştürmemek için direniyor;"Ne olur bırakma beni..."
Oysa kadın onun çekip gidebileceğini, onu birgün bırakabileceğini hiç ama hiç düşünmemişdi, belki de düşünmek istememişdi...Onunla sonsuz güven duygusunu yaşamışdı...Ya şimdi; önünde koskocaman bir yalnızlıktan başka ne vardı?...
Erkek sabırsızca bir kez daha yineliyor:
-Artık gidelim mi?...
Kadın suskun, yazgısına boyun eğmişçesine, yalnızlığa doğru ilk adımını atıyor...Otelin önüne bıraktıkları araca doğru yürüyorlar. Şimdi o araç bile ne denli yabancı...Kadın aracın ilk alındığı gün erkeğin söylediklerini anımsıyor:
-Sana yakışır kadınım...
Henüz Mart başında, mutlu bir birliktelik yaşanırken, yeni alınan bir aracın kadına yakışacağını, yaraşacağını söyleyen erkek, bu gece bıkmaktan, bitirmekten, ayrılıktan sözediyor.
Suskunluğuyla yerine oturan kadın, erkeğin aracı çalıştırmasını, onu kaçınılmaz sona, yalnzılığına bırakıp gitmesini beklemeye başlıyor.
Aracı çalıştıran erkek, tam Bursa yoluna dönerken birden duruyor. Arabadan fırlarcasına Mudanya'nın ortasındaki parkın basamaklarına yöneliyor...O an ağaçtan atlayan azman bir kedi, pençelerinin arasına aldığı bir güvercinin başını koparmak üzereyken, erkek çevikçe atılarak güvercini kapıyor. Kadın arkasına dönüp de ne olduğunu anlamaya çalışırken, erkeğin sevecen sesini duyuyor:
-Kuş, güvercin...O kedi seni öldürecek miydi?...Sakın korkma, seni yaşatacağız, sakın kendini bırakma, hemen Bursa'ya hastaneye yetişeceğiz...
Kadın o an, az önce onu bırakmaktan, çekip gitmekten, ayrılıktan sözeden hırçın, acımasız erkeğin gittiğini, tanıdığı, taptığı erkeğin geri geldiğini duyumsuyor.
Erkek elinde kırık kanadından kanlar akan güvercinle araca biniyor. Bir elinde güvercin, diğer eliyle aracı sürmeye çalışırken, kadına dönüyor:
-Çek dediğimde vites kolunu düzelt olur mu?...
Kadın suskunluğundan sıyrılmadan bir erkeğe, bir kanadı kırık güvercine bakıyor; işte o sevecen, o sıcak erkek...Gerçi şu an onun yürek yarasından akan kanı görmüyor ya da görmezden geliyor, ama güvercinin kanadından akan kana üzülüyor.
Erkek yol boyunca güvercine umut dağıtıyor, kadından da sigarasını yakmasını, vites kolunu çekmesini istiyor, elindeki güvercini bırakmadan...
Vatan Hastanesi'nin önüne geldiklerinde, hızla araçdan inip, acil servise koşuyorlar...Hemşire erkeğin elindeki güvercini görünce küçük bir çığlık atıyor...Şaşkın...Hekimler de...
Erkek güvercini kedinin ağzından nasıl kaptığını anlatıyor, kanadını sarmalarını istiyor, sonra ekliyor:
-Sanırım hastanenizin ilk hayvan hastası bu güvercin değil mi?...
Hekimler onu doğruluyorlar, mutlu gülüşmelerle...Gazlı bezle kanadı sarılan güvercin bir bebe gibi kundaklanıyor...Hastaneden çıkarlarken, erkek kadına dönüyor:
-Şimdi sen buna bakarsın, iyileştirirsin. Bu kırık kanatla o uçamaz ama civciv gibi evde gezinir, sana arkadaş olur.
Kadın yanıtlıyor:
-Ama ben hiçbir güvercine dokunmadım. Nasıl bakılacağını, insana nasıl alıştırılacağını bilmem. Sakın ölmesin...
-Ben sana öğretirim. Üstelik o altı aydan önce iyileşemez...
-O iyileşene değin gitmeyecek misin, bırakmayacak mısın beni?...
-Dedim ya ancak altı ayda iyileşir...Sonra eğer uçabilirse, o nereye uçarsa ben de oraya giderim.
O gece kadın uyandıkça kalkıp güvercine bakdı, ona su içirdi. Önüne ekmekler ufaladı. Sabah uyandıklarında güvercin daha bir diriydi. Sağlam kanadını sargılardan kurtarmış, evin içinde dolaşıyordu.
Ya kadın?...
O şimdi umutlu...
Güvercin evcil hayvanmış, altı aya kalmadan eve alışırmış...
Üstelik o kırık kanadıyla belki de hiç uçamazmış...
Selma Erdal





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder