SÜRTÜK
Deli dolu tombulca sarışın meyhanenin içinde önce şöyle bir dolaştı, kapının yanına geldi, çevresini çapkınca süzdü. Masalarda erkek erkeğe meyhanenin sürekli müşterileri demleniyorlardı. Tabak, bardak, çatal seslerinin arasında yankılanan bağrıyanıkların yavuklularına yolladıkları sövgüler, övgüler birbirine karışıyordu. Sigara dumanlarının sisleri arasında kime sokulacağını, kimin masasına yanaşacağını kestirmek öyle pek kolay olacak gibi değildi. Derken süzüle süzüle, kelli felli subay emeklisi Refik Bey'in masasına geldi. Refik Bey; bu sarışın sürtüğün masasına gelmesinden, öncelikle kendisini seçmesinden hoşnut, mutlulukla bardağına rakı doldurdu. Bu etine dolgun sarışına sokuldu, rakısının yanına en sevdiği mezesi beyaz peynirinden bir parça da ona uzattı:
-Şerefine Sürtük'çüğüm!...
Meyhane Sürtük'ü cıvıl cıvıl neşesiyle, rakıdan da bir yudum aldıktan sonra, gözlerini Refik Bey'in mavi-yeşil gözlerine dikti, ona sessizce baktı. Adamın yüzündeki sevecen gülümseyiş karşısında, güvenle onun göğsüne sokuldu. Refik Bey özlediği sevgiliyi bulmuşçasına, onunla buluşmuşçasına gözlerini yumdu, bir an düşlere daldı. Belki bir on dakika kendi kendine kaldı. Yeniden rakısından bir yudum alma isteğiyle gözlerini açtığında, Sürtük iki masa ötedeki Kılıbık Kemal'in yanındaki yerini çoktan almıştı. Ardından seslendi:
-Seni Sürtük, seni!...Ne tez terkettin beni?...
Kılıbık Kemal'in dizleri üzerinde kendine yer bulmuş olan Sürtük hiç aldırmadı bu yakınmaya...Ama yan masadaki Hovarda Celal, Kemal'e takılmadan duramadı:
-Aman Kemal Abi; Ümran Yenge geliverir de, seni böyle Sürtük'le kucak kucağa görürse valla dayağı yersin...Hem sen bu akşamın bulaşıklarını yıkadın mı ki buralarda böyle gönül eğliyorsun?...
Ellibeşlik Kılıbık Kemal'in şaraptan kızarmış yanakları daha da kızararak Celal'i yanıtladı:
-Gelme üstüme Hovarda!...Kırk yılda bir cadıdan kurtarıp kendimi, şuralarda gönül avutmaya çalışırım, gelme üstüme...Hem ne o öyle; hovardasın diye, tüm dişiler, tüm sürtükler senin mi olacak?...Biz erkek değil miyiz yani?...
Köşe masalardan bir yerlerden ses geldi:
-Soğan erkeği !...
-Yok canım, damızlık boğa !...
Bir başka erkeğin hır çıkarabileceği bu sataşmalara; Kılıbık Kemal sessizliğe alışmış kişiliğiyle yanıt vermedi, belki de veremedi. Üstelik o evdeki cadının ne saldırılarına, ne sataşmalarına katlanıyordu da, onların yanında bu sözlerin ne yaralayıcılığı olabilirdi?...Ah ondaki dil yaraları; nasıl da kanar dururdu içinde...Değme kabadayının bıçak yaraları belki onun yaraları gibi sızlamazdı.
Gençliğinden bu yaşa gelinceye, Ümran Sultan diye diye tutkuyla sevdiği, zamanla bir cadıya dönüştüğüne tanık olduğu karısının o keskin, o yaralayıcı, o yırtıcı sözleri...Sessizce şarabından yudumladı, sarımsakli pancar turşusundan kocaman bir parça ısırdı, ağzında gezdirdi. Sarımsağın o enfes kokusuyla hazların en güzelini yaşar gibiydi. Gerçekteyse Ümran Cadısı'nı çıldırtan o katlanılmaz kokusunu koklar gibiydi. Sabaha dek onun yüzüne yüzüne soluyarak, o dayanılmaz sarımsak kokusunun yaşlı cadıyı nasıl da çileden çıkaracağını düşündü, hınzırca gülümsedi. O işte hep böyle sessizce çıkarırdı aldığı dil yaralarının onulmaz acılarını...
Hovarda'nın da, köşe masadakilerin de sataşmalarına aldırmadan dizlerindeki Sürtük'e baktı:
-Tanrım bu ne güzellik böyle, cıvıl cıvıl bir ses...Ruhumu dinlendiriyor, Ümran'ınki gibi beni delirtmiyor...
Derken omzunu sıkıca kavrayan bir elle irkilen Kemal birdenbire düşler dünyasından, gerçeğe düştü. Karısı Ümran; gözleri yuvalarından fırlamış, saçını başını yolmak, leşini yemek için bekleyen bir akbaba gibi arkasında dikiliyordu. Ne olduğunu anlayamadan kendini karısının pençeleri arasında buldu. Bu ansızın gelen saldırı karşısında ürken Sürtük, dizlerinden kalkarak yeniden Refik Bey'in masasına gitti.
Ümran'ın saldırısıyla meyhane dostu Kemal Bey'in başına gelenleri izlerken hüzünlenen Refik Bey, Sürtük'le birlikte yeniden neşelendi:
-Sürtük'çüğüm; sen neden beni bırakıp gidersin?...Burada başbaşa demlenmek varken, ne işin var başka kucaklarda?...
Dilimlediği elmadan bir parça da Meyhane Güzeli Sürtük'e uzatan Refik Bey, yeniden büyük bir hazla rakısını yudumlamaya başladı. O sırada köşe masadakiler de karısı Ümran'ın elinden kurtulmak için yerlerde debelenen Kemal Bey üzerine kumara başlamışlardı bile...
-Bence Ümran karısı bu gece Kılıbık'ın en az iki dişini kırar...
-Yok deve...Ne lan adamı hepten erkeklikten sildiniz be...Bunun elleri armut mu topluyor?...Ah ulan, ah!...Ne dişli kaltak be...Benimkine höst dedin mi pusup kalıyor...Bende olacaktı böylesi; kızdırır kızdırır, sonra yatakta azdırırdım...
Meyhane tam anlamıyla bir savaş alanına dönmüştü. Kırılan tabaklar, devrilen masalar, dökülen içkiler, saçılan mezeler, en önemlisi de hepsinin orta yerinde bir adam, karısından dayak yemekte...
Sabrı taşan Meyhaneci Hasan; elinde kocaman bir kasap bıçağıyla mutfağından fırladı:
-Yettiniz be !...Gidin de ne yapacaksanız, evinizde yapın...Dükkanımın da bir şerefi var, şanı var...Ben meyhanemde karı kısmına, erkek dövdürtmem...Defolun şimdi hepiniz...
Hasan bir an soluklandı, çevresine bakındı:
-Sürtük; sen de doğru kafesine !...Ne daha duruyor musun orada?...
Meyhaneci Hasan'ın sesiyle havalanan limon sarısı kuş; hızla süzüldü, kafesine girdi, salıncağına tünedi...Cıvıldamadan öylece gözlerini Ümran Cadısı'nın üzerine dikti. Yüreği pıt pıt atıyordu.
Selma ERDAL









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder