5 Aralık 2014 Cuma

Öyküler Öksüz Kalmasın; BOHÇACI KADIN da Anlatılsın


BOHÇACI KADIN
Tombul bacakları birbirine sürtünmekten pişmiş, sulanmış, yanıyordu. Sırtında bohçası, ayağında kirden rengi kaçmış şalvarı, başında yemenisi, tere toza bulanmış bedeniyle çarşafçı kadın Bornova'nın en dışındaki BMC Blokları'nın karşısındaki parkta çocuklarını eğlendiren ev kadınlarını görünce durdu, sırnaşık sırnaşık konuşmaya başladı:
-Güneşliklerim var, bohçamı açayım mı?...

          Kadınlar ilgilenmemiş görünmek için, ondan yana bakmadılar, o yokmuşçasına aralarında konuşmalarını sürdürdüler. Erkekler de gri çirkinlikleriyle yükselen, yoksula yuva diye üretilmiş soğuk beton yapıların önüne dizilmiş banka reklamlı banklarda oturuyorlardı.
Bohçacı kadın onların ilgisizliğinin ayırdında, arsız arsız bir kez daha yineledi:
-Güneşliklerim var, fiskos masalarına örtülerim var, çeyizlik çarşaflarım var. He deyiverin de açayım bohçamı...
          Erkeklerden dökük saçlı, kır sakallı olanı homurdanırcasına çingene gacısını yanıtladı:
-Para yok, para...Neyi açıyorsun?...
          Bu sert çıkış karşısında parktaki kadınlar; "Eh artık bu bize bulaşmaz da, şimdi gider" düşüncesiyle rahatladılar. O da iri çingene gözleriyle kadınlara doğru baktı, tıslar gibi iki sözcük fısıldadı:
-Aç sürtükler...


          Buradan iş çıkmayacağını anlayınca, İstanbul yolundan Topçu Tugayı'na doğru yürüdü. Tugay'ın önündeki çimenlikte erler oturmuş, Manisa yolundan İzmir'e giren araçları seyrediyorlardı. Onların yanlarına gitti, ne de olsa erkek kokusuna dayanamazdı.
Yaşı kırkbeşlere ulaşmıştı ama, ah şu genç erkeklere duyduğu ilgi, ilgiden de öte tutku...İşte bu tutku olmasa, ne böyle sıcaklarda sırtında bohça sokak sokak dolaşır, ne de aç sürtüklere, boyalı şıllıklara çarşaf, havlu satmak için yalvarırdı. Ama evde onu bekleyen karayağızı ne yer, ne içerdi?...Ne yiyip içtiğini bırak, bir de elinden kaçardı ki işte buna dayanamazdı.
          O yanlarına varınca, erler sanki ondan kaçarcasına kararlı bir biçimde kalktılar, Tugay'ın kapısına doğru yöneldiler, ardlarından bakakaldı.

Yorulmuştu, bir de susamış...Kimden bir bardak su isteyebilirdi ki?...Çatlamış dudaklarını yaladı, acıkmıştı da...Ama henüz hiç satış yapamamış, bir lira bile kazanamamıştı ki nerede kaldı akşama eve götüreceği şarapla, pirzolanın parasını denkleştirmek...Ne çileydi şu çektikleri ?...
Naylon terlikler içindeki ayaklarına baktı. Parmak araları kaçkez su toplamış, kaç kez patlamış, çatlak patlak derilerine toz toprak karışmış; kime dert, ne gam?...O yerlerde sürünse de bu yaşamı sürüklemek, sırtındaki bohçayla birlikte ince bıyıklı karayağızını taşımak zorundaydı; yoksa kuşu uçar, başka dala konardı. "Aman, aman ben neler düşünüyorum böyle?" dedi kendi kendine.."Akla gelen, başa gelirmiş...Ben o baro olmadan değil uyumak, soluk bile alamam"

          İçinden bir ses; "Kalk gacı, kalk...Ne çalıştın ki böyle eğlenirsin...Kalk, düş yollara" dedi. Yeniden sırtlandı  bohçasını; "EVKA Blokları'na giderim, oradakiler varlıklı, bunlar gibi aç değil" diye kendini umutlandırdı.
Sıcak iyicesine delirmişti, tombul bacaklarındaki pişikler de...Güneş dağların ardında yitip gitse, o da evine dönse, yatağına uzansa, iki bacağı birbirinden uzaklaşsa...Biraz da talk pudrası...Belki o zaman canı burnundan uzaklaşırdı.

Evi usuna düşünce yiye karayağızını anımsadı; "Olur ya şarabını çekince, canı bir de beni çekerse?".O an bir ikileme düştü; bir yandan pişikleri, bir yandan istekleri..."Olsun, yeter ki onun gönlü olsun. Bu baroda kaç gacının gözü var. Şarabı eve yığmasam, onu dışarılara salsam, leş kargaları gibi üstüne üşüşür kaltaklar..."
Böyle düşüne düşüne ayaklandı. Bol şalvarına karşın bacakları birbirine değiyor, pişiklerinin acısı da artıyordu. İyicesine apışık apışık yürümeye başladı. Gözü EVKA Blokları'nda otoyola attı kendini, düşleriyle birlikte...
Bir an ayaklarının yerden kesildiğini, uçtuğunu duyumsadı, ardından da sert bir zemin...Manisa yolundan gelen sebze yüklü bir kamyon onu aldı, başka dünyalara taşıdı.
Geride sıcaktan yumuşamış asfaltda yemenisi kana bulanmış bir kadın cesedi, düğümü çözülmüş bohçadan çevreye dağılmış renk renk çeyizlik çarşaflar, bir de Fredo Bebe talk pudrası kaldı.
Selma Erdal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder