21 Aralık 2014 Pazar

Ben Selma ERDAL;Bugünlerde Öğrenciyim Yaratıcı Yazarlık Teknikleri Alanında


 *Bu yazım;  "yaratıcı yazarlık teknikleri" alanında  İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde, kendisinden eğitim aldığım  değerli Danışmanım Celil OKER'e kendimi tanıtmak amacıyla yazılmıştır.


Ben öznesiyle başlayan tümcelerin kurulmasının neredeyse yasaklandığı bir toplumda; ben öznesiyle başlayıp da söze, beni bilmeyenlere, beni anlattım yaşamım boyunca…
Reklamcı değilim ama; insanın kendi reklamını ya da tanıtımını, yine en iyi kendisinin yapabileceğini ve bu nedenle de kendimi “ben” öznesiyle kurabileceğim tümcelerle, yine benim anlatabileceğimi düşünerek, bilerek ve uygulayarak yaşadım…
Bu tutum ve davranışıma;  kimileri ukalalık dedi, kimileri de özgüven… Kim bilir; belki  her ikisinden de oluşmuştum ben…


Kendine ait bir odası olmalı der Virginia Woolf tüm kadınlara… Onun bu sözünü duyduğumda; yıl 80’lerin başıydı ve ülke henüz tartışmaya başlamıştı feminizm kavramını Duygu Asena aracılığıyla… Oysa ben doğuştan özgür istencimle ve Rumeli genlerimden gelen dizginlenemez kişiliğimle; her dem başkaldırdım erkek egemenliğine, baskıya, baskıcı düzene… Böylece dik başlı demeye başladılar daha o günlerde  ben gibi yaşam acemisine…
Üstelik dik başlı olmak değildi amacım, yalnızca başımı dik tutmak… Doğan güne, esen yele, gelen yıla… Karşımda kasıla, kasıla; boy gösterdikçe yalan, dolan, talan…Yalnızca onurum olsa da elimde kalan…Dik başlı olmak değildi amacım… Yalnızca başımı dik tutmak…


Virginia kendine ait bir odadan söz etse de; kırsal bölgede, göl kenarında bir yazma /yazım evi olmuş onun… Rus asilzadesi Tolstoy’un efendisi olduğu topraklarında, ailesinin yaşadığı malikenin yakınında da olsa; bir bakıma eşinin ve yakınlarının girmesini yasakladığı, ancak  ona  bir azizmiş gibi tapan müridinin hizmet verdiği özerk bir yaşam ve çalışma alanı olmuş, giderek kopmuş ailesinden…

Tavşan Peter’ın yaratıcısı ve ünlü biyolog yazar Beatrix Potter’ın bir genç kız olarak ilk çalışmalarını gerçekleştirdiği günlerde bile; evlerinin çatı katında kendi özel alanı olmuş, anne ve babasının denetimine yasakladığı…

Orhan Pamuk’un evinin dışında, kendine özel bir yapıda yazılarını yazdığı, üstelik de yaşamını yalnızca yazarak sürdürdüğünü, gelir edinmek için başka işlerde çalışmak zorunda kalmadığını; kısacası çok da özenilesi koşulları olduğunu anımsamamak olmaz…


Çokça söze gerek yok; elbette ki ben ne Virgina’yım, ne Tolstoy ne de Orhan Pamuk…Üstelik benim babamın bavulu bile yok…Yalnızca küçük bir çantası var; içinde ipek ipliklerin kaç kat büküleceğine ilişkin özel sırları olan… Örneğin; Beykoz kundura fabrikasına, asker postalları için kaç kat ipek büküleceğinin ya da paraşüt ipliklerinin kaç kat ipeğin bükülmesinden oluşacağının formüllerinin yazılı olduğu… İşin gerçeği; kuş yuvada gördüğünü işler sözünü kanıtlamaya elverişli değil yaşamımın denklemi…


Bu durumda, bende neden oluştu bu yazma tutkusu ve nasıl başladı bu serüven diye sorulmasa da… Ben anlatırım…
Çünkü ne zaman, nerede; hangi sözler üşüşürse usuma, düşürmek için kağıtlara ve sonrasında da word formatında sanal yazıya taşımak için çabalarım… Üstelik  suya yazmak gibidir, sanala yazmak; ille de ak kağıtlara taşınmalı sözlerim, çünkü cd’lerin yaşam süreci yaklaşık on beş yılla sınırlı diye kaygılanırım… Ama özel bir çalışma alanım da yok dersem; yalan söylemiş sayılırım, kuşkusuz çalışma odam var, var da bana yine de dar, çünkü her yerde kağıtlarım, kalemlerim bulunur ve ben evin her köşesinde  yazarım…



İlkokula başlamadan öncesinden beri okur, yazarım… Ablam, abime yardımcı olurken; ondan önce, öğretilenleri ben kaptım… Yine de bilinçli olarak dışa vurulan ve ilk onay gören bir şiirciğimdi ilk okul dördüncü sınıftayken, üstelik okul gazetesinde yer alan…
Lise yıllarıma değin; Türkçe, Edebiyat derslerimden yüksek notlar alsam da, asıl beni geliştiren evlilik öncesinde eşime yazdığım aşk mektupları ve şiirleri oldu… Ben gibi Bursa’daki liseli bir kız; İstanbul’da mühendislik öğrencisi sevgiliyi, sözleriyle elinde tuttu…

Gün gelip evlenince, 68 kuşağından eşimle; yanında tam bir çömez kaldım, ne de olsa ben ipek kenti Bursa’dan, ipek tenli bir Boşnak kızıydım. Devrimcilik, zorlama solculuk, yazılarıma yönelik denetimcilik; özgür benliğimde, yüksek tansiyon gibi bir sayrılık yarattı…
O sevgili erkek bana sürekli buyruklar verirdi ki İslam  Peygamber’ine gelen vahiydeki ikra buyruğu bana verilenlerin yanında neydi ki ?...
-Oku; Bir Çift Öküz…Oku; Tırpan…
Sanki bendim sorumlu; Doğu’da yaşanan yüzlerce yıllık olumsuzluklardan…

Bugün çok uzaklaşmış olsam da Teşvikiye’deki evde; kanser eşliğinde eşimi kovalayan Ölüm Meleği’nin kabusundan… Onun ardından yine de girdim yasa, mateme; yarım yamalak bir komünist kafayla 1977’nin kanlı Mayıs günlerinde… 12 Eylül 1980 darbesinin ardından liberalleşen Türkiye ile birlikte; ben de dedim çok içten “oooh be”… Ne yapabilirim?... Gerçekte genlerim totaliter düzene karşı; zorlan komünist olunmaz ki…

Pazardan soğan, fırından ekmek almasını bilmeyen ben; iş yaşamına da başladım, … Elbette ki şarkıdaki gibi kolay kurulmuyordu; çocuk da yaparım, kariyer de denklemi…Ve toplayıp da denklerimi; döndüm Bursa’ya, ailemin yanına ve çalışma yaşamımın yanı sıra, iki çocuklu bir kadın olarak bir de başladım üniversiteye… Başlayınca da anladım ki benim yapılanma, kendimi inşa etme sürecim işte şimdi başlamıştı…

Ne sağcı, ne solcu; ama daha bir gerçekçi, üstelik de sürekli karşı çıkan, başkaldıran, muhalif bir kadın kişi… Deniz Baykal bile olamazdı ben gibi muhaliflerin piri…
Sözün şakası, latifesi, mizahı bir yana; bu kişiliğim çokça karşılaştırdı beni yargıyla…Elbette ki adli değil de, idari yargıyla; ne de olsa beynim dışarıda olsa da her gün 08-17 saatleri arasında memurculuk oynuyordum devletin patronluğunda…
Sol gösterip, sağ vuran SHP döneminde; yalanı, dolanı, talanı yazdım diye yerel basında, kendimi buldum idari yargının kollarında… Yaptığım savunmalarımla; saldırganlığım daha bir yerleşti yazılarıma ve sonraları emekçi yaşamım, 20 yılın ardından hazır yemekçi günlere geçince…İşte o zaman yazmak oldu benim için bir tutku, bir eğlence ve başladım sözcüklerle oynaşmaya…

Çokça da girmeden sözün derinine… Gün geldi yön vermek istedim “yazın (edebiyat) dersem, çok iddialı ve hadsizlik olur söz konusu ben olduğumdan” yazım dilime…
Bunca yıldır kendimce yazdım; yerel basında ve pek çok dergide yaklaşık 22 yıldır köşe yazarı olarak yer aldım… Şu internet icad oldu mertlik mi bozuldu, yoksa küreselleşme bağlamında  zaman, mekan kavramı ortadan kalkınca, yazdıklarımı daha çok kişinin okuyor olması daha mı iyi oldu diye sorgulamak yerine…Kendimi sorgulamaya başladım; “kerameti kendinden menkul muyum, yoksa ben yazıya, yazma edinimine köle, kul muyum?” diye… Çünkü benim yoktu; ozan, yazan meyhanelerinde Orhan Veli ya da bulvar kahvelerinde Atilla İlhan gibi değerli dostlarım…

Bir de şu “ille de roman” olsun sorunsalı… İstediğiniz kadar; köşe başlarını tutun, yazılar yazın, kendinizi yazar sayın…Eğer romanınız yoksa; bu toplumsal yapıda yazardan sayılmanız olanaksız… Ne yazdıklarınızı yayınlatabilirsiniz yayınevlerine, ne de okutabilirsiniz halka; eğer romanınız yoksa, siz yazar değilsiniz, yazardan sayılmazsınız…Ne yazık ki toplumsal değer yargıları, toplumdaki genel algı böyle…
Kuşkusuz  roman yazmanın da incelikleri, ayrıntıları vardır diyerek, sonunda  karar verdim bir ustadan feyz almaya, böylece geldim öğrenciniz olmaya…

İşte değerli hocam, değerli danışmanım; umarım burada oluş nedenimi ve burada olan beni size anlatabilmişimdir…
Değerli zamanınızı aldığım için; lütfen hoşgörün beni…

Selma ERDAL; İstanbul/İsyanbul, 9 Aralık 2014

selma_erdal16@yahoo.com




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder