*Bu yazım; "yaratıcı yazarlık teknikleri" alanında İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde, kendisinden eğitim aldığım değerli Danışmanım Celil OKER'e kendimi tanıtmak amacıyla yazılmıştır.
Ben
öznesiyle başlayan tümcelerin kurulmasının neredeyse yasaklandığı bir toplumda;
ben öznesiyle başlayıp da söze, beni bilmeyenlere, beni anlattım yaşamım
boyunca…
Reklamcı
değilim ama; insanın kendi reklamını ya da tanıtımını, yine en iyi kendisinin
yapabileceğini ve bu nedenle de kendimi “ben” öznesiyle kurabileceğim
tümcelerle, yine benim anlatabileceğimi düşünerek, bilerek ve uygulayarak
yaşadım…
Bu
tutum ve davranışıma; kimileri ukalalık
dedi, kimileri de özgüven… Kim bilir; belki her ikisinden de oluşmuştum ben…
Kendine
ait bir odası olmalı der Virginia Woolf tüm kadınlara… Onun bu sözünü
duyduğumda; yıl 80’lerin başıydı ve ülke henüz tartışmaya başlamıştı feminizm
kavramını Duygu Asena aracılığıyla… Oysa ben doğuştan özgür istencimle ve
Rumeli genlerimden gelen dizginlenemez kişiliğimle; her dem başkaldırdım erkek
egemenliğine, baskıya, baskıcı düzene… Böylece dik başlı demeye başladılar daha
o günlerde ben gibi yaşam acemisine…
Üstelik
dik başlı olmak değildi amacım, yalnızca başımı dik tutmak… Doğan güne, esen
yele, gelen yıla… Karşımda kasıla, kasıla; boy gösterdikçe yalan, dolan,
talan…Yalnızca onurum olsa da elimde kalan…Dik başlı olmak değildi amacım…
Yalnızca başımı dik tutmak…
Virginia
kendine ait bir odadan söz etse de; kırsal bölgede, göl kenarında bir yazma /yazım
evi olmuş onun… Rus asilzadesi Tolstoy’un efendisi olduğu topraklarında,
ailesinin yaşadığı malikenin yakınında da olsa; bir bakıma eşinin ve
yakınlarının girmesini yasakladığı, ancak
ona bir azizmiş gibi tapan müridinin
hizmet verdiği özerk bir yaşam ve çalışma alanı olmuş, giderek kopmuş
ailesinden…
Tavşan
Peter’ın yaratıcısı ve ünlü biyolog yazar Beatrix Potter’ın bir genç kız olarak
ilk çalışmalarını gerçekleştirdiği günlerde bile; evlerinin çatı katında kendi
özel alanı olmuş, anne ve babasının denetimine yasakladığı…
Orhan
Pamuk’un evinin dışında, kendine özel bir yapıda yazılarını yazdığı, üstelik de
yaşamını yalnızca yazarak sürdürdüğünü, gelir edinmek için başka işlerde
çalışmak zorunda kalmadığını; kısacası çok da özenilesi koşulları olduğunu
anımsamamak olmaz…
Çokça
söze gerek yok; elbette ki ben ne Virgina’yım, ne Tolstoy ne de Orhan
Pamuk…Üstelik benim babamın bavulu bile yok…Yalnızca küçük bir çantası var;
içinde ipek ipliklerin kaç kat büküleceğine ilişkin özel sırları olan… Örneğin;
Beykoz kundura fabrikasına, asker postalları için kaç kat ipek büküleceğinin ya
da paraşüt ipliklerinin kaç kat ipeğin bükülmesinden oluşacağının formüllerinin
yazılı olduğu… İşin gerçeği; kuş yuvada gördüğünü işler sözünü kanıtlamaya
elverişli değil yaşamımın denklemi…
Bu
durumda, bende neden oluştu bu yazma tutkusu ve nasıl başladı bu serüven diye
sorulmasa da… Ben anlatırım…
Çünkü
ne zaman, nerede; hangi sözler üşüşürse usuma, düşürmek için kağıtlara ve
sonrasında da word formatında sanal yazıya taşımak için çabalarım… Üstelik suya yazmak gibidir, sanala yazmak; ille de
ak kağıtlara taşınmalı sözlerim, çünkü cd’lerin yaşam süreci yaklaşık on beş
yılla sınırlı diye kaygılanırım… Ama özel bir çalışma alanım da yok dersem;
yalan söylemiş sayılırım, kuşkusuz çalışma odam var, var da bana yine de dar,
çünkü her yerde kağıtlarım, kalemlerim bulunur ve ben evin her köşesinde yazarım…
İlkokula
başlamadan öncesinden beri okur, yazarım… Ablam, abime yardımcı olurken; ondan
önce, öğretilenleri ben kaptım… Yine de bilinçli olarak dışa vurulan ve ilk
onay gören bir şiirciğimdi ilk okul dördüncü sınıftayken, üstelik okul
gazetesinde yer alan…
Lise
yıllarıma değin; Türkçe, Edebiyat derslerimden yüksek notlar alsam da, asıl beni
geliştiren evlilik öncesinde eşime yazdığım aşk mektupları ve şiirleri oldu…
Ben gibi Bursa’daki liseli bir kız; İstanbul’da mühendislik öğrencisi
sevgiliyi, sözleriyle elinde tuttu…
Gün
gelip evlenince, 68 kuşağından eşimle; yanında tam bir çömez kaldım, ne de olsa
ben ipek kenti Bursa’dan, ipek tenli bir Boşnak kızıydım. Devrimcilik, zorlama
solculuk, yazılarıma yönelik denetimcilik; özgür benliğimde, yüksek tansiyon
gibi bir sayrılık yarattı…
O
sevgili erkek bana sürekli buyruklar verirdi ki İslam Peygamber’ine gelen vahiydeki ikra buyruğu
bana verilenlerin yanında neydi ki ?...
-Oku;
Bir Çift Öküz…Oku; Tırpan…
Sanki
bendim sorumlu; Doğu’da yaşanan yüzlerce yıllık olumsuzluklardan…
Bugün
çok uzaklaşmış olsam da Teşvikiye’deki evde; kanser eşliğinde eşimi kovalayan
Ölüm Meleği’nin kabusundan… Onun ardından yine de girdim yasa, mateme; yarım
yamalak bir komünist kafayla 1977’nin kanlı Mayıs günlerinde… 12 Eylül 1980
darbesinin ardından liberalleşen Türkiye ile birlikte; ben de dedim çok içten
“oooh be”… Ne yapabilirim?... Gerçekte genlerim totaliter düzene karşı; zorlan
komünist olunmaz ki…
Pazardan
soğan, fırından ekmek almasını bilmeyen ben; iş yaşamına da başladım, … Elbette
ki şarkıdaki gibi kolay kurulmuyordu; çocuk da yaparım, kariyer de denklemi…Ve
toplayıp da denklerimi; döndüm Bursa’ya, ailemin yanına ve çalışma yaşamımın
yanı sıra, iki çocuklu bir kadın olarak bir de başladım üniversiteye… Başlayınca
da anladım ki benim yapılanma, kendimi inşa etme sürecim işte şimdi başlamıştı…
Ne
sağcı, ne solcu; ama daha bir gerçekçi, üstelik de sürekli karşı çıkan,
başkaldıran, muhalif bir kadın kişi… Deniz Baykal bile olamazdı ben gibi
muhaliflerin piri…
Sözün
şakası, latifesi, mizahı bir yana; bu kişiliğim çokça karşılaştırdı beni
yargıyla…Elbette ki adli değil de, idari yargıyla; ne de olsa beynim dışarıda
olsa da her gün 08-17 saatleri arasında memurculuk oynuyordum devletin
patronluğunda…
Sol
gösterip, sağ vuran SHP döneminde; yalanı, dolanı, talanı yazdım diye yerel
basında, kendimi buldum idari yargının kollarında… Yaptığım savunmalarımla;
saldırganlığım daha bir yerleşti yazılarıma ve sonraları emekçi yaşamım, 20
yılın ardından hazır yemekçi günlere geçince…İşte o zaman yazmak oldu benim
için bir tutku, bir eğlence ve başladım sözcüklerle oynaşmaya…
Çokça
da girmeden sözün derinine… Gün geldi yön vermek istedim “yazın (edebiyat)
dersem, çok iddialı ve hadsizlik olur söz konusu ben olduğumdan” yazım dilime…
Bunca
yıldır kendimce yazdım; yerel basında ve pek çok dergide yaklaşık 22 yıldır
köşe yazarı olarak yer aldım… Şu internet icad oldu mertlik mi bozuldu, yoksa
küreselleşme bağlamında zaman, mekan
kavramı ortadan kalkınca, yazdıklarımı daha çok kişinin okuyor olması daha mı
iyi oldu diye sorgulamak yerine…Kendimi sorgulamaya başladım; “kerameti
kendinden menkul muyum, yoksa ben yazıya, yazma edinimine köle, kul muyum?”
diye… Çünkü benim yoktu; ozan, yazan meyhanelerinde Orhan Veli ya da bulvar
kahvelerinde Atilla İlhan gibi değerli dostlarım…
Bir
de şu “ille de roman” olsun sorunsalı… İstediğiniz kadar; köşe başlarını tutun,
yazılar yazın, kendinizi yazar sayın…Eğer romanınız yoksa; bu toplumsal yapıda
yazardan sayılmanız olanaksız… Ne yazdıklarınızı yayınlatabilirsiniz yayınevlerine,
ne de okutabilirsiniz halka; eğer romanınız yoksa, siz yazar değilsiniz,
yazardan sayılmazsınız…Ne yazık ki toplumsal değer yargıları, toplumdaki genel
algı böyle…
Kuşkusuz
roman yazmanın da incelikleri,
ayrıntıları vardır diyerek, sonunda karar verdim bir ustadan feyz almaya, böylece
geldim öğrenciniz olmaya…
İşte
değerli hocam, değerli danışmanım; umarım burada oluş nedenimi ve burada olan
beni size anlatabilmişimdir…
Değerli
zamanınızı aldığım için; lütfen hoşgörün beni…
Selma
ERDAL; İstanbul/İsyanbul, 9 Aralık 2014
selma_erdal16@yahoo.com












Hiç yorum yok:
Yorum Gönder