17 Haziran 2014 Salı

Japon Modeli




Bir zamanlar bizler  pek heves etmiştik Japonlar gibi olmaya, ekonomimizde JAPON MODELİ’Nİ uygulamaya…
1984 yılında, dönemin başbakanının ( ki  ÖZAL’ın) o günlerde  JAPON  MODELİ’ne  yönelik tartışmalar başlattığı  anımsanacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan beri uygulanan DEVLETÇİ  ekonomi  politikalarının ( gerçekteyse özel sektörü  korumacı ve teşvik edici politikaların)  yetersiz olduğu gerekçesiyle,  bir seçenek olarak  JAPON MODELİ kavram ortaya atılmıştı. 

O günlerde konuyla ilgili tartışmalar yapıldı, kitaplar yazıldı. Bu kitaplardan biri olan  Bursalı gazeteci İsmet BOZDAĞ’ın  yazdığı  bir kitapçıktır. Bu kitapçıkta yazarın bir sorumluluk örneği olarak değindiği, ama Japon Mucizesi gerçekleştirme düşleri kuranları  hüsrana uğratabilecek  bir bölüm  vardır   ki  o bölüm de; 1962 yılında Amerikan FORD VAKFI’nın  düzenlediği sempozyum  nedeniyle,  Türkiye-Japonya  üzerine yapılan araştırmaların  sonucunda  ulaşılan bulguların yer aldığı  bölümdür ve  Türkiye’nin böyle bir mucizeyi  gerçekleştiremeyeceği yargısıyla bitmektedir. Üstelik bu  yargı; özellikle Özal’ın  ardılı olarak değerlendirilebilecek  bugünün  LİBERAL  EKONOMİ  uygulama  girişimcilerinin de toplumumuzun sosyo-ekonomik yapısını dışlamamaları gerekliliğini ortaya  koyuşuyla da ayrıca uyarıcı bir işlev görmektedir.


Türkiye’ye ilişkin tüm araştırmalarda genellikle yapıldığı gibi burada da Osmanlı  geçmişimiz soyutlanmadan  konuya yaklaşılmaktadır. Vurgulanan özelliklere gelince , kitapçıkta şunlara yer verilmiş:

-Japonlar nedeni, ele alıp, biz teknolojileşelim  diyorlar. Osmanlılar’sa sonucu ele alıp, Batılılaşalım diyorlar.

-Japonya   kalkınmasını 20. yüzyıl başına dek iç kaynaklar, diğer bir deyişle; vergilerle karşılamış. Vergiler sonucu köylüler sıfır gelire sahip olmuş ki bu da kalkınmanın nelere mal olduğunun  somut  bir göstergesidir. Osmanlı’da aşar vergisi var, vergiler yetersiz, birikim  yok, cari harcamalar bile dış borçlanmayla  sağlanıyor. Borçlanma Batı etkisi ve çıkarıyla birleşiyor. Düyun-u Umumiye’ye dek gidiyor.

-Japonya insan gücüne çok önem veriyor, dışarıya ( Batı’ya ) yetiştirilmek  üzere adam gönderiyor, büyük ölçüde Batılılaşması’nı  bu güce dayandırıyor.  Osmanlı  da   Batı’nın dış görünüşünü, biçimsel yapısını  getiriyor,  teknolojisini değil.
Japonya insan gücüne çok önem veriyor, dışarıya ( Batı’ya ) yetiştirilmek  üzere adam gönderiyor, büyük ölçüde Batılılaşması’nı  bu güce dayandırıyor.  Osmanlı  da   Batı’nın dış görünüşünü, biçimsel yapısını  getiriyor,  teknolojisini değil.

Cumhuriyet yönetimi  böyle bir yapıyı devir almasına karşın, 1992’de  Dünya  bir kez daha  ekonomik  bir bunalım yaşarken,  ülkemiz ayakları üzerinde  durmayı başarabilmiştir. Ama   sonraki  gelişmeler  bizi her gün yeni bir ekonomik model arama aşamasına getirmiştir. Anımsanırsa ; Japon Modeli’nden sonra, Brezilya Modeli’ni, Güney Kore Modeli’ni tartıştık. Yıllardır da AB ‘nin ekonomik kriterlerine uyma ve 21. yüzyıl  kapitalizmine ve küresel ekonomi yarışında var olabilme, küresel egemenlere yetişebilme savaşı veriyoruz .  

Kuşkusuz  burada unutulmaması gereken  önemli bir konu var ; her ülke kendi gerçeğini yaratır. Örneğin; Japon halkının yetişmesinde  geçerli olan  moral değerler, özellikle de EĞİTİMDE   JAPON  MODELİ incelenirse, bu ekonomik  başarının  nasıl gerçekleştirildiği  daha iyi anlaşılır.

Japon  gencinin ; ÖLMEDEN ÖNCE  DERSİNİ  ÇALIŞ  ilkesiyle yetiştirildiği ve Japon  toplumunda çalışmanın gerçek anlamda  bir ibadet olarak değerlendirildiği de göz önüne  alınırsa , günümüz Türkiyesi’nin toplumsal yapısıyla böylesi bir başarıyı yakalamak şöyle dursun, düşlemek bile olanaksızdır.
Burada anılması   gereken bir başka örnek de Alman ulusudur. Bu ulus önce I.. Ve II. .  Dünya Savaşları’nın yaşanmasına yol açmıştır, ama bir ulusun “kalkınacağım” diye ortaya  çıkmasının da somut bir örneği olmuştur. Özellikle II.. Dünya Savaşı’nın ardından  en  gelişmiş  sekiz ülkenin  arasında  olmayı başarmıştır  ki kuşkusuz bu başarı  ULUSAL ÖZVERİ  sonucunda  elde edilmiştir. Elbetteki  bu ekonomik başarı hep devletten beklenerek değil, devlete de  verilerek gerçekleştirilmiştir. Çünkü  bir devlet; harcamalar için kaynak  bulmada  zorlanırsa   böyle başarıların gerçekleştirilmesi  olanaklı mıdır ?...

Sorun karşılıklı   hak ve ödevler çerçevesinde  ele alındığında; halkımızın  enflasyon canavarını ezmesini, işsizliğe  çözüm bulmasını, kısaca  ülkenin gönencini  arttırmasını DEVLETİMİZ’den  bekleme hakkı olduğu gibi, DEVLETİMİZ ’in  ülkemizin gönenç düzeyinin  yükselişini  gerçekleştirebilmek  için kendisine  kaynak sağlanmasını bekleme  hakkı vardır ki  sonuçta ödev ve sorumluluklarını yerine getirebilsin. 
 Oysa ülkemiz bağlamında gerçekleşen olaylara odaklandığımızda; vergi kaçıranlar, hiç vergi ödemeyenler, vergiler bir yana tükettiği elektriğin, suyun parasını ödemeyenler, kaçak elektrik ve su kullananlar, bunların bedeli istendiğinde Devlet'e baş kaldıranlar...

Ve çalışmak yerine; yalnızca Araplaşma yolunda  emek ve enerji harcayanlar... Gerçek İslam anlayışının "çalışmak; ibadettir" yargısını görmezden gelip,  miskinler tekkesinde Arapça tekerlemelerle zaman geçirenler...Üstelik ibadet, ibadet derken; ülkede yaşananların ayırdına varamayıp, hem yurt toprağını, hem de ibadet edeceği mabedini yitirebileceği olasılığına duyarsız kalanlar...
Japon Modeli'ni uygulamak, onların sosyo-ekonomik düzeylerine yetişebilmek  bir yana;bu gidişle yaşamsal anlamda sağ, sağlam ayakta kalabilecek mi bu topraklarda yaşayanlar acaba?... 
İşin doğrusu; oldukça karamsar ve  kaygılıyım...
Selma ERDAL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder