Hrant DİNK’in ardından 19
Ocak 2009 günü RTE’nin bir buyruğu
duyuruldu ulusal basının televizyon yansılarından; “20 Aydının korunacağı”na
ilişkin…
Kimdi bu aydınlar ?...
Türklük’e, Atatürk’e,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne hakaret edenler/aşağılayanlar,
ayrılıkçılık/bölücülük yapanlar; özetle 301’den yargılananlar…
O günlerde şöyle bir
düşündüm; kendimi sorguladım, yargıladım, özüme baktım, sözüme baktım…Sonuç; bu
koşullarda örneğin ben AYDIN sayılmazdım…Ne akademik kariyer, ne ulusuna hizmet
çabaları, ne de halkına önderlik gibi özellikler, 301’lik girişimler olmayınca bir insanın
aydın sayılmasının önündeki engellerdi…Ola ki 301’den yargılanırsan; işte o
zaman etiket tamam, sen aydınsın !...
Yabanın diliyle Golden Horn diye bilinen
Haliç boyunca yaptığım yürüyüşten dönüyorum...Haliç İskelesi’nin karşısında,
Osmanlı Türk mimarisinin günümüze kalan
örneklerinden üç, beş ev var…Onarılmış, kültür mirasımız, bizden
öncekilerden…O evlerden birinin önünde yetmiş yaşlarında, sakallı bir zat-ı
muhterem; karşısında da siyah pardesülü, türbanlı on yedi yaşlarında iki genç
kız...Sakallı kendinden geçmişçesine anlatıyor, türbanlılar dinliyor
sessizce…Henüz yanlarına yaklaşmadan algılıyorum ki beyin yıkıyor yetmişlik
(rakı değil kuşkusuz, sakallı adam)…Birkaç adım sonra yanlarından geçiyorum ve
duyuyorum; sağlam çekirdek ve sağlam meyveler üzerine yaşlı adamın
söylevini…Diyor ki sağlam çekirdekten, sağlam meyveler ürer; belli ki konu
kadınlar ve aile içindeki önemi…Ve adam; sağlam çekirdek olarak
gördüğü/algıladığı bu kızları uyarıyor şevkle, istekle ve ihtirasla…Oysa
kızlar; toprak…Tohum ya da sağlam çekirdek; erkek…
Elbetteki bu söyleşide;
doğru tanımlamalar, yerli yerinde kullanılmış kavramlar değil önemli
olan…Önemli olan; kendi dünya görüşlerine, değerlerine ilişkin bilgi birikimlerini
gençlere aktarmak, onlara öğütler vermek, onları uyarmak için çırpınan, çaba
gösteren bu insanlar…Ve böylece kendi doğrularını yaymak, sonucunda da ülkeyi
ele geçirmek ki karşı devrim gerçekleşiyor haykırışlarına aldırmaksızın ülkenin
edinimlerinin altını oymak…Bu arada bizim entellektüellerimiz, aydınlarımız,
akil adamlarımız; sızmış, kafayı bulandırmış, içki masalarında ülkeyi;
rakısına, viskisine meze yapmış çakır keyif…Belki Boğaz’da, belki Bodrum’da ya
da Yunan Adaları’nda Batı’ya, Batılı’ya öykünmekte, halkından yakınmakta, ama
sürekli kendini halkından sakınmakta…
Siz hiç aydınlıkçı,
Cumhuriyetçi, Batılı değer yargılarıyla, çağdaş uygarlık düzeyine erişme
savında bulunan herhangi birini; gençleri karşısına alıp da, bir başka deyişle
onları değerli bulup, saygı duyup, onlara öğütler verdiğini, gelecek için
onları aydınlattığını, birikimlerini onlarla paylaştığını gördünüz mü, hiç
böylesi bir söyleşiye tanık oldunuz mu ?...Özellikle de taşrada…
Benim yaşamımda; ülke
düzeyinde bilinen, tanınan bir aydın, bir sanatçı, bir sanat adamı oldu ilk
gençlik yıllarımda…Ki O; Nazım Usta’nın öğrencisi BALABAN, Ressam İbrahim
BALABAN…
BALABAN Ailesiyle; Bursa
İpekçilik’den komşuyduk çocukluktan, ergenliğe geçtiğim yıllarda… Bununla
birlikte onunla ilgili pek de güzel anılarım yok yaşadıklarım arasında…BALABAN
bizleri aydınlatmak bir yana; selam bile vermezdi ana-babalarımıza ve öfke
saçan kapkara gözleri, uzunca kıvırcık
saçlarıyla ürkütürdü mahallenin çocuklarını…Oyun oynadığımız arsaya evini
kondururken, elinde kürek bizleri kovalardı canavarca…Oysa evi dolar, taşardı
her gün; konukları olurdu tiyatrocu, sanatçı, yazar, çizer takımından…
Bizlere
karşıysa sanki vahşi bir hayvan; korku salardı kız, oğlan her birimize…Öyle ki
on yedi yaşımda, liseyi bitirdiğim günlere değin; yolda gördüğümde bile
ürkerdim ondan…Değil ki bizlere sokulacak, sanatını anlatacak ya da Nazım
Baba’dan söz edecek; olanaklı mı ?...
Eşi bile annelerimizi
konuk etmeye, onlarla komşuculuk oynamaya çekinirdi; o günlerde a-sosyal
kavramını bilmediğimiz için, “yabani, vahşi” derdik ve hapisten çıkmış bir cani
gibi görürdük onu…Ne zaman ki evlilik nedeniyle İstanbul’a taşındım, onu da
Bursa’da bıraktım, bir gün eşimin getirdiği bir kitabı okuyuncaya değin onu hiç
anımsamadım…
İZDÜŞÜMLER adlı bu kitabın yazarı; İbrahim
BALABAN…Ressam…Bursa’nın SEÇ Köyü’nden ve kitapta da anlatılan Bursa damında
yattığı mapusluk günleri, Nazım’la yaşadıkları…
Kız kaçırma nedeniyle
adam yaralamaktan sabıkalı bir suçlunun, Nazım’ın yontmasıyla bir aydına
dönüşünün/dönüşümünün serüvenini anlatıyordu Bursa’dan komşumuz olan ve biz
mahalle çocuklarına ancak ürkütücü yüzünü gösteren bu adam…
İşte toplumsal yaşamdan
karşılaştığım iki ayrı örnek, insan ilişkileri bağlamında…Birisi; yeterli ya da
yetersiz olduğuna aldırmadan gençlere öğütler veriyor, özveriyle, hırsla,
ihtirasla…Diğeriyse çok özel bir insanın (Nazım Usta bu adam; dile kolay)
yetiştirdiği bir adam; ama mum dibine ışık vermez atalar sözüyle birebir
örtüşen tutum ve davranışlarıyla uzak ya da ulaşılmaz bir adam konumunda…
Kuşkusuz BALABAN tek
örnek değil; pek çok örnekler verilebilir aydın kavramıyla örtüşen bireyler
arasından…Ne yazık ki gerçek aydınlar kopuk, uzak olunca halktan; vasatın
egemenliğine geçti bu ülke, aydınların değil onların sözüne duyarlı oldu bu
halk…Aydınlar ulusuna, halkına kuşbakışı, teğet geçmekten bile uzak…Ve böylece
kuruldu tuzak; aydınlığa…
Bilgileri, becerileri
kendinden menkul adamlar ve kadınlar türedi; onların sözleriyle karardı
ortalık…Ve karşımıza çıktı pek çok sayıda; ilim, irfan sahibi görüntüsünde,
ulema oldukları savında pek çok ucube yaratık…Başı sarıklı, sırtında cüppe ya
da Araplar’a özgü beyaz entari…Saç, sakal birbirine karışmış…Elinde, kolunda,
boynunda; otuz üçlük, doksan dokuzluk ya da dokuz yüz doksan dokuzluk tespih ve
ahkam kesmekte…Bundan böyle aydın olmak, yazar olmak, insanların beyinlerini
karşı devrim yolunda yıkamak artık onların tekelinde…
Ve yazar olmak…
İstanbul’da dükkan
kiracımız; yanında gençler çalışıyor…Kızlar telefon başında, bağlantılar kurup;
siparişler alıyor…Ardından dükkanda bulunan bir takım kitaplar paketlenip,
Anadolu’nun değişik illerine gönderiliyor.
Kiracının adı;
Mehmet…Sordum bir gün; siz ne iş yapıyorsunuz burada diye…Yanıtladı:
-Ben yazarım, kitap
yazıyorum. Yazdığım kitaplar da Anadolu’ya dağılıyor…
Ne güzel dedim; ben de
yazma uğraşı içindeyim ama siz kitaplı bir yazar bile olmuşsunuz, benden
öndesiniz…Ne tür kitaplar yazıyorsunuz diye sorduğumda da dedi ki “din”
kitapları…
-Öyle mi ?...İlahiyatçı
mısınız ?...Akademik kariyeriniz İlahiyat fakültesi’nden mi ?...
Yanıtladı:
-Yooo…Yalnızca İmam Hatipliyim…Yazdığım kitaplar da bizlerden önce yazılmış olan din ulemalarının kitaplarından, ilmihallerden, yorumlardan yararlanarak yazdığım kitaplar…
-Yooo…Yalnızca İmam Hatipliyim…Yazdığım kitaplar da bizlerden önce yazılmış olan din ulemalarının kitaplarından, ilmihallerden, yorumlardan yararlanarak yazdığım kitaplar…
-Bir bakıma araştırma,
inceleme kitapları yazıyorsunuz demek ki, tez yazar gibi, değil mi ?...
Alıntıların kaynağını gösterip, yazarların adlarına da
kitabın sonunda yer veriyorsunuzdur sanırım…
-Yooo…Yalnızca anladığımı
ve okuyucunun anlayacağı şeyler yazıyorum, sonra da kendi adımla yayınlıyorum…
-Bu durumda yaptığınız;
intihal olmaz mı ?...Aşırma, çalma, hırsızlık olmaz mı ?...Üstelik de gerçek
bilgi de değil; sizin anladığınız, algıladığınız ki bu da Nasreddin Hoca’nın
tavuk suyu çorbasının suyunun, suyunu içmek gibi bir şey…Gerçek tavuğun (ki
gerçek kaynağından alınan doğru bilgi anlamında) ilk kez haşlanmış suyundan yapılan çorbayı
içmekle, sürekli su ekleyip, kaynatarak; suyunun, suyunu içmek…ya da ilkokul
birinci sınıf öğrencilerinin yazı yazma, harfleri öğrenme sürecinde; kitaplarında
bulunan okuma parçalarını birebir olarak defterlerine geçirmeleri gibi bir
şey…Orada yapılan eylem; sanal sosyal medyadaki copy paste (kopyala-yapıştır)
uygulamasının bir bakıma ilk örneği…Ama bir de işin içine sizin anladığınız,
algıladığınız kadarıyla kitap yazılmasının bir çeşit suyunun, suyunun
aktarılması/aşırılması durumunda neyi, ne kadar öğrenebilir ki yazdığınızı
ileri sürdüğünüz kitabı okuyan/okurunuz tarafından?...Üstelik de din gibi; her
an saptırılmaya, sömürülmeye açık bir alanda böylesi bir yanlışlığın yapılması,
toplumsal yaşamda çığ gibi büyüyen yanlışlıklara, yanılgılara, çarpıklıklara
neden olur.
Bağnazlık virus gibi
yayılırken; oldu mu şimdi sizin bu yazarlığınız/yazar kimliğini kullanarak,
toplumun yumuşak karnı din konusunda yaydığınız olumsuz dışsallıklar ?...
Üstelik de amacınız para kazanmak; halkın bilinci/bilinçaltı karışmış,
kirlenmiş, yozlaşmış umurunuzda değil…Ne sizin (bir sorumlu olarak), ne de
yetkililerin (bir denetçi olarak) umurunda değil…Ayrıca yetkililerin ki son on yıldır
ülkemiz yönetiminde egemen olanların işine bile geliyor, ekmeklerine yağ-bal
sürüyor ve Anadolu halkı da karanlığa sürükleniyor, Anadolu ozanlarının
aydınlığından ve özellikle de hoşgörüsünden her geçen gün daha çok uzaklaşıyor…
Günümüzde Anadolu’da ya
da diğer bir deyişle taşrada aydın olmak, bilge olmak, yazar olmak; artık
kimlerin elinde ?...Kuşkusuz karanlık kalemlerin…Üstelik bu karanlığın
yayılmaya başladığı mekan da aydınlığın mekanı olan İstanbul; çünkü artık
İstanbul olmuş taşra…Ve giderek taşralaşan İstanbul’a, başkaldıran taşradan
atılan taşlarla, kim bilir ve de umalım ki değişir bir şeyler, yeniden koşarız
aydınlığa büyük bir aşkla ?...
Selma ERDAL









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder