*BİSFENOL:
Damacana ile satılan
sular dönem, dönem gündeme geliyor; bazen bidonların üretildiği gereçler nedeniyle,
bazen de doldurma işlemi sırasında yeterince özenli davranılmadığı, dolayısıyla
sağlıklı olmadıkları gerekçesiyle…Ve deniyor ki; çeşmelerden akan sular,
damacanaların içindekilerden çok daha sağlıklı, çok daha temiz…
Özellikle 2011 yılında
oldukça çok tartışıldı; çoğunlukla gazlı
içecekleri barındıran teneke kutuların ve su damacanalarının içinin
kaplanmasında kullanılan bisfenol adlı madde…Ve bu madde henüz aklanmış da değil;
insan sağlığı üzerindeki olumsuz dışsallıkları bağlamında… İşte bu bisfenol
denen madde var ya; anne karnındaki erkek bebeklerin eşcinsel olma eğilimini
tetikliyormuş. ABD’li bilim insanları yine 2011 yılında, OBAMA’ya
sundukları bir yazanakla bulgular,
bilgiler doğrultusunda tüketim amaçlı pek çok ürünün, üretiminde bisfenol
kullanılmasının ki özellikle de bebek emziklerinde kullanılmasının
yasaklanmasını sağlamışlar.
Bizde hükümetler yeterince
duyarlı değil mi halkının sağlığı
konusunda ?... Ve neden kadınlar öldürülüyor durmaksızın Türk toplumunda ?... Yoksa
son yıllarda sayısı çığ gibi büyüyen kadına yönelik şiddetin, özellikle de
işlenen cinayetlerin sorumlusu, suçlusu
bu bisfenol maddesi mi acaba ?...
Emzikle büyüyen erkek
bebekler…
Teneke kutularda satılan
gazlı içeceklerin bağımlısı erkek çocuklar, delikanlılar, yetişkinler…
Ve damacanalardan su
içmek zorunda kalan; her yaştan erkekler…
ABD’li bilim insanlarının
açıklamalarına göre; bisfenol maddesi, erkeklerin hormonal dengesini
erkeklikten, eşcinselliğe doğru tetikliyor, erkekleri efemineliğe itekliyormuş…
Kuşkusuz genellikle pek çok kadın tarafından bilindiği, ayırdına varıldığı
gibi; “gizli ya da açık” eşcinseller kadınları pek sevmiyor, kadınlarla
rekabete girişiyor…Onların çoğunluğu birer kadın düşmanı…Doğuştan değil de,
böylesine dış etkenlerle değişim, dönüşüm geçiren ve aynı zamanda /halihazırda
bir kadınla evli olan erkekler çoğaldığı için mi, kadına yönelik şiddet, kadının
canına kast artmakta ?...
Bu gidişi, bu dönüşümü ve
işleyen cinayet çarkını durdurmak için ne yapmalı ?...
Siyasetçiler seçim
bildirgelerinde çeşmelerden akan/akacak suların; sağlıklı, içilebilir olacağına
ilişkin namus, şeref, haysiyet sözü vermeli, vicdanlı dürüst bir insan
kişiliğiyle, sözünde de durmalı…
Belki bu durumda normal
sayılan erkekler “gizli ya da açık” eşcinsellik sınırına gelmezler, dolayısıyla
kadın düşmanlığından, bu düşmanlığın neden olduğu kadın cinayetlerinden uzak
kalırlar…
Kuşkusuz sözümüz;
doğuştan eşcinseller için değildir…Denizlerden “atıkların dolaşımı sürecinde” kadınlık
hormonu kapıp, erkeklere ulaştıran balıklar bir yandan, bir yandan da bisfenol
vb maddeler…Hani elde kalan erkekler kurtulsun diyedir amacımız; yoksa eşcinsellere
yönelik kasti bir tavrımız yoktur…
*MOSTAR’I KİM ONARDI ?...
İstanbul’un büyüklüğünü
küçülten; kesinlikle toplu taşıma araçlarıdır…Trafikde yığılmalar olsa da,
bazen araçların duraklara geliş saatlerinde şaşmalar yaşansa da, yolcu sayısının çokluğundan dolayı araçlara
insanlar balık istifi gibi doluşsa da…Yine de büyük kolaylık toplu taşıma
araçları İstanbul’da…Ortalama büyüklükteki pek çok Avrupa ülkesinden kalabalık
bu kentde; metrobüs, metro, tren, tramvay, Şirket-i Hayriye’den beri
İstanbullu’yu denizde taşıyan tekneler…
Bursa’da her yere
yürümeye özen gösteririm; henüz kentin tek merkezli çemberler kuramına uygun
yapısı o denli bozulmadığından dolayı… Aradığımı gerçek Bursalılar’ın öncelikli
yaşam alanı ve gerçek Bursa’nın merkezi Atatürk anıtının çevresinde bulabildiğim
için yürümek, Bursa’ya özgü büyük bir ayrıcalık…Gerçi kentin aldığı yoğun göçün
etkisiyle Bursa’da da yerleşmeler çok merkezli çemberler kuramına göre
gerçekleşmekte, dolayısıyla bu yaşam alanlarına da toplu taşıma araçlarıyla
ulaşma gereksinimi duyulmakta, çoğaldıkça kentte yaşayanlar, çoğaldıkça
yapılar…Ama ne yazık ki İstanbul’da, Bursa’daki gibi tabanvayla ulaşamıyorum
gideceğim yerlere ve en ussal ulaşım biçimi de özel aracınızla değil, toplu
taşıma araçlarından yararlanarak gitmek istediğiniz bölgeye ve hatta
Avrupa’dan, Asya’ya bile…Üstelik böylece halkla da kaynaşmak, bütünleşmek,
ülkenin bir özeti sayabileceğimiz bu kentte toplu taşımadaki yolculuğunuz
boyunca yanınıza düşen bir yolcuyla arkadaşlık etmek; o da bir başka keyif…
Yoksa nereden
öğrenebilecektim; MOSTAR köprüsünü kimin onardığını ?...
Ve ben yine böyle bir
otobüs yolculuğu yaparken İstanbul’da, yaşı 70’lere yaklaşan Kastamonulu olduğunu
söyleyen bir kadın oturdu yanıma, sanki yılardan beri tanışıyormuşçasına, damdan
düşer gibi sordu:
-
Siz Boşnak
mısınız ?..
-
Evet…
-
Bakınca
anlarım ben; sizin köprünüzü biz yaptırdık…
-
Hangi
köprümüzü ?...
-
Mostar’ı…
-
Anlamadım;
Mostar’ı siz mi yaptırdınız ?...
-
Evet; biz
yaptırdık, Almanya’da çalışan Türkler, Müslümanlar…
-
Sizin
yanlışınız olmasın ?... Bildiğim kadarıyla köprü; Türk Devleti, UNESCO ve BM’nin
işbirliğiyle onarıldı…
-
Hayır; biz
yaptırdık sizin köprünüzü !... Kaç aylık kazancımızı bağışladık, köprü için
para topladık!... Sizin köprünüz biz yaptırdık !...
Öylece bakıyorum Almanya’dan emekli, dünün işçisi, emekçisi,
Almancısı bu kadına…
Sanki köprü için yaptığı
yardımın bedelini benden isteyecek az sonra…
Ne kayıp trilyonları
biliyor, ne de Kadayıfçı’nın onların paralarını nasıl iç ettiğini… Ülkenin ilk
din bezirganı partisinin; Mercimek fırında, altınlar kasada gerekçesiyle
yargılandığını… Kadayıfçı’nın son günlerini bu nedenle ev hapsinde geçirdiğini…
Ve yalnızca bana diyor
ki; “sizin köprünüzü biz yaptırdık”…
Bunca yılın ardından
köprülerin altından pek çok sular geçtiği gibi, Mostar’ın geçti…Bununla
birlikte bizim Almancılar, gurbetçiler sömürgenlere, kendilerini sömürtmekten bir
türlü vazgeçmedi…”Bizim köprü”
Mostar’ı yeniden yaptırdıkları
gibi; Afrika’da Camiiler, Uzakdoğu’da tsunamiye tutulan, depremle yıkılan
Müslüman ülkeler için para bağışlamaları için kurulan tuzaklara, ökselere tutulmaktan
da kendini sakınmadı, koruyamadı ya da gözünü açamadı dolandırıcılar
karşısında…
Kim bilir belki bir gün
olur karşılaşırsa bu Almancı emekçilerden birisiyle; bir Afrikalı ya da Asyalı
ki onların da yapışırsa yakasına bu
gurbetçilerden birisi?...
Yaban ellerde dişini,
tırnağına takıp, terini akıtıp, gençliğini çürütüp para kazanan garibanın
sömürülüşü nedeniyle yaşanan toplumsal depremin şiddeti kaç desibel ya da kaç
euro acaba ?...
Ne yazık ki halk;
ayırdında değil yaşadıklarının, parasına kurulan tuzakların, büyük işler
başarmış gurbetçi, çok büyük hayır yapmış bir kul olarak neredeyse milli
kahraman gibi, “sizin köprünüzü biz yaptırdık” diye ayaküstü benden alkış ve
madalya isteyecek az daha…
Bu ülkede her şey
tekliyor, duruyor…Yanlışlıklar bu ülkeyi, bu ulusu vuruyor…Şehitler kalleş
saldırılarla vuruluyor…Ama kimin umurunda ?...Herkes, her gün yeni bir
vurgunda; vuran mı, vurulan mı olacak ?...Kimin başına “az sonra” ne gelecek;
hiç belli değil…
Selma ERDAL









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder