4 Haziran 2014 Çarşamba

Yaşamın İçinden Yansımalar (II)



*BİSFENOL:

Damacana ile satılan sular dönem, dönem gündeme geliyor; bazen bidonların üretildiği gereçler nedeniyle, bazen de doldurma işlemi sırasında yeterince özenli davranılmadığı, dolayısıyla sağlıklı olmadıkları gerekçesiyle…Ve deniyor ki; çeşmelerden akan sular, damacanaların içindekilerden çok daha sağlıklı, çok daha temiz…
Özellikle 2011 yılında oldukça  çok tartışıldı; çoğunlukla gazlı içecekleri barındıran teneke kutuların ve su damacanalarının içinin kaplanmasında kullanılan bisfenol adlı madde…Ve bu madde henüz aklanmış da değil; insan sağlığı üzerindeki olumsuz dışsallıkları bağlamında… İşte bu bisfenol denen madde var ya; anne karnındaki erkek bebeklerin eşcinsel olma eğilimini tetikliyormuş. ABD’li bilim insanları yine 2011 yılında, OBAMA’ya sundukları  bir yazanakla bulgular, bilgiler doğrultusunda tüketim amaçlı pek çok ürünün, üretiminde bisfenol kullanılmasının ki özellikle de bebek emziklerinde kullanılmasının yasaklanmasını sağlamışlar.


Bizde hükümetler yeterince duyarlı değil mi  halkının sağlığı konusunda ?... Ve neden kadınlar öldürülüyor durmaksızın Türk toplumunda ?... Yoksa son yıllarda sayısı çığ gibi büyüyen kadına yönelik şiddetin, özellikle de işlenen  cinayetlerin sorumlusu, suçlusu bu bisfenol maddesi mi acaba ?...
Emzikle büyüyen erkek bebekler…
Teneke kutularda satılan gazlı içeceklerin bağımlısı erkek çocuklar, delikanlılar, yetişkinler…
Ve damacanalardan su içmek zorunda kalan; her yaştan erkekler…
ABD’li bilim insanlarının açıklamalarına göre; bisfenol maddesi, erkeklerin hormonal dengesini erkeklikten, eşcinselliğe doğru tetikliyor, erkekleri efemineliğe itekliyormuş… Kuşkusuz genellikle pek çok kadın tarafından bilindiği, ayırdına varıldığı gibi; “gizli ya da açık” eşcinseller kadınları pek sevmiyor, kadınlarla rekabete girişiyor…Onların çoğunluğu birer kadın düşmanı…Doğuştan değil de, böylesine dış etkenlerle değişim, dönüşüm geçiren ve aynı zamanda /halihazırda bir kadınla evli olan erkekler çoğaldığı için mi, kadına yönelik şiddet, kadının canına kast artmakta ?...


Bu gidişi, bu dönüşümü ve işleyen cinayet çarkını durdurmak için ne yapmalı ?...
Siyasetçiler seçim bildirgelerinde çeşmelerden akan/akacak suların; sağlıklı, içilebilir olacağına ilişkin namus, şeref, haysiyet sözü vermeli, vicdanlı dürüst bir insan kişiliğiyle, sözünde de durmalı…
Belki bu durumda normal sayılan erkekler “gizli ya da açık” eşcinsellik sınırına gelmezler, dolayısıyla kadın düşmanlığından, bu düşmanlığın neden olduğu kadın cinayetlerinden uzak kalırlar…
Kuşkusuz sözümüz; doğuştan eşcinseller için değildir…Denizlerden “atıkların dolaşımı sürecinde” kadınlık hormonu kapıp, erkeklere ulaştıran balıklar bir yandan, bir yandan da bisfenol vb maddeler…Hani elde kalan erkekler kurtulsun diyedir amacımız; yoksa eşcinsellere yönelik kasti bir tavrımız yoktur…

*MOSTAR’I KİM ONARDI ?...

İstanbul’un büyüklüğünü küçülten; kesinlikle toplu taşıma araçlarıdır…Trafikde yığılmalar olsa da, bazen araçların duraklara geliş saatlerinde şaşmalar yaşansa  da, yolcu sayısının çokluğundan dolayı araçlara insanlar balık istifi gibi doluşsa da…Yine de büyük kolaylık toplu taşıma araçları İstanbul’da…Ortalama büyüklükteki pek çok Avrupa ülkesinden kalabalık bu kentde; metrobüs, metro, tren, tramvay, Şirket-i Hayriye’den beri İstanbullu’yu denizde taşıyan tekneler…


Bursa’da her yere yürümeye özen gösteririm; henüz kentin tek merkezli çemberler kuramına uygun yapısı o denli bozulmadığından dolayı… Aradığımı gerçek Bursalılar’ın öncelikli yaşam alanı ve gerçek Bursa’nın merkezi Atatürk anıtının çevresinde bulabildiğim için yürümek, Bursa’ya özgü büyük bir ayrıcalık…Gerçi kentin aldığı yoğun göçün etkisiyle Bursa’da da yerleşmeler çok merkezli çemberler kuramına göre gerçekleşmekte, dolayısıyla bu yaşam alanlarına da toplu taşıma araçlarıyla ulaşma gereksinimi duyulmakta, çoğaldıkça kentte yaşayanlar, çoğaldıkça yapılar…Ama ne yazık ki İstanbul’da, Bursa’daki gibi tabanvayla ulaşamıyorum gideceğim yerlere ve en ussal ulaşım biçimi de özel aracınızla değil, toplu taşıma araçlarından yararlanarak gitmek istediğiniz bölgeye ve hatta Avrupa’dan, Asya’ya bile…Üstelik böylece halkla da kaynaşmak, bütünleşmek, ülkenin bir özeti sayabileceğimiz bu kentte toplu taşımadaki yolculuğunuz boyunca yanınıza düşen bir yolcuyla arkadaşlık etmek; o da bir başka keyif…
Yoksa nereden öğrenebilecektim; MOSTAR köprüsünü kimin onardığını ?...

Ve ben yine böyle bir otobüs yolculuğu yaparken İstanbul’da, yaşı 70’lere yaklaşan Kastamonulu olduğunu söyleyen bir kadın oturdu yanıma, sanki yılardan beri tanışıyormuşçasına, damdan düşer gibi sordu:
-        Siz Boşnak mısınız ?..
-        Evet…
-        Bakınca anlarım ben; sizin köprünüzü biz yaptırdık…
-        Hangi köprümüzü ?...
-        Mostar’ı…
-        Anlamadım; Mostar’ı siz mi yaptırdınız ?...
-        Evet; biz yaptırdık, Almanya’da çalışan Türkler, Müslümanlar…
-        Sizin yanlışınız olmasın ?... Bildiğim kadarıyla köprü; Türk Devleti, UNESCO ve BM’nin işbirliğiyle onarıldı…
-        Hayır; biz yaptırdık sizin köprünüzü !... Kaç aylık kazancımızı bağışladık, köprü için para topladık!... Sizin köprünüz biz yaptırdık !...


Öylece bakıyorum  Almanya’dan emekli, dünün işçisi, emekçisi, Almancısı bu kadına…
Sanki köprü için yaptığı yardımın bedelini benden isteyecek az sonra…
Ne kayıp trilyonları biliyor, ne de Kadayıfçı’nın onların paralarını nasıl iç ettiğini… Ülkenin ilk din bezirganı partisinin; Mercimek fırında, altınlar kasada gerekçesiyle yargılandığını… Kadayıfçı’nın son günlerini bu nedenle ev hapsinde geçirdiğini…
Ve yalnızca bana diyor ki; “sizin köprünüzü biz yaptırdık”…



Bunca yılın ardından köprülerin altından pek çok sular geçtiği gibi, Mostar’ın geçti…Bununla birlikte bizim Almancılar, gurbetçiler sömürgenlere, kendilerini sömürtmekten bir türlü vazgeçmedi…”Bizim köprü”  Mostar’ı  yeniden yaptırdıkları gibi; Afrika’da Camiiler, Uzakdoğu’da tsunamiye tutulan, depremle yıkılan Müslüman ülkeler için para bağışlamaları için kurulan tuzaklara, ökselere tutulmaktan da kendini sakınmadı, koruyamadı ya da gözünü açamadı dolandırıcılar karşısında…
Kim bilir belki bir gün olur karşılaşırsa bu Almancı emekçilerden birisiyle; bir Afrikalı ya da Asyalı ki  onların da yapışırsa yakasına bu gurbetçilerden birisi?...


Yaban ellerde dişini, tırnağına takıp, terini akıtıp, gençliğini çürütüp para kazanan garibanın sömürülüşü nedeniyle yaşanan toplumsal depremin şiddeti kaç desibel ya da kaç euro acaba ?...
Ne yazık ki halk; ayırdında değil yaşadıklarının, parasına kurulan tuzakların, büyük işler başarmış gurbetçi, çok büyük hayır yapmış bir kul olarak neredeyse milli kahraman gibi, “sizin köprünüzü biz yaptırdık” diye ayaküstü benden alkış ve madalya isteyecek az daha…
Bu ülkede her şey tekliyor, duruyor…Yanlışlıklar bu ülkeyi, bu ulusu vuruyor…Şehitler kalleş saldırılarla vuruluyor…Ama kimin umurunda ?...Herkes, her gün yeni bir vurgunda; vuran mı, vurulan mı olacak ?...Kimin başına “az sonra” ne gelecek; hiç belli değil…
Selma ERDAL




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder