22 Şubat 2014 Cumartesi

Mavi Tuna Neden Karardı ?...

Bulgaristan’dan yurdumuza göçen bir soydaşımız bana Mavi Tuna’yı anlatmıştı. Soydaşımızın çocukluğunda Tuna Nehri gerçekten masmaviymiş, valslere konu olacak denli… Balığın her türlüsü içinde yaşarmış… Yaz aylarında kıyılarında dinlence kampları kurulurmuş… Soydaşımız yurdumuza gelmeden önce yine gitmiş Tuna kıyılarına; ama bu kez kapkara akan Tuna kıyılarına… Orta Avrupa’nın kanalizasyon ve sanayi atıklarıyla kararan Tuna kıyılarına… Ne de olsa doğduğu yerler; Tuna’nın bu rengi onun da yüreğini karartmış…
Neden böyle Mavi Tuna’dan söze giriş ?... Neden Mavi Tuna’nın kararan rengi üzerine duyulan kaygılardan yola çıkış ?... Çünkü Bursa’da, Mavi Tuna’nın bir baştan, bir başa Avrupa’yı aşıp giden sularıyla aynı yazgıyı paylaşan bir akarsuyumuz var: Uludağ’daki kaynağından tertemiz doğup da Bursa Ovası’nı aşarken, denize ulaşana değin maviliğini yitirerek kararan NİLÜFER ÇAYI… Birinci sınıf tarım toprakları olarak Anayasamız’ın 45.maddesine göre koruma altında olması gerekirken, işyeri ve barınma amacıyla yapılaşmaya açılan Bursa Ovası’nın cansuyu Nilüfer Çayı…
Günümüzden yaklaşık yirmibeş yıl öncesinde sularında balıkların oynaştığı, Bursalılar’ın kıyılarında Doğa ile bütünleştiği Nilüfer Çayı… Yıllar öncesinde nilüfer çiçekleri gibi tertemiz olan bu çay; bugün kapkara akıyor… Elbetteki bu karalık çevre düşmanlarının Bursa Ovası’na bir ölüm armağanıdır. Nilüfer’in Uludağ’dan başlayıp, denize ulaşmak için Bursa Ovası’nı aşarken kararıp giden rengi, gerçekte doğa düşmanlarının yüzünün, yüreğinin karasını yansıtmaktadır. Çünkü Gölbaşı’ndan Mudanya’ya değin 150 dönümlük alana yayılmış sanayi kuruluşları bu çirkinliğe neden olurken, yalnızca kendi ekonomik getirilerini arttırmayı düşünmektedirler. Buna karşın bu 150 dönümlük ekilecek alanda yer alan köylü ve köylünün geleceğini kendilerine hiç dert etmemektedirler. Oysa Nilüfer’in ve ovaya dağılan kollarının kirletilmesi, yapılan tarımsal uğraşları olumsuz yönde etkiliyor. Bir başka deyişle buradaki 45 köyde( ki son yıllarda topraklarımıza yapılan saldırılar bağlamında bu köylerin çoğu mahalle statüsünde, tarım toprakları yapılaşmaya açılmış durumda) yaşayan köylülerin ekmeğiyle oynanıyor. Bir bakıma sanayileşme uğruna bu ulusun efendisi köylünün köleleşmesine yol açabilecek sonuçlara neden oluyor. Örneğin bu 150 dönümlük alanda yer alan cennet Samanlı’da kirletilmiş sularla doğal yaşam kanserleşiyor. Çünkü boyalı sularla sulanmak zorunda kalan ovada artık patlıcandan başka bir şey üretilemiyor. Bu kirlenmeyi yaratan kumaş boya fabrikaları; kimyasal boyalara karışmış sularıyla ovayı zehirledikleri yetmiyormuşçasına, artezyen kuyularındaki suları da depoluyorlar.
Bunların yanı sıra çok sayıda büyükbaş hayvan ölümleri oluyor. Nedeni bu kirletilmiş sulardan başka içecek su bulamayan hayvanların köyün otlaklarındaki gölete biriken bu boyalı suları içmeleri ve köylülerin deyimiyle kanserleşmeleridir. Ne yazık ki bu kirliliğe neden olan sanayi kuruluşları, arıtma aygıtlarını ya kurmuyorlar ya da kurmuş olsalar da çalıştırmıyorlar; üretim maliyetlerinin yükselmesi nedeniyle... Onların yarattığı bu olumsuz dışsallıklar sonucu doğanın yaşanabilirlik/yaşatabilirlik gücü yitiriliyor, ama bu yitirişi ne yetkili, ne de etkili hiç kimse umursamıyor… Bu yitirişlere, bu umursamazlıklara karşın, bizleri dışarıdan gözleyenler/gözetleyenler ara sıra raporlar/yazanaklar düzenliyor. Örneğin OECD yayınladığı yazanaklarda ülkemizi eleştiriyor; “Türkiye ekonomik büyümesini durdurmalı, çünkü çevresini korumayı beceremiyor” sözleriyle… Kuşkusuz bu eleştiri doğru, bu yargı doğru, her ussal düşünceli yurttaş da bunu biliyor, dile getiriyor ve “ekonomik büyüme uğruna, çevre göz ardı edilmekte” diyor… Sürdürülebilir kalkınma için, çevrenin dışlanması elbetteki büyük bir yanlıştır, yanılgıdır… Ama… İşte buradaki “ama” Batı’nın iki yüzlülüğüne, çok bilmişliğine… Eğer bizler bilinçsizliğimizden, sanayileşme uğruna çevremizi bozma yanılgısına düştüysek; pekiyi sizler neden MAVİ TUNA’yı kararttınız ?... Ve neden ondan Avrupa’nın ortasında bir kanalizasyon çukuru yarattınız?...
Bize yazanaklarla “aman o denli büyümeyin, gelişmeyin, sonra çevrenizi yitireceksiniz” diyenlerin gerçek yüzü işte bu… Henüz 70’li yıllarda masmavi akan TUNA’yı acaba neden böyle karartmışlar ?... Endüstriyel ve evsel atıklardan neden koruyamamışlar ?... Diyelim ki Türkiye, azgelişmiş bir ülke, ya Batılılar ?... Üstelik bu Batılı ülkeler; 1972’nin Haziran ayında BİR TEK DÜNYAMIZ VAR söylemiyle bir araya gelip, STOCKHOLM KONFERANSI’nı düzenlemişler… Ve ardından da azgelişmiş ülkelere de demişlerki: -Aman ha sakın sanayileşmeyin !... Çünkü sanayileşirken, çevrenizi koruyamazsınız… Biz sanayileştik, çevremiz bozuldu… Aman siz sanayileşmeden kaçının… Oysa gerçekte söylemek istedikleriyse; -Sanayileşmeyin de bize bağımlı kalın… Biz de daha önce sizleri “sanayileşin” diyerek kandırdığımız gibi, sanayileşmek uğruna doğalarını kirlettiğimiz III.Dünya ülkelerinde gerçekleştirdiğimiz üretimlerimiz için açık pazar olun…
Bilindiği gibi ikiyüzlü, kurnaz Batı dönem, dönem OECD yazanaklarını hazırlar, Stockholm’da, Rio’da, Juhannesburg’da uluslar arası toplantılar düzenler, Kyoto ve son olarak da Kopenhagen örneğinde olduğu gibi Doğa için kaygı içerikli sözleşmeleri Dünya ülkelerinin onayına sunar… Ama ne yazık ki yazanaklara, sözleşmelere yazılan koşullara öncelikle kendisi uymaz… Dilediğince, hoyratça kullanır insanlığın ortak kullanım alanı olan doğayı, Dünya’yı, evreni… Ve gelir ülkemize, topraklarımıza; Mavi Tuna gibi, Nilüfer’i de kirletir/kirlettirir, doyumsuz ekonomik çıkarlar için, kasalarının/keselerinin dolması için… Sonuç olarak Mavi Tuna gibi, Nilüfer de kapkara akar; sanayileşme uğruna kirlenmiş, kararmış sularıyla, acımasızca yitilen Yeşil Bursa Ovası’nın koynunda… Selma ERDAL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder