18 Şubat 2014 Salı
"Ne Yapabilirim?" Sorusuyla Gelen Adam
Herakleitos’a göre; aynı suya iki kez girilmezmiş…Bu sözlerin bir başka anlatımı, bir başka söylemi “değişmeyen, değişimin kendisidir” ve bir de değişmeyen ABD’nin yıllardır izlediği dış politikasıdır “ ki yönetime; Cumhuriyetçi ya da Demokrat, kim gelirse gelsin” … Öncelikle ve kesinlikle; Dünya barışı masalına ilişkin tatlı sözlerle ve düşlerle süslense de Amerikan çıkarlarına yönelik ABD’nin dış politikaları da değişmiyor yaşadığımız Dünya’da… Bunun dışında her şey değişir, değişkendir; sözler de, antlaşmalar da, anlaşmalar da, kurallar da, uluslar arası yasalar da… Cumhuriyetçi ya da Demokrat olsa da ABD’li Başkanlar, onlar yalnızca ve yalnızca; “Ne Yapabilirim ?” sorusuyla yola çıkarlar… Nasıl ki değişmeyen, değişimin kendisiyse, ABD’li Başkanlar için de değişmeyen tek sorudur “ Ne Yapabilirim ?” sorusu…
Ki onlar bizlere zorla belletmeye çalışsalar ve bellememek için bizler olabildiğince dirensek de; yaşadığımız yüzyıl için en önemli kavramdır şu küreselleşme…Ulusalcılık mı?... Aman ne demode… Çok direnirseniz; Ergenekoncu diye koyarlar kafese… Ardından da; merdivenlerden bir tekme, kalırsınız tek nefese… Oysa onlar için ille de tek bir soruya yanıt aramak önemlidir; “NE YAPABİLİRİM ?... Ülkem için, ulusum için NE YAPABİLİRİM ?...” sorusuna…
Kendilerini Türkiye’nin zencisi sayanlar, pek mutlandılar ve de umutlandılar siyahi bir adam ve de yanında katana beygiri popolu bir siyahi madamla BUSH’a, “kışt” deyince…Oysa BUSH, puştluğunu alıp gitmedi, kendi gitse de ABD dış politikalarının değişmezliğinin gereği puştluk ilelebet Amerikan yönetiminde iktidar… Ve Güneydoğu’da “Türk kimliğinin dışında arayışları olan ve bugünlerde Vikingler’le akrabalığı söylenceleri ortalıkta dolaşan” ve de OBAMA ABD’de yönetime geldi diye davullar çalıp, halay çeken bir kısım halkın ülkesinde yurttaşlar diyecekler onun Türkiye gezisinin ardından hiç kuşkusuz ve de besbelli;
“ Adın olsa da Hüsso…
Elini öpse de Hasso…
Ah OBAMA, OBAMA…
Ateş düşürdün obama….”
Sonuç olarak rengi/ırkı, düşüncesi/görüşü değişse de, değiştirmeyecektir ABD’nin dış politikasını ve “Ülkem için, ulusum için NE YAPABİLİRİM ?” sorusuna yanıt arayışlarını şu Amerikan Başkanları…
Bugünlerde sanal ortamda söylem çeşitli OBAMA’nın geliş nedenine ilişkin… BOR’umuzu alıp, içimizi kor gibi yakacakmış diyorlar en çok… Kurumsal, hükümetsel söylemlere göre; “Medeniyetler İttifakı” için geliyormuş Türkiye’ye bu siyahi ve de “Ne Yapabilirim ?” sorusu başkanlık yemininde saklı bu siyasi kimlik...
Bundan çok yıllar öncesinde, 20 Ocak 1961’de yaptığı bir konuşmasında şu sözleri söylemiş yine bir Demokrat olan eski Amerikan başkanlarından J.F. KENNEDY:
- My fellow Americans, ask not what your country can do for you. Ask what you can do for your country…
Türkçesi’yle sevgili dostlar, demiş ki ünlü KENNEDY:
- Sevgili Amerikalılar; ülkem benim için ne yapabilir diye değil, ben ülkem için ne yapabilirim diye sorun…
Gerçek Amerikan düşüncesi, bizim onları algıladığımızdan ne denli başka… Fırsatlar ülkesi olarak tanımlanan bu ülkede, bir başkanın sözleriyle, Amerikalılar’ın ülkelerine bakışı… Ve bizlerin “fırsatlar ülkesi” tanımının altında, ne tür düzenlerle, düzmecelerle, aldatmacalarla paralar kazanılıp; devlete, ulusa nasıl zarar verilip, bencilliklerini doyurduklarını, kendilerini kalkındırmayı amaçladıklarını sanışımız… Gerçek Amerikan düşüncesi; devletin bireyler için ne yaptığından önce, bireylerin devlet için ne yaptığının öneminin vurgulandığı bir ülke, bir ulus…
Devletten hizmet bekleyenlerin, bu hizmetlerin bedeli olan vergisini peşin, peşin ödemelerinin önemi… Üstelik Dünya’nın her yöresinden göç etmiş, eskilerin deyimiyle “yetmişikibuçuk millet”den insanın oluşturduğu bir ulusun aynı ereği paylaşmaları, aynı amacı ilke edinmeleri… Sonuçta da; “Amerikan Rüyası” denilen bir düşün peşine düşmeleri…
Bizlere gelince, Anadolu geleneğimizden gelen paylaşımcı, hoşgörülü toplumsal yapımız savıyla sözde ulusçuluğumuz, sözde devletçiliğimiz (Ergenekoncu yaftası yapıştırılma korkusu yayılmadan öncesinde de değişmiyordu durum)… Gerçekteyse; Batı toplumlarından önde giden bireyciliğimiz, bencilliğimiz…
Düşünün bir kez; bugün ülkemizde kaç kişi “Bugün ülkem için ne yapabilirim ?” sorusunu doğrudan ve de dürüstçe kendine yöneltebilir ?...Oranı yüksek bir yüzde ile olumlu bir yanıt verebileceğinizi hiç sanmıyorum…Çünkü bizler Osmanlı’dan bugünlere taşıdığımız “Devlet Baba bizi düşünür, düşünmelidir” anlayışından uzaklaşmış değiliz ki “Bugün ülkem için ne yapabilirim ?” sorusuna yanıt arayarak güne başlayabilelim…
Tartışmaya gerek yoktur ki günümüzde bu soruyu soramayan ulusların, liberal ekonomi politikalarını izleme, kalkınmış ülke düşleri görme hakları olamaz. Örneğin; “Bugün çalışma saatlerini gerçekten de üretken bir biçimde geçireceğim, iş verimimi arttıracağım” sözünü vererek güne başlayan kaç kişi tanıyorsunuz ya da kaç kişiden; “Bugün devlete ödemekle yükümlü olduğum verginin son kuruşunu bile ödemiş olmanın huzur ve kıvancı içindeyim” sözlerini duyuyorsunuz ?...Tersine pek çok kişi, devletten önce kendi bencilliklerini, çıkarlarını, kişisel yararlarını doyurmanın/sağlamanın mutluluğu içinde gece yatağına giriyor. Buna karşın yine de Batılı ülkelerle yarışabilme düşleri görüyor.
Yaşamak çok güzel, yaşam çok kısa… Şu Dünya’dan gelip, geçeceğiz… Kuşkusuz çoğumuzun amacı, iyi yaşamak, iyi işler yapmak, dolayısıyla ardımızdan da iyi izler bırakmaktır. Bunları gerçekleştirebildiğimizde; yarınlara güvenle bakabiliriz…
Önemli olan bir ülkede yaşanan bireysel mutluluklar değil, kitlesel mutluluklardır. Bu düzeyde mutluluğa ulaşabilmek için de; gelişmiş ülkelerdeki ussal örneklerden, onların deneyimlerinden yararlanmasını bilmeliyiz. Bu bağlamda, daha iyi yarınlar için; “Bugün ülkem için ne yapabilirim ?” sorusuyla güne başlamayı alışkanlık edinmeliyiz, edinmeliyiz ki “Bugün ülkem için ne yapabilirim?” sorusuyla ülkemizi yöneten siyasetçileri de seçme, denetleme, eleştirme, onlara hesap sorma hakkımız olabilsin… Yoksa dış siyasetimize ilişkin olaylarda, sorunlarda; “Çerkes çıkması” yapıp da ardından ödün veren bir siyaset izleyen siyasal egemenlere mahkum olmaktan kurtulamayız en son NATO toplantısında RTE ve GÜL ikilisinin oynadığı rollerde olduğu gibi…
Geçmişin KENNEDY’si bir yana dünün BUSH’unun yaptıklarına bakarsak; o yine de ülkesinin, ulusunun çıkarları için Irak’daydı, Somali’deydi, Afganistan’daydı… Bizler burada “küresel ısınma” karşıtlığımızla, lahana gibi kat, kat giysilerle donanıp, az yakıt kullanmayı amaçlayarak enerji tasarrufuna giderken, ABD’de kaloriferler öylesine yakılmakta ki -25 derecelik soğukta bile, Amerikalılar evlerinde yazlık giysilerle yaşamakta… Bunu sağlamak için de ne yapmalı; petrol için savaşmalı, Dünya’nın neresinde olursa “barış, demokrasi masalları” söyleyerek (ki geçmişte de İncil aracılığıyla Cennet’i vaad ederek Afrikalılar’ın, Güney Amerikalılar’ın, Uzak Doğulular’ın doğal kaynakları çalınmıştı) petrolu aşırmalı…
Daha düne değin, BUSH ve ideologları; küreselleşme bağlamında bizlere alt-üst kimlik bildirimlerinde bulunurken, Amerikan pasaportu taşıma hakkını elde edenlere yeminler ettirilmekte AMERİKA’ya ve AMERİKAN kimliğine hizmet uğruna…Bizlereyse; “ulus devlet”ten ve “ulusal kimlik”ten geri dönme aşıları yapılmakta, dönmeyenlerin, aşı tutmayanların tatlı aşına, kan katılmakta…
BUSH ve ideologlarının öğrencisi ve de işbirlikçisi sözde aydınlarımız aracılığıyla; “Vatan-Millet-Sakarya” söylemleri alay konusu, aşağılanma konusu yapılmakta/yaptırılmakta, Orta Asya’dan beri varolan TÜRK kimliği ve TÜRK TARİH BİLİNCİ önce kitaplardan, daha sonra da ulusal bellekten silinmekte, buna karşın henüz 300 yıllık bir geçmişi bile olmayan ABD için “tarih” yazılmakta, “tarih bilincini güçlendirmek” amacıyla dernekler oluşturulmakta, “Aloma’yı unutma !...” deyişi, her Amerikan filminde kullanılmakta…
5 Nisan akşamı, OBAMA Ankara’da… 6 Nisan günü İstanbul’da MEDENİYETLER İTTİFAKI buluşmasının ikincisi gerçekleşecek… Huntington’un “Medeniyetler Çatışması”nı yediremeyince İslamlar’a, şimdilerde bir parmak bal çalınmakta ağızlara; “ittifak” söylemi eşliğinde… “İttifak” söylemi; sanki bir çeşit anlaşma, barışma… Çatışma değil, uyuşma…Ve bu arada NATO toplantısında RASMUSSEN’e karşı çıkan RTE-GÜL ikilisine birazcık sokulma…Özel görüşmeler, sıcak yakınlaşmalar… Aile fotografında yan yana duruşlar…
Bayram değil, seyran değil; eniştem beni niye öptü ?...
Ülkeye egemen olan partiler değişse de, değişmeyen değişimin kendisidir söylemindeki “değişim” sözcüğü gibi, değişmeyen ve de yalnızca ABD’nin ülkesel ve ulusal çıkarlarına hizmet eden dış siyaset izlencesiyle ve bu bağlamda özünde saklı “NE YAPABİLİRİM ?” sorusuyla OBAMA, 5 Nisan akşamı; düştü obama… O seçildi diye davul çalıp, halay çekenler umalım ki o gittikten sonra, bu kez de haykırmasınlar; “OBAMA, OBAMA… Ateş düşürdün obama” diyerekten…
Bursa; 4 Nisan 2009
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder