20 Mart 2014 Perşembe

BÜYÜK ANAHTAR

Kadın gelen konuğunu sevinçle karşıladıktan sonra yer gösterdi . Konuk gösterilen yere oturur oturmaz, elini pantolon cebine soktu, cebinden kocaman bir anahtar çıkardı, masanın üzerine bıraktı. Bırakır – ken de ; “ Büyük anahtarlar işte … Yürürken sorun yok da , otururken cebimden çıkarmam gerekiyor.” Diye bir açıklama yaptı. Masanın üzerine bırakılan , neredeyse kadının karışı büyüklüğündeki bu sarı pirinç döküm anahtar , gerçek- ten de öyle kolayca cepte taşınabilecek boyutlarda değildi. . Bir de apartman katlarının bir parmak boyunda – ki anahtarlarını gözünün önüne getirdi kadın ; onları taşımak hiç de sorun olmuyordu , ama yitirildiğinde de bulunması öyle pek kolay olmuyordu . Çünkü herkesin anahtarı bir parmak boyunda , bir diğerinin benzeriydi . Ya bu bir karış boyundaki sarı pirinç döküm anahtar ? O anahtardan koskoca Bursa ‘da şunun şuraşında kaç kişide kalmıştı ? Kendisi bile bir parmak boyundaki sıradan apartman katı , “Belki de sefertası demek daha yerinde olurdu” anahtarlarından taşımıyor muydu ? O an öylece özlemle , yitirilmiş ama değeri yitirildikten sonra anlaşılmış bir sevgili için duyulan pişmanlık duygusuyla dolu dolu , gözleri anahtara dikili bakakaldı. Konuğu rahat , hoşnut bir tavırla masaya bırakmıştı o büyük anahtarı … Bir de kendini düşündü ; o hiçbir zaman büyük anahtarını sevmemiş , böylesi bir onurla onu gözler önüne sermemişti . Onu hep gizlemişti ; giysilerinin cebinde , çantalarının dibinde …Çünkü o her zaman ; “ Ah bir küçük anahtarım olsa” diye diye bugünlere gelmişti . Ama yaklaşık yirmi yıldır onun da küçük anahtarı vardı , vardı da pekiyi o şimdi mutlu muydu ? Belki mutluydu ya da mutlu olduğunu sanıyordu , ama konuğunun anahtarını görünce , hiç de mutlu olmadığı duygusuna kapıldı .
Cebinde büyük anahtarla gezdiği günler …O büyük anahtarla kapısını açtığı evdeki günler gözle – rinin önünde canlandığında , burnunun direği sızladı . Burnunun direği sızlamak …Çocukken bu deyimin anlamını oldum olası bir türlü kavrayamamıştı ; “Burnu – muzda direk mi var ? Ayrıca direk nasıl sızlar ? “ diye alaycı , bilgisizce , bazan da saygısızca konuşur , bu de yimi kullanmış olan büyüklerini kızdırırdı . Oysa bugün o büyük anahtara biraz özlemle , biraz da yitirilen mutlulukların değerini geç anlamışlığın pişmanlığıyla bakarken , işte onun da burnunun direği sızlıyordu .
Büyük anahtarla kapısı açılan evlerini ; annesini , babasını , kardeşlerini düşündü …O kocaman evin tahta döşemelerini ; annesinin arapsabunuyla onları fırçalamasını …O kocaman taş mutfaklarını , loş serin odalarının yüksek tavanlarını…İnip çıkarken gıcırdayan merdivenlerini düşündü …İçinde yitirilen çocukluk günlerine duyduğu özlemle anahtara dokundu , okşarcasına parmaklarını üzerinde gezdirdi . Günah çıkarır – casına ; “Ben ya da benim gibi pek çok kişi bu büyük anahtarların değerini bilmedi , bilemedi. “ dedi . Gerçekten de yalnızca onun ailesi değil , Bursa’da pek çok aile bu büyük anahtarların değerini bilememişti , o anahtarları parmak boyundaki anahtarlarla değiştirmişti . Bu değiştirmenin anlamı ne miydi ? Artık o büyük anahtarlarla kapıları açılan özgün Bursa evlerinin yerinde , gri beton yığınları yükseliyor demekti . Serin taş – lıkların , geniş sofaların , pencere önünde sedirlerin bulunduğu o güzelim Bursa evleri artık yok demekti …
Kadın ; konuğunun büyük anahtarına takılıp kalan gözleri , direği sızlayan burnuyla geçmişe , geçmişin , değeri bilinmediğinden yitirilmiş güzelliklerine döndü . İlkokul dördüncü sınıfa geçtiğinde ; “Artık büyüyorsun , anahtarını cebinde taşıyabilirsin , ama sakın düşürme “ diyerek annesi ona , işte masa – da duran bu büyük anahtarın bir benzerini vermişti . O da büyük bir özenle cebine yerleştirmişti . Üstelik o zaman oldukça mutluluk duymuştu ; “Ben artık büyüdüm , bana anahtar bile verildi “ diye… Sonraları anahtar taşımanın sorumluluğunu tatsızlaştıran bir olay başına geldiğinde , parmak boyunda bir anah tara duyduğu özlem ortaya çıkmış , büyük anahtar taşımaktan yüksünür olmuştu . Annesinin verdiği sarı pirinç anahtarı cebine koymaya başladığından bu yana yaklaşık onbeş gün geçmişti . O gün okulun bahçesinde koşup , oynarken birden cebinden düşen anahtar şıngırtıyla yerdeki taşlara çarpmıştı . Bu çarpmayla birlikte o an , belki de çocukluk yaşamının en büyük utancını yaşamıştı . Sarı pirinç döküm anahtar şıngırtılı bir gürültüyle yere düştüğünde arkadaşları ; “ Aaaa anahtara bakın , amma da kocaman … Yoksa siz kocaman anahtarla açılan kapıları olan o eski evlerde mi oturuyorsu – nuz ? Bizim gibi apartman katlarında değil, öyle mi ? “ diye alaylı gülüşmelerle şakalar yapmışlardı . O an kız , sarı pirinç dökümden yapılmış , neredeyse bir karış büyüklüğündeki anahtarından nefret etmişti . Bu öylesine bir nefretti ki , böyle bir anahtarlı evde yaşıyor olmalarından ötürü annesine de babasına da gizli bir öfke duymuştu .
Hiçbir zaman evde bu olaydan söz etmedi , çocuk beyniyle kendisine kızacakları ya da kırılacakları olasılığını düşünmüştü . Böylece yıllar geçti , liseyi bitirmiş , ardından evlenmiş , eşiyle İstanbul’a yerleşmişti . Sonunda o çok istediği bir parmak boyundaki anahtara da kavuşmuştu . Derken ipek büküm işiyle uğraşan babasının işleri bozuldu , ne de olsa ucuz olan yapay ipek iplikleri yurt dışından getiriliyordu , getirildikçe de Bursa ipekçiliği ölüyordu . Sonunda kocaman sarı pirinç döküm anahtarlı evi satışa çıkardılar , onun parasıyla küçük anahtarlı bir kat alındı . Böylece annesi de kocaman evin tahta döşe melerini arapsabunu yla fırçalamaktan kurtulmuş oldu . Kadın , değerli konuğu Hüsnü Züber’in ; YAŞAYAN MÜZE HÜSNÜ ZÜBER EVİ’nin sarı pirinç döküm anahtarını masaya koymasıyla , biranda çocukluğunun sarı pirinç döküm anahtarıyla buluş- muştu . Onun anlıksal dalgınlığını gören konuğu da ne düşündüğünü öğrenmek istediğinde , büyük bir suçluluk duygusuyla anılarında kalan büyük anahtarlı evlerinden söz etti . Konuğu da böylesi yitirilen güzellikleri koruyor , günümüzde yaşatıyor olmanın gururuyla mutlu ; “ Evim yalnızca benim değil , geçmişin güzelliklerine değer veren herkesindir .” sözleriyle kadını teselli etmeye çalıştı . Züber’in Bursa Muradiye Semti , Uzunyol Sokak , Numara 3’deki evi… Bu ev 19 . yüzyıl sivil mimarlık örneği olarak , 21. yüzyıla hazırlanan Bursa’da yaşayan tarih , yaşayan müzeydi . Yaklaşık yüzeli yıllık geçmişi olan yapının kapısı , tüm görkemiyle kültür , sanat , tarih adına yalnızca Bursalılar’a değil , tüm Dünyalı’lara açılmıştı . Burada toplantılar düzenleniyor , geçmiş güzelliklerin yarınlara da taşınmasını amaçla – yanlar bir araya geliyor , söyleşiyorlardı . Züber ; yaşayan müze olarak da anılan bu evi , Bursa yerel yönetimine bağışlamış , gelecekte onun yap-satçıların elinde yok edilmesi olasılığına karşı , güvenli bir önlem almıştı . Kadın o an Züber Evi’ni gözlerinin önüne getirdiğinde , geçmişinde sarı pirinç döküm büyük bir anahtar taşıyor olmaktan utanç duyduğunu anımsadığında , bu kez duyduğu utançtan , apartman katlarının küçük anahtarlarına duyduğu özençten utanç duydu . Geçmişinde kalan sarı pirinç döküm anahtarının , masa üzerinde duran benzerine özür dilercesine bir kez daha dokundu . O an burnun un direği sızlıyordu . Selma ERDAL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder