9 Mart 2014 Pazar

Çocukluk ve Korkular

Çocukluğumdan bugünlere yansıyan beşinci yaşımdan ya da altmışıncı ayımdan anılarımda neler var, neler ?...Ne korkular ?...Ne yabancılaşmalar ?... Yaz günlerinde Bursa’nın sıcağında eğer ki uyumazsam öğle uykusunu; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte ARAPLAR beni YER !... Eğer ki uzaklaşırsam evimizin kapısının önünden, Ayla’yı çaldıkları gibi ÇİNGENELER beni de ÇALAR !...
Söz dinlemezsem YAHUDİLER beni iğneli fıçıya atar, KANIMI EMER !... Bir de KUYRUKLU KÜRTLER varmış ama o günlerde onların neler yapabileceğini henüz tam olarak bilemediğimizden “elma şekeri verip kandırabilecekleri üzerine pek çok uyarılar vs.” ; annem ve babam onlarla ilgili çoğul kaygılar taşıdıklarından net, tek bir korku üretememişlerdi…Ve o günlerde ki 60’lı yıllarda geçen çocukluğumda, onlara ilişkin rivayet muhtelif ama pek de belirgin bir söylence yoktu henüz ortalıkta bugünlerdeki kadar…Bir başka deyişle onların neler yapabildiğini büyüdüğümüzde daha net anladık, gördük, öğrendik, tanık olduk tüm ulusça…
Çocuklukta ana-babaların çocuklarına yönelik bu koşullandırmalarının izleri bilinç altımızdan silinmiyor kolayca…Üç anakaranın bir özeti olarak pek çok etnik kökenden oluşmuş ve “Ne Mutlu Türküm” söyleminde birleşmiş bu ulusal yapımızda; hep kuşkuyla bakıyoruz ötekileştirdiklerimize, bizleri yabancılaştırmak, ayrıştırmak, bölüştürmek isteyen küresel egemenler, küresel sömürgenler kuramlar üretmeseler de…Bilinç altımıza pusu kurmuş korkularla, sev sevebilirsen sana benzemeyenleri…Yaklaş bakalım yaklaşabilirsen, endişelenmeden ?... Çünkü yaş beş, sonuç olarak altmış aylıksın…Henüz ağzı süt kokan, muhallebi çocuğu; koşarken bacakları titreyen bir taysın…Senin yerine düşünen anan-baban…Sana ne öğretilirse, ne söylenirse, ne belletilirse; senin için doğru odur, gerisi yalan… Kork diyorlarsa; korkacaksın…Sev diyorlarsa; seveceksin…Uzaklaş diyorlarsa; uzaklaşacaksın… Çünkü yaş ağaç benzeri kolayca eğilip, bükülebilecek genç bir fidan gibisin…İstenilen kıvama getirilecek, istenilen kalıba dökülecek, istenilen bilince/biçime sokulacak yaştasın… Dinen bile ve hatta softalara göre; Maksum /Masum, Mahsun, Melek dedikleri, henüz günahsız belledikleri çağdasın… Bir cevhersin henüz işlenmemiş…İşlenip mücevher de olabilirsin ya da beceriksiz kuyumcuların elinde heba da… Ve işte bu beş yaşındaki ya da altmış aylık bebeleri; alıp da ana-baba elinden, korkuyu işleyip de benliğine, ayağının ucundan, saçının telinden, girmeye başlarsan henüz gelişmemiş küçücük beyninden, bilincinden…Ve de korkular yayarsan zehir zemberek dilinden…Ona aydınlığı göstermeden; karanlık dehlizlerde yürümeyi, çağdışı dogmalarla çürümeyi, batılla yaşamayı öğretirsen…Ve bu yasak dünyadır diye; aydınlığı, çağdaşlığı ve bu düşmanındır diye aydınlık yolcusu insanı belletirsen…Ve elletirsen ona “cihaddayız” kuşkularıyla kanlı pala kılıcı… Elbetteki 4+4+4 düzeninde…Ve elbetteki beş yaşındakiler ya da altmış aylıklar okullu olunca…
Bizlere Osmanlı’nın son padişahı Vahdettin vatan hainidir diye öğretildi…Ardından onu aklamaya, sömürgecilere karşı verilen bağımsızlık savaşımızın önderi ve Bağımsız Cumhuriyetimiz’in kurucusu Kemal ATATÜRK’ü haklamaya başladılar…Bugün ülkeyi yeniden biçimlendirdikleri savıyla, II.Cumhuriyet’in kurucusu kimliğiyle; beş yaşındaki bebelere belletiyorlar takunyalı imamları ve sevdiriyorlar sanki peygamber kutsiyetiyle… Ve ola ki bir gün birileri sorarsa diye de; hani bu ülkeyi savaşmadan nasıl geçirdiniz ele ve savaşmadan nasıl kurdunuz bu “i”KİNCİ Cumhuriyeti ?...Belki de bu nedenle dökülüyordur kan PKK eliyle ?...Kim bilir ?...Bizim usumuz ermez böyle ince işlere !...
Freud der ki; ilk yıllarımız çok önemlidir kişiliğimizin gelişiminde, özellikle ilk dördüncü yılımıza değin…Ve yine der ki; bu yıllarda ana-baba yanında, sevgiyi, ilgiyi görmek, onların yanında, gözetiminde, yuva sıcaklığında büyümek; ileriki yaşlarımızda kişiliğimizi belirleyici tutum ve davranışlar üzerinde olumlu işlevler görmekte…Bireyin toplumsallaşması ilk kez bu çağda, aile ocağında, yuva sıcağında gerçekleşmekte…Daha sonrasında okul çağıyla birlikte bireylerin gelişimine, kişilik oluşumuna ana-baba yetkesinin dışında “öğretmen” olgusu eklenmekte ki yetkisiyle, karışımıyla, buyurganlığıyla, biçimsel (resmi) kimliğiyle yaptırım gücü ana-babanınkinden daha güçlü, hoşgörüsü ya da hoş görüsüzlüğü ana-babayla karşılaştırılamaz bile…Ve hele ki ülkenin egemenleri çokça da sokarlarsa burunlarını onların işlerine, sürekli buyruklar ki genelgeler, yönergeler, talimatlar yağdırarak “Bundan böyle; bizim istediğimiz gibi biçimlendireceksiniz bu sübyanları, talebeleri, arka bahçemizin nadide çiçekleri ve davamızın mücahidleri olacak bu veledleri…İnisiyatif kullanmak, bizim buyruklarımız dışında tutum ve davranış sergilemek yasak sizlere” dedi mi de…İşte ana-baba kucağındaki saltanatın hemen sonrasında, çocukları ana-baba elinden koparıp, onlara 29 Ekim 1923’den beri sürdürmekte olduğumuz düzenin dışında, bambaşka bir dünyayı tanıtıp, Kemal ATATÜRK’ün dünyasını düşman belletip, karanlığı doğru, gerçek, yaşanması gereken bir dünyadır diye öğretip, “mızraklı ilmihal” benzeri cehennem, ahiret, Kemal’in yolundan gidenlerin, onlar gibi yaşayanların sonu iki cihanda da felaket ; dua, sihir, büyü, efsun, bu yoldan gelenler mahsun, diğerleri cehennemlik öğretileri… Bilinmelidir ki korkularla beslenerek büyüyecek olan bugünün beş yaş ya da altmış aylık bebeleri; bunca yaşımda bile önyargılarıma çocukluğumdan yansıyan ARAP, ÇİNGENE , YAHUDİ ve KÜRT korkularının çok daha beteriyle yaşayacaklardır ve bu korkuların itici gücüyle belki de nice kanlı eylemlere, Sivas cehennemindeki gibi nice canlı yangınlara neden olacaklardır… Şu dört artı dört artı dört; bu ülkenin, bu ulusun başına umalım ve dileyelim ki gelecekte olmasın çözümsüz bir dert, umalım ki ve dileyelim ki… Selma ERDAL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder