9 Mart 2014 Pazar
Kadınlarımız...
*Bir zamanlar TEKEL'in kapatılması olayları sırasında;
/TEKEL işçileri adına Gülistanın Sadrazamının Zevcesi Hanımefendi’den “aman” dilenmek için kendine durumdan vazife çıkaran “kırmızı türbanlı” ile Başbakanlık konutunda oturan “tesettür fistanlı” buluşması bu yazının oluşmasının nedenidir… /
Bilindiği gibi ülkemizdeki toplumsal baskıyla birlikte, erkek egemenliğinden doğan otorite (yetke) uygulama isteği, kadın gelişiminde en büyük engeli oluşturmaktadır. Elbetteki bu engeller kadını içe kapanık, toplumsal savaşımdan kaçan, bağımlılıktan hoşlanan, sorumluluk bilinci gelişmemiş bir kişilik oluşturmaya itmektedir. Toplumca da bu yapının genetik (kadınlara özgü) olduğu ileri sürülebilmektedir. Bu koşullardaki kadının yetiştirdiği çocuklar da bu yaşam biçimini yinelemekte ve yeni kuşaklara taşımaktadır. Dolayısıyla insan ilişkilerinde demokratikleşme ve yasalardaki eşitliğin yaşama geçirilmesi gecikmektedir.
Özellikle kız çocuklarının okutulmaması, “gidici” olduğu için onlara yatırım yapılmaması düşüncesiyle büyütüldüğü sözleri bilinenleri yinelemekten başka bir şey değildir. Daha yaşamın başında engellenen kadın; toplumun belirlediği geleneksel rollerin dışına çıkamamaktadır. Bu toplumsal şablonun dışına çıkmak, toplum dışına itilmek için yeterli neden sayılmaktadır. Üstelik bu dışlama görevini, toplumsal şablona uygun kadınlar, erkeklerden önce üstlenmektedirler. Çünkü onlar; “fedakar anne ve eş” rolüyle erkekler üzerinde duygusal baskı kurarak ekonomik rahatlık/yarar/gönenç/rant sağlamaktadırlar. Bu tür kadınların yaşamda kolaya kaçma eğilimleriyle erkek üstünlüğünü onaylar görünmeleri, mutsuz olsalar da “dayak” gibi utanç verici durumlara katlanmaları kadınların gelişimine en büyük engellerdendir.
Yalnızca denetim altında tutulan, günah ve dayak korkusuyla bastırılan kadınlar, eğitimsiz bırakıldıkça/kaldıkça; sosyo-ekonomik yönden gelişmedikçe, sınıf değiştirme/çağdaşlaşma çabaları biçimsellikten öteye geçememektedir. İşte burada ekonomik zorunluluklar nedeniyle de olsa evden çıkan, iş yaşamında üretime katılan, en düşük düzeyde de olsa ekonomik özgürlüğünü sağlama girişiminde bulunan kadın; evin ve mahallenin duvarlarını aşıp, toplumsal yaşamda yer almaya/varolmaya başladıkça, aklın cinsiyeti olmadığının bilincine varmaktadır. Ama ne yazık ki “kırmızı türban”ıyla simgelediğimiz TEKEL emekçisi kadın; bu varsayımımızdan oldukça uzak bir kişilik sergilemiştir. Nasıl ki kırdan kente göçenlerin pek çoğu ekonomik mekan anlamında kentlileşseler de, göçtükleri kentin değerlerine göre değil, geldikleri kentin değerlerine göre yaşamlarını sürdürdüklerinden, sosyal mekan anlamında kentlileşememekte, kente özgü değerleri benimseyememekte, dolayısıyla kentle bütünleşememektedirler. İşte kentlileşemeyen kırdan kente göçen bireyler örneğinde olduğu gibi kadın emekçilerin çoğu da çalışma yaşamına katılmayı; yalnızca “ekmek parasını kazanma” amacı olarak görmekte, bireysel gelişiminin aracı olduğunun, kişiliğini var etme aracı olduğunun ayırdına varamadan, en önemlisi de sosyo-ekonomik yapısının, sosyo-kültürel yapısını belirlediğinin bilincinde olmadan iş yaşamında yer almaktadır. Bu durumda da “üretimden gelen gücleri” üzerine söz söylemek, hakkını aramak adına kapıları çalarken, hak tanımazların karşısında dilleri tutulmaktadır.
Kuşkusuz bu dil tutulmasında; aileden başlayıp, okul, iş, arkadaş çevresi, siyasal ve toplumsal baskı guruplarından aldığı (ya da alamadığı) eğitimin de etkisi vardır ki özellikle de sendikalardan alması gereken eğitimin, işçi-emekçi sınıf bilinci anlamında verilmesi gereken bilginin, birikimin…Elbetteki sendikalar, sendika ağalarının güdümünde gerçek işlevlerini yitirdiklerinden böyle bir beklentiye girmek en sıradan sözcükle safdillik olur…
Bu bağlamda diyebilirim ki “hak verilmez alınır” özdeyişinde olduğu gibi, öncelikle onu sömürmeyi amaçlayan düzen, anlayış değişmediği sürece; doğaldır ki kadınlara eğitim verilmez, bu koşullarda, her türlü olumsuzluğa, engellemeye karşın kadınlar tarafından eğitim hakkı gerekirse zorla alınır, alınmalıdır !... Çünkü yaşam yalnızca erkeklerin kullanımına sunulmamıştır. Kadınların ivedilikle burada yerlerini almaları (kahve köşelerinde miskinlik eden kocaların getirmediği ekmeği eve getirmek değildir yaşamda yer almak), her alanda erkekle eş/eşit olarak savaşım vermeleri gerekmektedir. Nasıl ki Ulusal Kurtuluş Savaşımız’da Türk kadını, erkeğiyle birlikte yedi düvelini yenerek utkuya ulaşmıştır, bugün de tutkuyla/özveriyle/istekle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni; Atatürk İlke ve Devrimleri’nin aydınlanmasında çağdaş uygarlık düzeyine taşımak için atağa kalkmak zorundadır. Bilinmelidir ki bu ataklığı gösteremeyen kadınlar; kırmızı türbanlarıyla, tesettür fistanlıların önünde eğilmekten hiçbir zaman kurtulamazlar.
Selma ERDAL
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder